Sana Da Mı Taaruz?

30 11 2008

Ali Şükrü Bey’in ortadan kaybolmasından 2 gün geçmesi üzerine, Erzurum mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey, Meclis kürsüsünden şu ünlü konuşmasını yapmıştır: “Efendiler; bu şerefli kürsü bugün elim bir vaziyete sahne oluyor. Bu şerefli milletin mebusları bugün kalpleri kan bağlamış bir zavallı, biçare gibi birbirlerine bakıyorlar. Ey kabe-i millet! Sana da mı taaruz? Ey ara-yı millet (milletin oyları)! Sana da mı taaruz? Ey milletin mukaddesatı! Sana da mı taaruz? Arkadaşlar! Efendiler! Asırlardan beri muhakemiyetle saltanatların ve onun etrafındaki yaldızlı üniformalı kahrolası haşeratın ve onun esiri olan hainlerin mahvı ve Türk milletinin halası için bayrağı çektik. Milletin başarısı onun hakimiyetidir. Hakimiyeti demek, onun oyunu memleket içinde serbest kullanması demektir. Bir millet namusundan bir mebus koparır. O mebusun ağzı, kalemi o milletin namusudur. Bu namuza tecavüz eden eller kırılsın. Tecavüz arkadaşlarımıza değil milletin namusunadır. Böyle namussuzlar yaşmamalı. Efendiler, Ali Şükrü Bey iki günden beri kayıptır. Memleketin sahibi, azametli bir tarih sahibi, namusuna hakim bir milletin mebusu kayboluyor, hükümet bulamıyor. Allah’tan çok isterim ki, memleketin elim zamanlarında bu hal adi bir suç sonucu zuhur etsin. Ya siyasi ise efendiler. Demek ki bu memlekette herhangi bir fikrin serdarı ölecektir. Hiçbir zaman ölmez”

Demirel, Ahmet. [1994] 1995. Birinci Mecliste Muhalefet: İkinci Grup. İstanbul: İletişim Yayıncılık. s.507-508

Vurguyu ben ekledim.



Alevi Cemaati'nin Tabuları

27 11 2008

Alevi cemaati 9 Kasımda, Ankara’da taleplerini duyurdu ve “Alevi açılımı” yine gündemin önemli konularından biri oldu. Çeşitli gazetelerde, muhtelif yazarlar konuya değindiler ve kendi “açılım” önerilerini sundular. Ama ortak kanı, Alevi taleplerinin gayet olağan ve haklı olduğu yönündeydi.

Önce Oral Çalışlar ve Ekrem Dumanlı’nın küçük tartışmasını izledik. Sonra Oral Çalışlar’ın “Aleviler Ne İstiyor?” başlıklı yazı dizisini okuduk. Taraf’ta Ahmet Altan ve Etyen Mahcupyan konuya değindiler. Ama bence en önemli mevzu, Zaman ve Yeni Şafak gibi muhafazakar diyebileceğimiz iki gazetenin ve yazarlarının bu konuda, Alevilere destek vermesi oldu. Suat Bey de değinmiş, 90larda dahi, muhafazakar cenahtan böyle seslerin çıkması zordu. Ama 2008 yılında, muhafazakar kesim bütün tabularını yıkıp, gayet demokrat bir tavırla Alevi haklarını savunuyor. Takdir etmemek mümkün değil.

Aleviler ise maruz bırakıldıkları, beş yıllık “Şeriat Geliyor!” paranoyası ve geçmişte yaşanmış bazı olayların(Maraş, Sivas vs.) hala hissedilen negatif etkisi yüzünden, tabularına iyice sarılmış durumda. Geçen yıl ki Alevi İftarı’nı boykot eden “dede”lerin çoğu -ki boykot etmekle kalmamış, gidenleri de düşkün¹ ilan etmişlerdi-, bayrak mitinglerini desteklemişlerdi herhalde ki, Çağlayan Meydanı’nda Cem TV² şapkalı bir sürü vatandaş vardı. CHP’den bugüne kadar zarardan başka bir şey görmemiş bir cemaat’in, CHP’ye bu kadar bağlanmasını garipsememek elde değil. Hele ki 1925′te Tekke ve Zaviyelerin kapatılması kanunuyla, cemevlerininde kapatıldığını³ bilmeyen adamların, yıllardır Atatürk’ün Alevi olup, olmadığını tartışması bambaşka bir garipliktir. Aleviler, Alevi derneklerinin ileri gelenleri ve “dedeler”, gerçekten haklarını talep ediyorlarsa, önce CHP’ye bel bağlamayı bırakmaları lazım. Çünkü CHP, Alevilere “garanti oy” gözüyle bakan ve Alevi talepleriyle çok da ilgilenmeyen bir partidir. Ayrıca iktidarla ve iktidarın içindeki Alevi milletvekiliyle de görüşmek durumundalar. Hükümetle iletişimi kesmenin, sorunların çözümüne hiçbir katkısı olmaz.

Ve artık Alevilerin de kendi tabularını yıkmaları gereken zaman gelmiştir. Hala “Yavuz Sultan Selim 50.000 Alevi’yi kesti.” klişesini bile atlatamamış Alevilerin, bir zahmet 2008 yılında olduklarını hatırlamaları lazım. Geçmişi unutmamalı, ama aynı zamanda uzatmamalılar… Ayrıca nasıl ki kendi meşru haklarını demokratik bir biçimde talep ettilerse, farklı cenahların da meşru haklarına saygı duymalıdırlar. Bir taraftan “Eşit Yurttaşlık” talep edip, diğer taraftan konu türbana gelince cadı avcılığına soyunan bir zihniyetin tasvip edilmesi mümkün değildir. Zaten seslerini duyurmuş olan Aleviler, çözüm için hem CHP güdümünden çıkmalı, hem de Ak Parti’yle gemileri yakmamalıdır. Çözüm için, hem Alevi önderleri, hem de Ak Parti hükümeti samimiyet göstermek zorundadır.

¹ düşkün ilan etmek- bir nevi afaroz etmek
² CEM Tv- Bir Alevi televizyon kanalı: http://www.cemtv.com.tr/
³ bkz: http://www.stargazete.com/roportaj/cumhuriyet-aleviler-icin-hayal-kirikligidir-148557.htm



Düşmenin Sınırı Yok

27 11 2008

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=z1jfCbgrhl4]

Geçenlerde bir anda aklıma geldi bu şarkı. İyiki de geldi Hatırladığımdan çok daha güzelmiş. Yıl 1997.



Tutarlılık

26 11 2008

“CHP olarak biz, daima iddialarımızın, sözlerimizin, değerlendirmelerimizin arkasında olduk. Tutarlılık ve süreklilik, bizim için bir temel ilkedir. Bunu daima gözettik.”
Deniz Baykal

Tutarlılık güzeldir. Eğer Baykal, “Şeriat Geliyor”cu tavrından vazgeçtiyse ve artık muhafazakar vatandaşlara “İran’a Gitmesi Gerekenler” olarak bakmıyorsa, ne mutlu ona. Bu yeni trendini, Nisan ayında da, “tutarlı” ve “sürekli” bir şekilde savunmaya devam ederse ve başörtülü kadınları; sadece parti üyeliğinde değil, üniversitelerde öğrenci ve devlet kuruluşlarında çalışan olmaları yönünde de desteklerse bugüne kadar söyledikleri ve yapıp-ettikleri affedilir.

Ama şuan ki haliyle hiç de tutarlı değil Deniz Bey. Halka da ne kadar güven veriyor, tartışılır. Ama belliki darbe şakşakçılığının sonuç getirmeyeceğini anlamış. Hazır kriz ortamı da varken, kurtarabildiği kadar belediye kazanma niyetinde belli ki. Samimiyeti tartışmak ne kadar anlamlı bilmiyorum ama Nihal Karaca’nın, Tarafsız Bölge’de söylediği gibi, bu işler biraz pazarlık yapmaya benziyor. Pazarlıkda ise samimiyetten ziyade yapılacak icraat önemlidir. Baykal’ın önünde 4 yıl var. Ak Parti de başörtüsü meselesini bu halde bırakamaz/bırakmamalı. Üniversitede başörtü serbestisi, Baykal’ın en büyük sınavı olur önümüzdeki günlerde.

Dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan olmamak için, bugün yaptığı basın toplantısında sorulan “Genel Merkezde namaz kılmaları için bir düzenleme yapacak mısınız?” sorusunu, ”Bu konuda kimse mağdur, masum olmayacaktır. Herhangi bir sıkıntı yok” diye, kıvrak bir yanıt vermiş Deniz Baykal. Genel Merkez’e bir mescid açsalar büyük eğlence çıkar. Üniversiteli Teyzeler vs. Muhafazakar CHP’liler. Kan çıkar, kan. Kavgalar şimdiden başlamış zaten.

Ben pek umutlu değilim CHP’den. 2009 yazına kalmaz, yine başlar “İran mı oluyoruz?”, “Malezya da olabiliriz”, “Suudi Arabistan da bir ihtimal” zırvaları. O değilde hacı, geçen Konya’da takılıyoduk, bir bira içecek yer bulamadık şerefsizim. Şeriat geliyor bence.



Vur Sopayı Beline#9 Bir Üfürüklük Canın Varmış

25 11 2008
Karaköy İskelesi

Karaköy İskelesi



Dalga Mı Geçiyorsun?

25 11 2008

Baykal’ın son yumurtası.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal partisinin grup toplantısında kara çarşafın artık bir siyasi simge olmadığını, simgenin türban olduğunu söyleyerek bu konuya farklı bir açılım getirdi. Anayasa Mahkemesi’ne başvurup üniversitelerdeki başörtüsü özgürlüğüne karşı çıkan ve tekrardan yasağın gelmesine neden olan CHP lideri Baykal, partiye katılan çarşaflı üyelerle ilgili tartışmalar hakkında şöyle konuştu: Partiye katılan kişilere ‘kıyafetini değiş de gel’ demek demokrasiyle bağdaşmaz.

TEHDİT ALGISINI DEĞİŞTİRDİ

‘Kara çarşafı, siyasi simge olarak az kişi kullanıyor. Kara çarşaf, Anadolu kırsal yaşamının bir parçası’ ifadesini kullanan Baykal, ‘Siyasi simge olarak, türban kullanılıyor. Tehdit; ailesinin geleneği olarak çarşaf kullanan insanın kafasının içinde değil, kravatlı insanların, pek çok aydın gözüken insanın kafasında’ diye konuştu. Yine ezber bozan bir açıklama yapan Baykal, konuşmasında şunları kaydetti:

KARA ÇARŞAFLIYA DEMOKRASİ BAŞÖRTÜLÜYE YASAKLAR

Sıra türbanlı ve çarşaflı kadına geldiğinde ‘Hanımefendi size ben rozet takamam, kıyafetinizi değiştirin öyle gelin’ deseydim o zaman ben demokrasiye inanmayan, sosyal demokrasiyi içine sindirmemiş, insani duygulardan kopmuş biri haline dönüştüğümü hissederdim. Katılımın olduğu salona ‘Laik Türkiye Cumhuriyeti’ diye yazmışlar. O insanlar, CHP’yi bilerek, kabul ederek geldikleri halde, ’sizin bu partide yeriniz yok’ dediğimde, görevimi mi yapmış olacaktım? Bu sıradan, insani, ahlaki bir olay. Tartışmayı tetikledik, iyi ki tetikledik.

CHP Açılımı
İkiye Ayrılır



Teferruat

24 11 2008

Bilindiği gibi, Mustafa Kemal Paşa, Meclis-i Mebusan’da kurulacak grubun Müdafaa-i Hukuk adını taşımasını ve İstanbul’a gelmeyecek olmasına karşın, kendisinin Meclis başkanı seçilerek Anadolu hareketinin yasallığının onaylanmasını istiyordu. Bunların gerçekleşmemesi üzerine çok öfkelendiği, sekiz yıl sonraki büyük Nutuk‘unda Rauf Bey ve arkadaşlarına, bu davranışlarından ötürü “imansız, cebin (korkak), cahill” diye hakaret etmesinden ve onların kurduğu grubun adını da, bile bile şeddeli okumasından bellidir.
Tunçay, Mete. 2005. Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması 1923–1931. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları. S.32

“Şedde” Arapçada, bir harfin iki kere okunması gerektiğini ifade etmek için harfin üstüne konulan, sağa yatmış 3′e benzeyen bir işarettir. Yani, Atatürk Nutuk‘unu verirken Felah-ı Vatan Grubu’ndan bahsederken Fellah-ı Vatan Grubu demiş.
Felah kelimesi: “Selâmet. Saadet. Kurtuluş. Hayır ve ni’metlerde refah, rahatta dâim olmak. Fevz ve zafer. Necat ve beka.” anlamlarına geliyor.
Fellah kelimesi ise:”1-
Ekinci, çiftçi, ziraatle uğraşan arab. 2-Zenci, siyah arab.” demekmiş.

Burdan benim çıkardığım, son Meclis-i Mebusan’da Misak-ı Milli’yi kabul edenler, Mustafa Kemal Paşa’nın gözünde “köle çiftçi” konumundaymış. Yani: “Söz Konusu Vatansa Gerisi Teferruat” değilmiş.



CHP Açılımı

23 11 2008

Yerel seçimler yaklaşırken, CHP’de solda birlik ve muhafazakar vatandaşlara yönelik “açılım” kısvesi altında, oy oranı arttırma girişimleri başladı. Bu “açılım”lar samimiyetten ve inandırıcılıktan yoksun olmasının yanında, iki yüzlülüğün de poltikada ne kadar olağan olduğunun göstergesi durumundalar.

“Solda birlik” teranesi, solun evrensel değerleriyle alakası olmayan CHP’nin, sosyal demokrat diye tanımlanabilinecek DSP ve SHP’yle yakınlaşmasıyla oluşturulmaya çalışıldı. Esasen CHP’nin “birlik” mantığı “Zaten %2 oy alıyorsunuz, kapatın partiyi oylarınız bize gelsin” şeklinde. DSP başkanı Zeki Sezer de bu mantığın sonucu olarak yerel seçimlerde bu “birliğin” dışında kalacaklarını belirtti. SHP’yle ise anlaşıldı. Sosyal demokratlar arasında popüler sayılabilecek SHP başkanı Murat Karayalçın Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkan adayı olarak CHP-SHP ittifakının adayı olacak. Bunun dışında SHP başka nereden aday gösterecek, kaç tane SHP’li desteklenecek gibi soruların cevaplarını bilmiyorum. Ancak Karayalçın anlaşma sağlanır sağlanmaz, “fakirlere kömür ve gıda dağıtacağız” diyerek, “açılım”ların ilkini patlatmıştı. Deniz Baykal da bu fikre sıcak bakıyormuş. Bu noktada Baykal’ın şu sözlerini hatırlamakta fayda var:

Bu hükümet kömürü dağıtır. Daha sonra gelecek hükümet öder. Şimdi onlar dağıtıyor, biz ödeyeceğiz. Size dağıtacak malzemeleri alın ve teşekkür edin. ‘Haram değil mi’ diyorlar. Hayır, haram değil. Helal, günahı varsa Allah günahını bana yazsın. Hiç günah, münah yok. Pirinci alın çorba, pilav yapın. Hiçbir mahsuru yok. Bunları alın da, ama sakın ha oy vermeyin. Almak günah değil de, oy vermek günahtır. Çünkü oy senin vicdani kanaatin, namusun, şerefin, onurun. Oy senin ırzın. Sakın satma onu. Seninle pazarlık etmeye onun hakkı yok

Gelelim “çarşaf açılımı” meselesine. Zaten İkiye Ayrılır yazısında, rezilliğin ve yüzsüzlüğün boyutuna değinmiştim. 2002′den beri tek yaptığı “laikçilik” oynamak ve iki cümlesinden biri illaki “Şeriat geliyor” olan Mr.Baykal, kalkmış çarşaflı bazı vatandaşlara rozet takmış ve partisine üye yapmış. Neden yerel seçimlere bu kadar az zaman kalmışken yapılıyor diye sorana “Daha önce gelselerdi, o zaman da yapardık” diye cevap veriyor. Allah’ım sen bana sabır ver!

Bu arada sevgili CHP’miz son “açılımı”nı geçenlerde yumurtladı. Sultanahmet Camii imamı Osman Nuri Bedir, yerel seçimlerde CHP’nin Sultanbeyli Belediyesi adayı olmuş. İstanbullular bilir, Sultanbeyli muhafazakar vatandaşların yoğunlukla yaşadığı bir ilçe. Böyle bir ilçeye İMAM aday gider tabii. Yıllarca “din istismarcısı” silahıyla rakiplerine saldıran bir partinin bu son “açılımı” gözlerimi yaşarttı. İmam beyefendiye de, CHP’ye de yerel seçimlerde başarılar diyorum.

Not: Aslında bu “açılım”ların ayak sesleri biraz eskiye dayanıyor. Şu resmi hatırlayanlar vardır :

108545



Tebrikler

22 11 2008

Barack Obama da Türk çıktı. Bugüne kadar Sümerlilerden, Hz. Muhammed’e kadar bir çok eski topluluğun ve önemli tarihi kişiliğin “Türk” olduğu iddialarını duymuştum ama bu kadar egzantiriğiyle ilk defa karşılaşıyorum.

Osmanlı’nın Mısır paşalığının, Sudan ve daha güneyde Victorya Gölü çevresi ile Kenya’nın batısı ve Uganda içlerine kadar uzanan bölgede “Türkiye” vilayetini kurduğunu öğrendiğini, o dönemde Osmanlı sultanının görevlendirdiği Türkiye valilerinden Musa Hamdi ve Ahmet paşaların mezarlarının da günümüzde halen Sudan’ın Hartum şehrinde bulunduğunu kaydetti.
Bu dönemde Afrika içlerinde kurulan Türkiye vilayetinin idari merkezinin Hartum şehri olduğunu, civarındaki yerli kabileleri yönetmek üzere de 12 teşkilat kurulduğunu belirten Yurtsever, “Osmanlı yönetimi Afrika içlerinde Türkiye vilayetini kurarken amacı; batılı Hristiyan misyonerler vasıtasıyla burada Hristiyanlığın yayılmasını önlemek, İslamiyeti yaymak, Osmanlı/Türk kültürünü, kimliğini sevdirmek, zenci esir ticaretini önlemekti. İşte bu dönemde Türkiye vilayetinin etki sahası içinde kalan Luo kabilesi şefleri İslamiyeti kabul ettiler. Bunlar içinde 1870-1975 yılları arasında yaşayan ABD Başkanı Barack Obama’nın dedesi Hüseyin Onyango da vardır. Bahsi geçen kabile reisi inanç ve kültürel olarak Türkiye vilayetine bağlı, aynı kimliği benimseyen insandır. Barack Obama’nın dedesi Hüseyin Onyango, İslam inanç ve kültürünü, ‘Türk kimliğini’ torununa tarihi miras olarak bırakmıştır

Osmanlı’nın Afrika’da bir Türkiye vilayeti kurduğunu bilmiyordum, aydınlanmış oldum. Bu arada Barack Obama’nın dedesi de “Ne Mutlu Türküm Diyene” diye düşünmüş herhalde.

Türk’ün gücünün ululuğu karşısında saygıyla eğiliyorum. Bizi bu kutlu haberle müjdeleyen, Sayın Adanalı Tarihçi Cezmi Yurtsever’e(linkde böyle tanımlamışlar kendisini) bu eşsiz bilimsel çalışması için teşekkür ediyorum. Kendisinin Tarih Bilimi’ne en büyük katkısı ise şüphesiz şu çalışmasıdır.



Zalim Mutemetler

22 11 2008

Serbest Fırka döneminden devam edelim:

Samet Ağaoğlu(Ahmet Ağaoğlu’nun oğlu, S.İ), “Serbest Fırka” kurucularının İzmir’e gelişinde halkın Serbest Cumhuriyet Fırkası’na gösterdiği büyük ilgiyi şöyle anlatıyor:

“… Halk Anadolu Gazetesi’nin matbaasına doğru yürümüş… Matbaanın iç tarafına saklanmış olan polis neferleri, halkı korkutmak için olacak, izdihamınm üzerine tabanca boşaltmaya koyulmuş ve atılan kurşunlardan biri, 14 yaşındaki bir çocuğa rastgelerek öldürülmüştür.

Bu meyanda hiçbir şeyden haberi olmayan bizler otelde idik ve alt kattaki salonda bir çokları ile görüşüyorduk.

Birden bire otele büyük bir kalabalık hücum etti. Herkes müteheyyiç ve mütehevvirdi. Kimi ağlıyor, kimi neferin ediyor, kimi tehditler savuruyor.

Kalabalığın ortasında ihtiyar bir adamcağız kucağında taşıdığı bir çocuğu birden bire Fethi Bey’in ayaklarına atarak: İşte size bir kurban, Başkalarını da veririz! Yalnız sen bizi kurtar, dedi ve ağlayarak Fethi Bey’in ellerine sarıldı. Manzara müthiş ve tüyler ürperticiydi. Kanlara bulanmış körpe mektepli bir çocuk Fethi Bey’in ayakları altında son nefesini veriyordu. Babası da Fethi Bey’in ellerine sarılarak yakıcı bir lisanla daha başka evladını da kurban vermeye hazır olduğunu söylüyordu. Yalnız bizi kurtar! Kurtar bu zalim mutemetlerin elinden, diye yalvarıyor”

 

Başkaya, Fikret. 2007. Paradigmanın İflası: Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş. Ankara: Maki Basın Yayın. S272-273