Peki Şimdi Ne Olacak?

31 07 2008

Evet, dün Anayasa Mahkemesi yedinci oyu bulamayarak AKP’yi kapatamadı ve ulusalcı kesimin hayallerini suya düşürdü. Altı üye kapatılması yönünde oy kullandı, dört tanesi hazine yardımından kesinti olması gerektiğini belirtti ve bir üye(Haşim Kılıç) AKP’nin suçu olmadığını belirtti. Gerçi ulusalcıların yeni avuntusu: “AYM’nin 10 üyesi, AKP’nin laiklik karşıtı hedeflerin odak noktası olduğunu onayladı” şeklinde. Onlara da Allah akıl fikir versin diyoruz.

367 kararından beri Türkiye’nin bir yıldan fazla süresini Anayasa Mahkemesi yedi. AB yılı olması gereken 2008 yılının 7 ayı davaların gölgesinde geçti. Sonuçta AKP’yi kapatamadılar, ulusalcılar teselli bulsun diye “hazine yardımı kesintisi” diye bir şey çıkardılar ortaya. AKP her türlü kendini finanse eder ve yerel seçimlerde tüm oyları süpürür, bu heriflere de kapak olur.

Şimdi, AK Parti’nin önünde engel kalmadığına göre Sivil Anayasa ve AB Reformları konularında hızla çalışmalı diye düşünüyorum. Partisi uçurumun dibinden dönen Recep Tayyip Erdoğan, öncelikli olarak parti kapatmayı zorlaştırıcı önlemler almalı. En azından ben bunu beklerdim. İşte bu konular, Ak Parti’nin gerçekten demokrat bir parti olup olmadığını sınayacak. AB reformları illaki sürecek ama Sivil Anayasa, %10 seçim barajı gibi konularda AK Parti çok da umut vermedi. Umarım, yanıltırlar beni.

Aklıma gelen bir komplo teorisi de “kapatma davası” ile “Ergenekon davası” arasındaki muhtemel ilişki ile ilgili. Ergenekon Davası’nda çoğunlukla emekli subayların gözaltına alınması ve göreve devam eden askerlere pek bulaşılmamaya çalışıldığını gösteren iddianameyle; kapatılmayıp, mahkum edilen AKP yan yana getirilince “ortada bir uzlaşma mı var acep?” sorusunu akla getiriyor. Böyle bir uzlaşma varsa, evet AK Parti kapatılmayarak demokrasi adına önemli bir adım atılmış oldu, ancak Ergenekon gibi bir çok faili meçhul suikastten, katliamlardan sorumlu tutulan ve açık seçik darbe yapmak isteyen bir örgütün “esas oğlanlarının” yargılanmaması, demokrasi ve hukuk adına bir adım geriye gitmek demektir.

Sonuç olarak bugün orta şekerli bir hava var. AK Partililer kapatılmadıkları için mutlu, hazine yardımından mahrum edildikleri için üzgünler, Ulusalcı kesim Ak Parti kapatılmadığı için üzgün, davada mahkum edildiği için sevinçliler. İşin içine biraz pozitiflik serpiştirilince, toplumdaki gerginlik biraz olsun azalır diye düşünüyorum. Umarım öyle olur.



Reform, Türban, Disneyland

27 07 2008

Radikal’de Türker Alkan şöyle bir yazı yazmış.

AKP’nin reformlarını anımsamaya çalışıyorum. Reformları anımsayıp anımsatmalıyız ki, gelecek kuşaklara miras olarak kalabilsin.
‘Reform’ bildiğiniz gibi ‘yeniden biçimlendirme’ anlamına gelir. AKP de sağ olsun, devri iktidarında pek çok şeyi yeniden biçimlendirdi. Yani reform yaptı.
Kocaları üst kademede görevli olan Türk kadınlarının başının ortaçağ Avrupası rahibelerine benzer bir serpuşla örtülmesini sağladı. Liderlerimizin ve önde gelen büyüklerimizin eşleri eskiden rastgele örtünürdü, âdeta bir başıbozukluk vardı. Şimdi yapılan reformlar sayesinde birlik ve beraberlik sağlandı.
Üniforma sadece askerde olacak değil ya. Şimdi futbol maçlarında, bayramlarda, seyranlarda bir araya gelen büyüklerimizin eşlerine şöyle bir bakın: Hepsi de politbüro üyeleri gibi maşallah.
Siz küçümsemeye kalkabilirsiniz ama, bu öyle az buz bir reform değil. Hatta bu reformun bir devamı olarak üniversitelerde de türbanı serbest bırakmak istediler ama, şimdilik olmadı.
Reformcu bir parti olan AKP’nin getirdiği yenilikleri say say bitmez. Örneğin, bir taraftan ülkemizde gençler iş bulamazken, diğer taraftan Başbakan “Her Türk kadınından en az üç çocuk bekliyorum,” diye bir nüfus reformuna kalkıştı. Hem de nüfus artışının sınırlaması
hâlâ devletin resmi politikası iken!
Son yıllarda reformdan geçilmiyor.
AKP yandaşlarına iş ve görev verme reformu…
TRT’yi, üniversiteleri, TÜBİTAK’ı ele geçirme reformu…
Alkolsüz lokanta ve otel reformu
Haşema ve tesettürlü plaj reformu
İşyerlerinin kreş açma yükümlülüğünü kısıtlayarak kadınları evde tutsak etme reformu (Erdoğan’ın Türk kadınlarından en az üç çocuk istemesi aynı reformun bir parçası olmalı)… Aklına ve önüne gelen her kamu malını babalar gibi satarak gününü gün etme reformu
Sahilleri ve deniz kıyılarını peşkeş çekme reformu…
Yargı organlarına saldırı reformu
O kadar çok reform yaptılar ve yapıyorlar ki, benim aklıma gelenler devede kulak bile değildir.
Ve bir siyaset bilimcimizin sözleri takıldı aklıma: “Türkiye’ye Özal’dan ve Erdoğan’dan başka reformcu lider gelmedi,” diyordu saygıdeğer bilim adamı.
Atatürk neciydi ki?

Yazının sonunda sorduğu soruyu cevaplayıp, sondan başa doğru ilerleyelim.

Atatürk bir diktatördü. En azından Türk Dil Kurumu’nun sözlüğündeki diktatör tanımı bunu söylüyor: “Bütün siyasi yetkileri kendinde toplamış bulunan kimse”. Ve kalpağını çıkarıp şapka takması bu gerçeği değiştirmez.

Türker Bey, AKP’nin yargıya saldırdığını söylemiş. Burada 367 kararını yumurtlayan, Türban için yapılan değişikleri, şekle değilde esasa bakıp iptal eden ve meclis yetkilerini gasp eden, Google verileriyle AKP’ye kapatma davası açan yargı organlarından bahsediyoruz değil mi? Evet ortada bir saldırı var. Ama saldırıya uğrayan taraf, masum, tatlı, cici yargımız değil AK Parti’nin ta kendisi.

Sonra özelleştirme meselesine değinmiş beyimiz. Babalar gibi satıyorlar “kamu mallarını” evet. İktidarda oldukları sürece özelleştirmelere devam edecekler. Halk(kamu, hani malların sahibi olan) da bunu biliyor ve hala AKP’ye oy atıyor. Burdan çıkarılması gerekilen bir şeyler olmalı.

Ayrıca gününü gün etmek nedir Allah aşkına? Başbakanla Maliye Bakanı, Telekom’u özelleştirdikten sonra Disneyland’e falan mı gittiler? Gününü gün etmek. Bence siz, gazetede bir köşeyi boş yazılarınızla işgal ederek kazandığınız parayla gününüzü gün ediyorsunuz. Hem de babalar gibi.

Biri çıkıp bu adama “sana ne” demeli. Sana ne milletin haşemasından, başörtüsünden. Sana ne alkol satmamayı yeğleyen lokanta, otel sahiplerinden. SANA NE? Alkol almak istiyorsan Nevizade’yi(“Neyle Meyle” Meyhanesini tavsiye ederim), bikinili kadınları izlemek istiyorsan Kelebek Vadisi’ni öneririm. Kim tutuyor sizi?

Özgürlükçü olması gereken üniversitelerin, yasakçı ve baskıcı zihniyetler tarafından yönetilmesiyle bir çok öğrenci, bir çok konuda mağdur edildi. Türban konusu da bu mağduriyetlerden biri. Reform kelimesinin “yeniden şekil vermek” manasına gelmesinden yola çıkarsak, başörtüsü serbestisi, üniversitelerin kötü formundan, biraz daha iyi formuna geçmesini sağlayacaktır. Türker Bey yukarda bahsettiğimiz yasakçı ve baskıcı zihniyeti tercih ediyorsa söyleyecek sözüm kalmıyor.

Bu türban/başörtüsü mevzusunun en sıkıcı yanı da “ortaçağ rahibelerinin giydiği, rahibe kıyafetidir türban, rahibe rahibe rahibe” zırıldamalarıdır. Zamanında rahibeler giymişse giymiş, kime ne-ki çok alakasız-? Şimdi bizim-sadece bizim de değil İslam coğrafyasında bayağı yaygınlaştı- muhafazakar kadınlarımız takıyor. Kimse beğenmek zorunda değil ancak kimseninde yargılamaya/aşağılamaya hakkı yok.

Türker Alkan akıllı olsun!



Ergenekon

21 07 2008

Her şey Ümraniye’de bulunan bir cephanelik ve Danıştay’a yapılan saldırı ile başladı.

Bir kaç general eskisi, “darbe” yapmak için gizli bir örgüt kurmuşlar diye açıklandı önce. Danıştay saldırıları ve Cumhuriyet gazetesine ardı ardına atılan molotoflarla halkı darbeyi destekleyecek psikolojiye getirmeyi amaçlamışlar. Bu halleriyle kendi başına hareket eden bir çete görünümü vermişlerdi.

Zaman geçtikçe soruşturma derinleşti. “Bazılarının” vatansever diye bağırlarına bastıkları kişiler, gözaltına alındı. Emekli Orgeneraller, Tuğgeneraller, Albaylar; İşçi Partisi’nin muhbir Başkanı ve kimi yetkilileri; bir kaç gazeteci ve iş adamı tutuklandı. Tutuklular arasında her pisliğin altından çıkan Veli Küçük de vardı.

Bazıları serbest bırakıldı, bazıları hala tutuklu ve bir tanesi de tutukluluğu devam ederken öldü¹.

Soruşturma başlayınca, Ak Parti kapatma davasında “yargıya güvenin” çağrısı yapanlar, yargıya fena halde saldırmaya başladılar. Bu kadar kısa sürede 180 derece dönmek kolay iş olmasa gerek.

Bu dönenlerin arasından birkaçı, aslında Ergenekon diye bir şey olmadığını iddia etti. Yapılanın, parti kapatma davasına karşı Ak Parti’nin, Kemalist -gerçek vatanperver(?)- kitlelere saldırısı olduğunu söylediler.

Maalesef bu saçmalığa inananlar bile oldu.

Kimisi önemsiz bir oluşum olarak addedip üzerinde durmamayı yeğledi. Demokrasinin saldırıya uğraması o kadar da önemli değildi onlar için.

“Yiyin birbirinizi” mevzusuna utancımdan giremiyorum.

Kimileri de bu oluşumun geçmişini irdelemeye koyuldular. Ucu İttihat Terakkiye, Gladio’ya bağlandı. Aslında sadece “Ergenekon”dular. Aynı mantıkta olsalar da aralarındaki bağ organik değil, sadece fikri idi. O fikir de “siyasal iktidar hırsı”ndan başka bir şey değildi.

“Ulusalcı-Kemalist Zihniyetin Olağan Tezahürü” tespitini yapanların sayısı ise parmakla sayılıyordu. Ama belki de en doğru tespit buydu. Ergenekon mantığı, bu zihniyetin meşru siyasal uzantısı CHP’nin beceremediği iktidarı ele geçirme ve ülkeyi şeriatçılardan kurtarıp, muasır medeniyetler seviyesine çıkarma görevini, gayri-meşru siyasal uzantı Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yaptırmak, bunun için de TSK’ni ve TSK’nin muhtemel eylemlerini meşru hale getirmek üzerine kuruluydu. Atılan molotoflar, medyadaki “şeriat geliyor” haberlerinin bir anda artması, Cumhuriyet Mitingleri vs. hepsi bu “meşrulaştırma” operasyonunun parçasıydı.

Bu arada 2500 sayfalık iddianame hazırlandı. Ancak meşhur Ergenekon İddianamesi’nden gördüğümüz kadarıyla, aktif ordu görevlilerinin bu işlerden pek haberi yokmuş, emeklilerin dalaveresiymiş hepsi.

Demokrasiden hiçbir zaman hazzetmemiş bazı sivil toplum örgütleri, tutuklananları topyekûn bağırlarına bastılar. Hepsi birer vatanperver, hepsi birer kahramandı. Tek suçları Atatürk’ü sevmekti.

Demokrasiye sadık olanlar, soruşturmanın sonuna kadar sürdürülmesi yönünde tavır belirlediler. Sözde değil özde demokratlar, “AKP uşağı” gibi safsatalara maruz kaldı(k)lar.

Tüm bu olayların sonuna optimist bakanlar da oldu, realist bakanlar da²… Halkın geneli şaşkınlıkla izledi olanları, benimde dâhil olduğum bir kısım tiksintiyle… Esasen hiçbirimizin bakış açısında yanlışlık yoktu.

Şimdi Türkiye Demokrasisinin üzerinde, bir tarafta Ak Parti’nin kapatılma davasının utancı, diğer tarafta da Ergenekon Davası var. AB yılı olacağı vaat edilen 2008, tam bir kriz yılına dönüştü. Başörtüsü mevzusunda yetki ihlali yapan Anayasa Mahkemesi de, AKP’ye “google” verileriyle dava açan Abdurrahman Yalçınkaya da, gecenin bir yarısı e-muhtıralarla hükümeti tehdit eden TSK’de vatana ve millete çok büyük hizmetlerde bulundular gerçekten.

Ancak her şey, her şey olmasa bile, bir şeyler gerçekten değişebilir. Bu ülkede en orijinalinden bir “devrim”in gerçekleştirilme ihtimali var. Üstelik “travma” yan etkisi olmayan bir devrim. Çünkü şu günlerde eski popülerliğini kaybetmekte olan bu konu aslında; Demokrasi, Laiklik, Resmi İdeoloji, Kürt Sorunu, Alevi Meselesi, AB Reformları, gibi meselelerin, bir nevi üst başlığı, önkoşulu durumunda. Türkiye Ergenekon sınavından alnı açık çıkmadığı sürece bu meselelerde ilerleme kaydetme ihtimali çok az. İşte bu yüzden Ergenekon Davası, sonuçlanana kadar Türkiye’nin en önemli meselesi olmaya devam edecek.

¹ Kuddusi Okkır

²Nuray Mert’in realist yazısını ve Leyle İpekçi’nin iyimser/mücadeleci duruşunu hatırlarsınız.