Meeeh

5 03 2010

Dün ajanslara, İran’da Aşûre Günü düzenlenen gösterilere katılan bir eylemcinin temyiz mahkemesi tarafından idama mahkum edildiğini bildiren bir haber düştü. 20 yaşında bir öğrenci olan Muhammed Emin Valiyan “Allah’a karşı savaş açmak, devletin güvenliğini tehdit etmek ve yöneticilere hakaret etmekle suçlandığı” suçlarıyla yargılanmıştı.

Haberi okur okumaz önce Ahmedinejat yönetimine okkalı bir küfür savurdum sonra da “kesin bizim ulusalcılardan biri ‘işte şeriatla yönetilen ülkeler böyle!’ diye zırlayacaklar” diye düşündüm. Sevgili Türker Alkan beni yanıltmadı, sağolsun. Bugünkü yazısında şöyle demiş:

28 Aralık’ta İran’da bir sokak gösterisinde taş atan Muhammed Emin Valiyan adındaki öğrenci idama mahkûm edildi. Suçu çok vahim: Allah’a karşı savaş açmak, devletin güvenliğini tehdit etmek ve yöneticilere hakaret!

Teokratik yönetimlerin bir sorunu da budur: Yöneticiler Allah tarafından uygun bulunup atandığı için, yöneticiye yönelen bir eleştiri Allah’a yönelmiş sayılabilir!

Gerçi suçlanan öğrenci ‘Üç taş attım, üçü de isabet etmedi’ diyor ama nafile!

Takip edenler bilir de, etmeyenler için belirteyim; Türker Alkan basınımızın “BÖÖÖÖ ŞERİAT, ÇOK KORKUNÇ” kafasındaki köşecilerindendir. Arabistanda hırsızın bi tarafı mı kesildi, İran’da biri mi asıldı yok efendime söyleyeyim bilmem nerede biri mi kırbaçlandı, Türker Alkan hemen yazar. Kesinlikle ıskalamaz. 28 Şubattan kalma bir kafaya sahip özetle.

28 Şubattan kalma bir kafaya sahip olmak zaten başlı başına sakat bi durum, bir de bu olayda yürütülen akıl yüzünden sakatlık ikiye katlanmış. Türker Bey Valiyan hakkında verilen idam kararının nedenini teokratik yönetimde buluyor ve “Allah’a karşı savaş açmak” suçlamasının buna işaret ettiğini söylüyor. Yani “şeriatçı İran, ’sen Allah’a savaş açtın’ diyerek adam asıyor” demeye getiriyor.

Aslında olan ise klasik bir totaliter yönetimin meşruiyetini dayandırdığı ‘kutsal’ı kullanarak muhalifini sindirmesi durumu. Bu İran’da ‘Allah’a karşı savaş açmak’ olur, komünist bir yönetim altında ‘İşçi sınıfının çıkarlarına karşı savaş açmak’ olur, bizim gibi ortada kalmış ülkelerde de ‘Türklüğe hakaret etmek’ olur(sonra da devletimizin derin abileri ensene kurşun sıktırır), ama yönetimin ‘hangi kutsalı’ kullandığına değil, totaliter olup olmamasına bağlı olarak gelişen bir olaydır.

Bu tür memleketlerde ‘makbul vatandaş’ tanımına uymayanların ve bu tanımı yapanlara muhalefet edenlerin başlarına neler geldiğini en iyi biz, yalnız ve güzel Türkiyemizin gözü yaşlı demokratları biliriz. Katatürk’ü koruma kanunu, 301 falan diyorum yani. O yüzden Türker Bey’in sıkıcı tespitleri ‘meeh’ dedirtmekten başka bir işe yaramıyor. Çogüzülüyorum. :(



Ayna Tekniği

27 02 2010

“Kuşkusuz kaynak yokluğundan, tarihsel anlatım Türklerin Arapları 8. yüzyılda nasıl gördükleri üzerine hiçbir şey öğretmemektedir. Buna karşılık Arapların Türkleri nasıl gördüklerini öğrenmek kolaydır ve ders kitaplarında bu konuda oldukça övücü bir tablo çizilmektedir:

“Araplar, Türklerle daha ilk karşılaşmalarında, onların son derece cesur, disiplinli, hareketli, çevik, gözüpek, dayanıklı, sadık, güzel görünüşlü ve gösterişli insanlar olduklarını görmüşler ve takdir etmişlerdi”(*)

Arapların görüşü önemlidir ve askerî konularda, işin ustalarının görüşü haline gelmektedir. Araplar Kuran’ın indiği halk olmanın prestijine sahiptirler; Türklerle çatıştıklar sırada dinsel konularda onlardan üstündürler, çünkü İslam yoluna daha önce girmişlerdir; fetihlerin şiddeti askerî konularda  en azından Türklerle eşit olduklarını göstermekte, demek ki yargıları değer kazanmaktadır; önceleri düşman, sonraları rakip olanın hayranlığı daha değerlidir. Anlatımda, karşılıklı değer verme süreçleriyle totolojiye yaklaşan bir karşılıklı etkileşim söz konusudur.

Gerek okul alanında gerekse başka alanlarda, ayna tekniği Türk yazarlar tarafından sıkça kullanılmaktadır. Bu, konuşanı gizlemeyi hedefleyen bir ideolojik söylem işaretidir: Görünürde konuşan yazar değil, düşman olmaları nedeniyle övgülerinin nesnellik kazandığı varsayılan kişilerdir. Şovenizm yabancılar tarafından onaylanmaya bayılır; bu basında da çok kullanılan bir gazetecilik yöntemidir. Okul kitaplarında görülen Türkler lehindeki görüşler, sadece Arap yazarlarından değil, Matthieu d’Edesse gibi klasik Ermeni tarihçilerinden de alınmaktadır.”¹

¹Copeaux, Etienne.Tarih Ders Kitaplarında(1931-1993): Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine. S.304-305

*Köymen’in 1990′da çıkan Lise 2. sınıfların için tarih ders kitabından alıntı



Hukuk, Adalet, Yargı, Falan ve Filan

26 02 2010

‘Siyaset yapmak‘ dediğimiz şey, kim tarafından hangi şartlar altında yapılırsa yapılsın, içinde illaki bir miktar dansözlük, iki yüzlülük, kıvırmacılık ve yalan barındırıyor. “Kötülüklerin büsbütün egemen olduğu” bu “namussuz çağ”da politika dediğimiz şeyin işlevi, o kötülükleri ‘idare etmek’ten ibaret kalıyor. Her bir tarafımızdan amansız vicdansızlıklar akarken, biz küçük insancıklar, her şeyden önce akli dengemizi korumaya çalışıyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden beri üzerinde yaşayanların mutsuzluğunu sağlamak için vargüçleriyle çalışan insanlar tarafından yönetiliyor. Süzme bir bencillik ve despotluk bu toprakların siyasi kültürüne, havasına, suyuna yerleşmiş durumda.

Eh hal böyle olunca da, çevresinde olan bitene az çok ilgili insanların mütamediyen umutsuzluğa düşmesi, acı ama sıradan bir durum haline geliyor. Sırtına inecek kırbacı soğuk kanlılıkla bekleyen köleler gibi, ‘devlet baba’mızın darbelerini kifayetsiz bir ifadeyle karşılıyoruz.

Oktay Ekşi hazretlerinin bir mottosu vardır: “Yargının alt kademelerini hükümetin adamları parsellemiş, ama Yüksek Yargı organları hala bağımsız.” Konuya değinen her yazısında özellikle vurgular bunu. Ve çağdaş-laik-hukuk devleti ilkesine bağlı Atatürk Türkiyesini bekleyen büyük tehlikeyi de hemen çıtlatıverir: “Yüksek Yargı saldırı altında.”

İş iyice tekrara bindi ama hatırlamakta fayda var, bu ‘bağımsız yüksek yargı’ 367 diye bir faciaya imzasını attı. Komik bir iddianameyle AKP’ye kapatma davası açtı ve suçlu buldu. Açıkça yetki ihlali yaparak yasama organının işlevsiz kalmasına sebep oldu.

Oktay Ekşi’nin aslında söylemek istediği şey belli: “Bu adamlar benim de desteklediğim vesayet rejiminin bir parçası, hatta muhafızı. Bu sebeple ‘doğru’ hükmü onlar veriyorlar. İtiraz edilemez!”

Oktay Bey ve türevleri kusura bakmasınlar, bu ülkede uzun zamandır, devlet mekanizmasının nasıl çalıştığını ve vesayet rejiminin nasıl işlediğini fazlasıyla farkında olan insanlar var. Bu yapılanmanın cinayetleri, skandalları ve hırsızlıkları iyiden iyiye biliniyor artık.

Ne kadar umutsuzluğa kapılırsak kapılalım, yıllarca hiçbir şeyin değişmediği ülkede bugün bir şeyler değişiyor. Haber almak için Oktay Ekşi zihniyetine mahkum değiliz mesela, Taraf var. Adalet beklemek için de Sabih Kanadoğlu’nun falan eline baktığımız günler geride kalıyor, Osman Can dimdik duruyor karşımızda, sırasını bekliyor.

İstedikleri kadar uğraşsınlar, hangi iğrenç planları yaparlarsa yapsınlar, ifşa olan iğrençliklerini de istedikleri kadar kaypaklıkla savunsunlar farketmez artık. Bu saatten sonra delirmeye niyetimiz yok!



Bir takım metafizik ögeler harekete geçti!

25 02 2010

Ben bayağı bi sıkıldım malumunuz, uzunca bir süredir yurt ve dünya gündeminden usanmış vaziyette olduğum için gazetedir, televizyondur uzak duruyorum bunlardan. Ama yalnız ve güzel ülkemin gündemi benim bu usantıma aldırmaksızın, yardırırcasına dalgalanmaya devam ediyor. Az önce dayanamayıp “Bi durun be kardeşim, daha ne nedir anlayamadık, savcı mı görevden alınmış, balyoz ne demek, Başbuğ kime NAAAAAAH! demiş” diye dellendim ve RABBİME SORDUM “BLOGU BOŞLAMA” dedi.

Buranın böyle bi faydası var bana, bir şeyler yazasım olunca bir şeyler de okumak durumunda kalıyorum falan neyse, son gündem Balyoz tutuklamaları oradan başlayayım.

Çok sıkı takip edemedim ama artık iş tekrara bindi. Nokta‘nın Darbe Günlükleri’ni yayınlamasıyla başlayan üniformalı kinky paşalarımızın gizli maceralarını ifşa etme zincirinin son halkası Taraf’ın  Balyoz Planı’nı açık etmesi oldu. Camiye bomba atmak, kendi F16’sını düşürmek, insanları Şükrü Saraçoğlu’nun KUTSAL çimlerinde toparlamak gibi biraz psikopatça planlar yapılmış ama 80 darbesi hakkında az çok bilgi sahibi olanlar bu psikopatlığın şanlı ordumuz için olağan bir durum olduğunun farkındadır sanıyorum.

Neyse bu sefer TSK farklı bi yöntem seçip, idiaları direkt yalanlayıp yalancı durumuna düşmemek için kıvırma yoluna gitti. Neymiş senaryoymuş onlar, tatbikatmış falan filan. “ALLAH ALLAH” diye saldıran ordu nasıl olur da cami bombalarmış. Ulan ordunun ne bok olduğunu bilmesek “ayıp ettik sanırım, fazla yüklendik adamlara” diyeceğim de, başörtülü olduğu için oğlunun yemin törenini izlemeye kadınları ordu sınırları içine almayan adamlar “ALLAH ALLAH” diye taaruz etseler ne olur etmeseler ne olur.

Vesayet rejimi çözüldükçe köşeye sıkışan “devlet” babamız ise bir taraftan medyadaki koluyla “sivil diktatörlük” korkusu yaymaya çalışırken, diğer taraftan da cübbeli onbaşılar(yargı bürokrasisi) vesilesiyle misilleme yapmaya çalışıyor.

Bin yıl sürmesi planlanan 28 Şubat süreci, Emesya Protokolünün kaldırılmasıyla yalan oldu. Vesayet rejiminin de sonu yakındır. Paşalarımız kendilerini iyice rezil etmeden bu gerçekle yüzleşseler ne güzel olur.



Kıvırmayın

31 01 2010

Gürkan Hacır diye biri yazmış:

Başbakan Erdoğan, ‘Bize ‘Türkiye tek parti diktatörlüğüne gidiyor’ iftirasını atanlar önce aynaya bir baksınlar. Bu ülke tek parti diktatörlüğünü CHP’yle yaşadı ve o diktatörlük döneminde CHP’nin il başkanları aynı zamanlarda o ilin valisiydi, belediye başkanıydı. Ayıp oluyor ayıp, kendinize çeki düzen verin’ dedi. Yani, Başbakan Erdoğan, 2.Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’ye üstü kapalı da olsa ‘Diktatör’ suçlamasında bulundu. Son günlerin flaş milletvekili CHP’li Muharrem İnce de ‘Başbakan aslında Atatürk’e diktatör diyecek de dili varmıyor’ diyerek tartışmayı daha da genişletti. Peki, Erdoğan’ın söylediği doğru mu? Yani İsmet İnönü gerçekte bir diktatör müydü?

Bugünden bakınca İsmet İnönü elbette diktatördü. Hem de en sert diktatörlerden biri sayılabilirdi. Ama o günkü emsallerine bir bakınca bu suçlama insafsızlık olur. İsmet Paşa tam anlamıyla tek adam olduğu 1938 – 1950 yılları arasında Almanya’da, Fransa’da, İtalya’da kimler iktidardaydı ona bakmak gerekir: Hitler, Mussolini, Franko… Onlarla kıyaslayınca elbette İsmet Paşa demokrasiye inanan bir devlet adamıydı.

Başbakan bahsi geçen açıklamalarında açıkça İsmet İnönü’ye gönderme yapmış değil. Genel bir tabir kullanıp, “CHP’nin tek parti diktatörlüğü”nden bahsetmiş ki o dönem sevgili Atamızın hayatta olduğu “altın yıllar”ı da kapsar. Muarrem İnce mensup olduğu partiye ve politikacılık mesleğine yakışacak şekilde “BU ADAM ATATÜRK’E DE DİKTATÖR DİYOR, SALDIRIN!” mealli laflar etmiş. Zaten RTE’ye sorsalar, “Yok, ben Atatürk’e demedim İnönü’ye dedim” diye kıvırır herhalde. Ama bir tür dansözlük olan siyaseti bir kenara bırakırsak; Evet Atatürk de diktatördür, İnönü de. Türkiye Cumhuriyeti CHP sultasından anca 1950 yılında kurtulabilmiştir.

Gürkan Bey ise Ortadoğu ve Balkanların gördüğü en andavalca akıl yürütmeyi yapmış(gerçi yürütecek bir aklı var mı, emin değilim). Onun kullandığı mantık şöyle bir şey: “Evet X kişisi katildir, ama onun çağdaşı öyle azılı katiller vardır ki, X’e katil demek insafsızlık olur.” Sanki diktatör olmak tamamen izafi bir şeymiş de, daha azılı diktatörler varken görece naif olanlar diktatörden sayılmazmış gibi saçma sapan bir tespitle karşı karşıyayız. Buradan kendisine sesleneyim(olur da “meşhur muyum ben acaba?” diye düşünüp, adını googlelar da, naçiz blogumuza ulaşır): Yok öyle bir şey. ‘Diktatör’ün literatürde bir tanımı var ve hem Ebedi Şefimiz, hem de Milli Şefimiz bu tanıma gayet iyi uyuyorlar. Kıvırmayın!

Medyamızda “Soner Yalçın etkisi” diye bir şey oluştu. İki kitap okuyup kendini tarihçi sanan embesiller yırtık dondan fırlar gibi peydah oldular. Eminim bu adamlar “Geçmişini bilmeyen geleceğini de bilemez” klişesini özümseyip, cahil halkı aydınlattıklarını falan sanıyorlardır ama kelin merhemi olsa kendi başına sürer. Gürkan Bey de Ebedi Şef ünvanının Atatürk’e, o öldükten sonra İnönü yönetimindeki CHP tarafından verildiğini bilmeyecek kadar cahil.

Bir de “okuyorum ben yeaaaa” mesajını vermek için İnönü’nün Defterler‘inden bahsetmiş. Bilmeyenler için anlatayım. Paşa hazretlerinin defterleri iki tuğla kadar cilt halinde yayınlandı. Ama bir sorun var ki, bu iki tuğlanın içinde önemli bilgi veren bir kaç not dışında işe yarar bir şey yok. Kritik yılların defterleri zaten ortada yok. Elde -bir iki istisna dışında- sadece İsmet Paşa’mızın günü hakkında şöyle notlar var: “Yalovaya gittim. Hamam”,  “Ata bindim, düştüm”, “Kayınço geldi okey oynadık” vs. Yani Defterleri okumak marifet değil.

Her şeyden önce, teklemeden çalışan bir beyin lazım.



:)

27 01 2010

R. Margulies. Kalpsiz. s.58 (Taraf, 13 Eylül 2008 )

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ devir teslim töreninde şöyle demişti: “Toplumun bir kesimi yeni bir kültürel kimliğin, yaşam tarzının oluşumunda dini düşüncelere büyük bir ağırlık verildiğini düşünmekte ve gelişmelerden büyük bir endişe duymaktadır. Bu endişe ciddiye alınmalıdır. Giderek güçlenen bazı cemaatler, ekonomiyi yönlendirmeye, sosyopolitik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadır.”

Baykal yetersiz buldu bunları. “Paşa çok doğru şeyler söyledi, güzel analizler yaptı. Ama sözle etkili olma aşaması geride kaldı” dedi. Kibar bir gününe denk gelmiş olmasa, “Darbe yapsana lan!” diyecekti, diyemedi.



Tarih Ders Kitaplarında ‘Malazgirt’

26 01 2010

Sadece, daha sonraki ders kitaplarının, Malazgirt ya da diğer savaşlar hakkındaki tarihsel anlatımlarında değişmez bir unsur olarak varlığını koruyan bir özellik Türklerin değerini vurgulamaktadır: Türkler sayıca düşmandan daha azdır. Bu olgu tarihsel olarak da doğrulanmaktadır, ancak sistematik biçimde hatırlatılması onu bir tavır/tercih biçimine dönüştürmektedir. Zafer durumunda, yenenin değerini artırmakta, bozgun durumundaysa yenilenin gerekçesini oluşturmaktadır. Savaşların anlatımındaki böyle sayısal bir ilişki kullanılması öylesine yerleşmiştir ki, kimlik belirleyici bir unsur haline gelmektedir: Öğrencilerden zayıf olanla, sayıca azlığına karşı kazananla, tarihin tüm David’leriyle özdeşleşmeleri istenmektedir. Bu özelliği diğer Türk ve Müslüman savaşlarında da bulacağız. İkinci değişmez nitelik 1931 kitaplarında da yerini almıştır: Yendiği adamı esir gibi değil konuk gibi karşılayan, sonra da serbest bırakan Sultan Alparslan’ın iyi yürekliliği. Burada iki Türk özelliğinin göstergesi bulunmaktadır: Bir yanda yiğitlik ve askerî değer, diğer yanda ruh yüceliği. Bu iki unsur savaşın anlatımındaki tavır/tercih biçiminin asgari zeminini oluşturmaktadır.

Atatürk döneminde öykünün dinî boyutundan arındırılıp laik bir Türk erdeminin betimlenmesine dönüşmesi tamamen anlaşılır bir şeydir. Ama olay ulusal bir anlamda kullanılmamaktadır; Kemalist tarihyazımının çabalarını Antikçağ üstünde yoğunlaştırdığı doğruydu; Ataların bölgeye tarihöncesinde zaten gelmiş olmaları, Türklerin 11. yüzyıldaki bu “yeni” gelişlerinin önemini azaltıyordu.

Anlaşıldığı kadarıyla, okul kitaplarındaki Malazgirt söylemi çok partili dönemin başlangıcında(1945) değişmiştir. Hüseyin Namık Orkun’un(Orhun metinlerinin milliyetçi kullanımda başrolü oynadığını hatırlatalım) hazırladığı bir okuma kitabında, Müslüman kaynakların anlattıkları tüm simgesel anekdotlar dizisi gün yüzüne çıkar; Kıpçak ve Oğuz paralı askerlerinin “ırkdaşları”nın yanında yer alarak Bizans ordusuna ihanet etmelerini anlatan Orkun, dinî kapsamına yeniden kavuşmuş olaya etnik-ırksal bir boyut da ekler. Savaşın Türk-İslamcı bir yoruma uğratılması için gerekli tüm unsurlar artık bir araya getirilmiştir. 1976′da, Kafesoğlu ve Deliorman’ın anlatımında, zaferi sağlayan Müslüman inancıyla Türk erdeminin birleşmesidir. Daha önce belirtilen erdemlere, bu yazarlar çeşitli öğelerden meydana gelmiş Bizans ordusu karşısındaki Türklerin uyumunu, birliğini de ekler.

Ama diğer konularda olduğu gibi bu derste de, Kemalist unsurun ortaya çıkıp yapıyı taçlandırması için 1980′lerin ortasını beklemek gerekecektir: Anadolu’yu düşman Yunan’a karşı koruduğu için, Mustafa Kemal Alparslan’ın devamcısıdır. Malazgirt ve 1922 büyük Taarruzu’nun başlama tarihleri arasındaki çakışma (26 Ağustos) üzerinde o zaman durulmaya başlanır. Bu çakışma büyük bir olanaktır, çünkü anlatımda geçmişten bugüne gelmeyi kolaylaştırmaktadır. 1922 Taarruzu sadece düşmanın yine Yunanlı olması ya da sonucun aynılığı bakımından değil, Türklerin özlerinde bulunan erdemlerin yeniden sergilenmesi anlamında, 1071 savaşının bir tekrarı gibi sunulmaktadır: Askerî ve insani erdemler söz konusudur, çünkü Mustafa Kemal düşmanı Trikopis’e karşı, Alparslan’ın gösterdiği iyi yüreklilikle davranmıştır.

Başvurduğumuz ders kitaplarının en yakın tarihli olanlarında ise, dinî boyutu anekdot düzeneğinde ve doğrudan savaş öyküsünde bir zayıflama gözlenmekte, bunun yerine “Türklerin Anadolu’yu yurt edinişleri” başlıklı ve yüzyıl başında dile getirilmiş suçlamaları yanıtlayan bir paragraf öne çıkmaktadır.

Demek ki incelenen 60 yıl boyunca Malazgirt söylemi çok net bir evrim yaşamıştır. Olay, ancak 1980 darbesinden sonra, ulusal ve siyasal boyutlar almıştır. Dinsel boyut tam olarak 1976 ile 1987-1988 arasında ifade edilmiştir, ama tüm yakın tarihli kitapların savaşın İslam’ın yazgısı üzerinde yaptığı olumlu etkiden söz edilmektedir. Bu anlamda, Malazgirt Savaşı hakındaki dersler, daha ilerde çözümleyeceğimiz “Türklerin İslam’a yaptıkları hizmetler” söylemini kapsayan daha geniş bir bütünün parçasıdır.

Copeaux, Etienne.Tarih Ders Kitaplarında(1931-1993): Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine. S.217-219



Bir ihtimal daha var. O da balyoz mu dersin?

23 01 2010

Taraf yine patlattı bombayı. ‘Devlet’ ricalimizin, 12 Eylül tasmasıyla(buna anayasa diyen de var) iyice it muamelesi yaptığı Küçük Emrah modundaki mazlum demokrasimizin düştüğü içler acısı hal onyüzbinmilyon yıllık ordumuzun muhterem mensuplarını kesmemiş olacak ki, tüy dikme maksatlı yepisyeni planlar yapmışlar. En son sıçtıkları hikmet(ya da bizim en son öğrendiğimiz), Balyoz Planı.

Artık uzun uzadıya ordumuzun bu müşkülpesent tavırlarından bahsetmeye gerek var mı bilmiyorum. Doyumsuz iktidar hırslarını tatmin etmek için bugüne kadar yaptıkları, bundan sonra yapabileceklerinin garantisi değil midir zaten? Üç buçuk darbe yapmış ve tarihi boyunca sürekli olarak doğrudan veya dolaylı olarak siyaset alanına müdahale etmiş üniformalı eşeklerimizin hedefi belli; ya o alana tamamen hâkim olacaklar ya da o alana tamamen hâkim olacaklar. Bu hedef doğrultusunda yapılan her şey mubahtır. Mevzu bahis güçse gerisi teferruat değil midir a dostlar?

Bu arada sevgili basınımız ve –özellikle Oktay Ekşi’nin tarafsız olduğuna kesinlikle emin olduğu- yüksek yargımız, Balyoz’un ifşası sonrası, TSK’nın pisliğini temizle çalışmalarına hızla başladı. Anayasa Mahkemesi bir anda kolları sıvayıp, askerlerin sivil yargı organlarına hesap vermesini sağlayacak yasa tasarısını bir gece ansızın iptal ediverdi! Bu çog çog şaşırtıcı gelişmeyle, Arat Dink’in babasının ölüm yıldönümünde sarfettiği “Bu ülkenin adaletine güvenmiyorum” cümlesinin ne kadar yersiz olduğu yeniden ispatlanmış oldu!

Medya ayağında ise amiral gemimiz Hürriyet, olayın ilk patladığı gün internet sitesinden mevzuya değinmemek için eşsiz bir çaba gösterdi. Saygı Öztürk beyefendi işin iç yüzünü bildirene kadar ısrarla üç maymunu oynayan Hürriyet, iddiaların yeni bir gerici komplo olduğunu mantıklılığı tartışma götürmez Yılmaz Özdil aklıyla biz fani kullarına gösterdi.

Statükocu Koalisyon diye tanımlayacağımız yüce ‘devletimiz’den bahsederken, bu koalisyonu bir arada tutan harcın –aslında sürekli çehresi değişen-Kemalizm olduğundan dem vurmuştum. Söylediğim şey ideolojik manada doğruydu ama, sorunun tamamını açıklamıyordu. Bugün yaşadıklarımız(ortaya çıkan korkunç planlar ve bunların medya tarafından yansıtılış şekliyle, yüksek yargıda oluşturduğu ani reaksiyonlar) vesilesiyle eksik olan kısmı da tamamlayalım; Evet bu koalisyonun düşünsel harcı Kemalizmdir, ama ondan öte ve ondan ziyade öneme haiz olan sihirli kelimemiz “ÇIKAR”dır. Yıllarca iktidar erki üzerindeki etkisi sayesinde bayağı bir ekmek yemiş olan koalisyonumuz, bugün gün geçtikçe daha da büyüyen çatlak karşısında -sigara yasaklarının ve zamlarının belimizi büktüğü şu günlerde- filtreli dertlere gark oluyorlar. Çogüzülüyorum:(

Yani, iyi iyi, memleket iyiye gidiye.



İyi ki Varsın Be#13

21 01 2010

Sezin Öney’in bugünkü yazısı:

Üç yıl önce 19 Ocak’ta, aslında hepimizin “iyi” tarafı kurşunlandı. O yüzden Hrant Dink hepimizin arkadaşı oldu; az tanısak, hatta hiç tanımasak bile. O yüzden, o hepimiz için sadece “Hrant”. Çünkü kocaman kalbi, hayattan büyük neşesiyle, Hrant hepimizin içindeki “insanlığın” tezahürüydü. Ama gerçekten hepimizin arkadaşı da olabilseydi, onu koruyacak bir kozayı örebilir, onu bu kadar “geliyorum” diyen bir cinayetten koruyabilirdik. Hayatın koşuşturmasından, “büyük işlerden” vakit ayırıp Hrant’ın çevresine duvar örebilseydik o kurşunlar, hedefine varamazdı. 1990’larda, 2010 itibariyle hâlâ kale gibi sağlam duran kendi Berlin Duvarımızı yıkabilseydik, 28 Şubat komedisine kanmamayı başarabilseydik bugün Hrant hayatta olurdu.

Hrant’ın ölümü ve ertesinde yaşananlar, onun hikâyesi bakımından da, Türkiye’nin tarihi açısında da, klasik trajedileri andıran bir seyir izliyor.

Daha önce de yazdığım üzere, perde sarsıcı bir olayla, “en masumun” kurban edilmesiyle açılıyor. Zaten, Antik Yunanca’da τραγῳδία, yani trag(o)-aoidiā, “keçi” ve “şarkı” kelimelerinin birleşimi. Yani “trajedi” adı, keçinin kurban edilmesi sırasında, koronun dans etmesi ve şarkı söylemesinden geliyor. Trajedilerde, gerçekler aydınlanmaya başladıkça, oyundaki karakterler değişim evrelerinden geçer.

Bazı trajedilerde de, sahnenin ortasına birden bir araba sürülüverir. Tıpkı, Türkiye’de ortaya saçılan darbe ve “halkı hizalama, hizaya getirme” planları gibi…

Bu araba, ἐκκυκλεἶν, yani ekkyklêma, perde arkasını seyircilerin gözlerinin önüne sermek için kullanılan bir araçtır. Skene, yani sahnenin hemen arkasında, oyuncuların kostümlerinin, maskelerinin vesaire durduğu bölüme konan bir arabanın, döndürülüp seyircinin karşısına çıkarılması, birden gizli gerçeklerin açığa çıkmasına neden olur.

Esrarlı gerçekler, genelde arabanın içindeki cesetlerle ortaya dökülür.

1960’tan beri, askerlerin her 10 yılda bir siyasete ciddi müdahalesiyle, “normal” zamanlarda da politik hayatı sürekli kuşatmasıyla yaşadık. Bu yarım asırda, Ankara’da her yıl genişleyerek sonunda kilometrelerce kare alan kaplayan askerî binaları çeviren duvarların arkasında ne olup bittiğini hiç bilemedik.

Gerçeklerin kenarını, ucunu biliyorduk da, tam manzarayı bilemeyecek denli karanlıktaydık.

Hrant’ı vuran kurşunun ardından, onun sırf insan yönü nedeniyle sokağa dökülen binlerce kişi, aslında karanlığı delen ilk ışık huzmesi gibiydi.

İşin acıklı yanı, yaşanan bunca şey asla ideolojik değil. Romanya’daki Çavuşesku diktatörlüğünü andırır şekilde, salt müthiş bir yolsuzluğa dayanan çıkar düzenini korumak için tasarlandı bütün bu “kozmik” planlar. Eldiven, Balyoz, Kafes ve artık adları her neyse, amaca ulaşmak için her türlü kanun dışılığı, hatta cinayetleri, katliamları kullanan, yazarlarının ve yazılanların canavarlıklarını, gaddarlıklarını maskelemek, sırf kendilerine meşruiyet kazandırmak için de, bir resmiyet seremonisiyle şekillendirilen bu planları, harf be harf görmeden önce de bu düzeni yıkabilmeliydik.

Şili gibi, 16 milyonluk nüfusunda neredeyse herkesin bir askerî personel akrabası olması nedeniyle, sivilleşme talebinin tabandan gelmesinin zor olacağı bir ülke de değildi Türkiye. Bugün toplumda kabuğu yavaş yavaş çatırdayan zihniyet, çok daha önce ve çok daha güçlü biçimde kırılabilirdi. Sivil bir anayasa yapılabilirdi.

Ortada çok ciddi bir sosyal tahribat var. Gladio’nun yapılandırıldığı hiçbir ülkede, Sovyet cenderesinden çıkan hiçbir yerde bir katil, Mehmet Ali Ağca’nın hapisten çıkışı sonrasında gördüğü büyük ilgi ve desteği görmedi.

Abdi İpekçi’nin öldürülmesiyle namlunun ucuna konan Türkiye’deki gazetecilikti. Eğer doğru düzgün gazetecilik yapılsaydı, 1990’larda Güneydoğu ve Doğu’da kol gezen ölüm timlerinin kusturduğu kanın boyutlarını, yaşanan trajedileri insan hikâyeleri olarak duyabilseydik, bugün hâlâ aynı kâbuslarla cebelleşmezdik. Dindarların dünyasını görmeye çalışsak, 28 Şubat saçmalığını yaşamazdık.

Kızgınım; çünkü ilk mesleğim gazetecilik yok edildiği, yerine köşe yazarları tiranlığı kurulduğu için kör kaldık. Haber alamadık, fikir okuduk.

Hrant’ın üçüncü ölüm yıldönümünde, bu çapraşık düzenle bu kadar uzun süre yaşadığımız için, bu kadar uzun süre bu zehirli atmosferde soluk alıp verdiğimiz için hepimiz biraz Ergenekonlaştık. İnsanlıktan çıktık. Hrant ölürken de bize bir armağan verdi; insanlığımızı anımsattı. Gladio kalıntılarıyla savaştaki tek “silahımız” da bu zaten.



19 Ocak

19 01 2010

Tetikçiler değil de gerçek katiller yakalanana kadar,
Bir bebekten katil yaratan karanlık yok olana kadar,
Onun ruhu huzur bulana kadar,

HEPİMİZ HRANT’IZ,

HEPİMİZ ERMENİYİZ!

14:30′da Agos Gazetesi önündeyiz.