Bütün Suç Senin %47

31 12 2008

Oktay Ekşi bugünkü yazısında İstanbul Üniversitesi’ne Abdullah Gül tarafından atanan Yunus Söylet’ten(-ve onun cemaatçiliğinden)  bahsetmiş ve özetle: “Üniversiteye cemaat girdi, şeriat geliyor. Laiklik, batıcılık, muassırcılık elden gidiyor. Suçlu ise Abdullah Gül’e bu atamayı yapma fırsatı verenler.” demiş ve küçük bir cemaatin çıkarlarının bütün ülkeninkinden önde tutulduğu yönünde bir demogoji yapmaya çalışmış.

Oktay Ekşi’ye katılmamak ne mümkün? İstanbul Üniversitesi gibi laikçiliğin kalesi bir yere Kemal Alemdaroğlu gibi zorbalar yakışırdı. Laikçiydi bir kere. Türban/başörtüsü avcısıydı. İrticacı hocaların kökünü kazıyıcıydı. Yanında Allah diyenin elinden çekeceği vardı. Kemal Alemdaroğlu bütün ülkeyi temsil ediyordu. Ah o %47 nereden getirdi Ak Parti’yi başımıza. Şimdi cemaatlerin çıkarları ülkenin çıkarların önüne geçti.

Gerçi -özellikle Edebiyat Fakültesi’nde- yaptığı kütüphane kapatmalar, kitap atma olayları yaşanmıştı ama o kütüphanelerde zaten Kemalist olmayan hiçbir yayına yer olamazdı. Çünkü Kemalizmin korunması/kollanması küçük bir cemaati değil de tüm ülkeyi ilgilendiriyordu. Ah nasıl da Kemalizm’in ulu çıkarları için savaşmıştı Kemalcik.

Şimdi elin eşitürbanlısı¹ kalkmış İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ’ne rektör oluyor. Ama hey Kemalistler suç siz de değil, %47′de. Bakın nasıl küçücük bir cemaatin çıkarlarını ülkeninkilerin önüne geçirdiniz. Şeriatçılar sizi. Oktay emmim haklı. Yerden göğe kadar haklı. Çünkü neyin hak, neyin haksız olduğunu o belirliyor. O yüzden çok rahat. Keyfi gıcır. O bir şey yapmadı ki ne yaptıysa muassır medeniyet hedefinden uzaklaşanlar yaptı.

Gerçi Oktay Emmi açıkça söyleyememiş ama biraz da son günlerini yaşadığımız 2008′i darbe yılı yapmayanlara kızmış. Bakın ne demiş: “O nedenle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü bu tayin yüzünden eleştirecek değiliz. Onun zaten beklediği ve istediği de kendisine Yunus Söylet’i tayin etme fırsatının verilmesiydi. O da verildi.” Yani diyor ki: “%47′den de geçtim artık, Anayasa Mahkemesi Üyeleri, siz niye kapatmadınız şu şeriatçıların partisini? Şanlı Türk ordusu, e-muhtırayla kalmasaydında binseydin şunların kafalarına. Bakın sizin yüzünüzden Yunus Söylet’i atadı Abdullah Gül.”

Ah yine her zaman ki gibi çok haklı Sayın Ekşi. Paşalarımız bir darbe yapsalardı ellerine mi yapışırdı sanki? Bu kara günleri yaşamazdık. Demokrasi falan da gerekmez. Biz Ulu Önder’in mücahitleri kendi içimizde bir demokrasi yaşardık. Ekonomiyi de salla gitsin. Zaten patronu çuvalla para veriyor ona. Maksat küçücük, minicik bir cemaatin çıkarlarını ülkenin sahibi olan Kemalistlerin çıkarlarının önüne geçirmemek.

Artık Kemal Alemdaroğlu’lu güzel(!) günlerin hatırasıyla avunmaktan başka çare kalmadı.

¹eşitürbanlı: Yeni-konuşta bir sözcük. Zevceleri başörtüsü takan şeriatçı, gerici, yobaz  insanları ifade eder.



"İzmir'i Niçin Yakmıştık?"

28 12 2008

Engin Ardıç iki gün önceki yazısında Falih Rıfkı’nın Çankaya’sından bahsetmiş ve “Çankaya” yı okuyun. Ama, sansürlü yeni baskılarını değil, “İzmir’i niçin yakmıştık?” sorusunu sorduğu, makaslanmamış eski baskılarını!” demişti. Bende kütüphanemin en müstesna(!) eseri olan Çankaya’yı açtım o bölümü buldum, aşağıda aktardım. Hayırlı olsun:

“Bildiklerimin doğrusunu yazmaya karar verdiğim için o zamanki notlarımdan bir sayfayı buraya aktarmak istiyorum: “Yağmacılar da ateşin büyümesine yardım ettiler. En çok esef ettiğim şeylerden biri, bir fotoğrafçı dükkanını yağmaya giden subay, bütün taarruz harpleri boyunca çekmiş olduğu filmleri otelde bıraktığı için, bu tarihi vesikaların yanıp gitmesi olmuştur. İzmir’i niçin yakıyorduk? Kordon konakları, oteller ve gazinolar kalırsa azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk? Birinci Dünya Harbi’ne Ermeniler tehcir olunduğu vakit, Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir ne kadar mahalle ve semtleri varsa, gene bu korku ile yakmıştık. Bu kuru kuruya tahripçilik hissinden gelme bir şey değildir. Bunda bir aşağılık duygusunun da etkisi var. Bir Avrupa parçasına benzeyen her köşe, sanki Hıristiyan veya yabancı olmak, mutlak bizim olmamak kaderinde idi. Bir harp daha olsa da yenilmiş olsak, İzmir’i arsalar halinde bırakmış olmak, şehrin Türklüğünü korumaya kafi gelecek miydi? Koyu bir mutaassıp, öfkelendirici bir demagog olarak tanımış olduğum Nureddin Paşa olmasaydı, bu facianın sonuna kadar devam etmeyeceğini sanıyorum. Nureddin Paşa, ta Afyon’dan beri Yunanlıların yakıp kül ettiği Türk kasabalarının enkazını ve ağlayıp çırpınan halkını görerek gelen subayların ve neferlerin affetmez hınç ve intikam hislerinden de şüphesiz kuvvet almakta idi”"

Atay, Falih Rıfkı. [1961] 2004. Çankaya: Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar. İstanbul: Pozitif Yayınları. s.375-76

V.b.e

Bu arada Ayşe Hür’de vakti zamanında bu meseleye değinmişti. Onu da ekleyeyim tam olsun:

http://www.taraf.com.tr/makale/1911.htm



Türkiye'nin İktidarı: Ulusalcı Koalisyon

27 12 2008

Garip bir memlekette yaşıyoruz. Sürekli bir seçme ve seçilme halindeyiz. Partiler kuruluyor, partiler kapatılıyor; adaylar açıklanıyor, seçmen listeleri asılıyor. Ama iktidar değişmiyor: CHP, TSK, Yüksek Yargı. Dalga geçer gibi, alay eder gibi, suratımıza, oy pusulalarımıza tükürür gibi. Acayip bir memlekette yaşıyoruz.

Sandıkta seçilen iktidar partilerinin birincil görevi: Türk Silahlı Kuvvetleri’yle ters düşmemek. Renkli apoletli paşalarımızı kızdırmamak. Şanlı Türk Ordusunun önünde saygıyla eğilmek. Asla eli silah tutan, Atatürk İlke ve İnkılapları’nın ebedi savunucusu olan insanlara ters düşmemek. Her tehditte geri vitese atmak, her tehditte bir adım geri gitmek. Bunları yapmayan bir başbakan, bir sabah kalktığında kendisini Yassıada’da yargılanır bulabilir.

Sandıkta seçilen iktidar partilerinin ikincil görevi: Şanlı Yargı mensuplarının önünde el pençe divan durmak. Askerlerin hazırladığı anayasaların, militarist koruyucularına saygıda kusur etmemek. Haftada bir anlamı değişen laikliğin muhafızları, Abdurrahmanların, Paksütlerin karşısına dikilememek. Dikilmesi gereken zamanlarda birincil görevini hatırlamak. Bunları yapmayan bir başbakan, bir sabah kalktığında partisini kapanmış halde bulabilir.

Sandıkta seçilen iktidar partilerinin üçüncül görevi: Yüce Atatürk’ün sevgili partisi  CHP’yi, fırsatı olsa dahi(ki çoğunlukla vardır) bertaraf etmemek. Yerin dibine sokmamak. Yalanlarını yüzüne vurmamak. Eleştirirken CHP’nin temeli Atatürkçülüğe asla temas etmemek. Atatürkçülük denen zımbırtının zinhar işe yaramaz bir şey olduğundan bahsetmemek. Olur da ağzından bir şey kaçırırsan, “yanlış anlaşıldım” diye kıvırmak. CHP’yi yüzeysel eleştirmek. Kötü belediyeci demek. Bunlar yapamaz demek. Bunlar beceremez demek. Bu sayılanları yapmayan bir başbakan, bir sabah kalktığında kendisini “Atatürk ve Cumhuriyet” düşmanı ilan edilmiş halde bulabilir.

Bu üç asli görevini yerine getirmek için ip cambazına dönen iktidar partileri kalan vakitlerinde de vatandaşın ihtiyaçlarıyla ilgileniyorlar. Vatandaş bekleyebilir. Vatandaş sürünmeye alışıktır. Vatandaşın sırası değil. Önce Ulusalcı Koalisyon tatmin edilmeli. Vatandaşı bu üç asli görevin önüne almak demek Ulusalcı Koalisyon’un yaptırımlarını böğründe hissetmek demektir. Bu yaptırımları darbe, parti kapatma, hapis diye sıralayabiliriz.

Garip bir memlekette yaşıyoruz. Ordumuz kendisini ülkenin sahibi sayıyor, yüksek yargı bir siyasi parti gibi çalışıyor, dolayısıyla adil olanı değil işine geleni kararlarına yansıtıyor. CHP de ebedi misyonu olan bu ikisini gaza getirme işleriyle  uğraşıyor. Vatandaş bunlar için sadece bir ayrıntı. Vatandaş bunlar için sadece bir dipnot. Vatandaş bunlar için sadece bir gazete küpürü. Acayip bir memlekette yaşıyoruz.



Bir İttihatçı Mirası:TekTipleştirme

26 12 2008

Tek tipleştirme/homojenleştirme özetle toplumun farklı kesimlerini tek kimlik altında toplamaktır. Bu entegrasyon sürecine katılmayı reddeden topluluklar önce çeşitli endoktrinasyon yöntemleriyle “ıslah” edilmeye çalışılır. Bu da kar etmezse baskı, dışlama ve tasfiye yollarına başvurulur.

1908’den itibaren politikaya büyük ölçüde yön veren İttihat ve Terakki 1913 de yönetimi tamamıyla ele geçirmesiyle katı milliyetçi politikalarını uygulama fırsatını buldu. Zaten cemiyetin en koyu renklerinden biri olan milliyetçilik, Birinci Balkan Savaşı’ndan sonra iyice radikalleşti. Bu radikalleşme, etkisini ilk önce gayrimüslimler üzerinde etkisini gösterdi ve gayrimüslimler üzerine kurulan baskı ve tehcir yöntemleriyle tezahür etti. Cemiyetin politik mantığı öncelikle iktisadi alanda Müslümanları/Türkleri hâkim kılmak  sonra da ülke içindeki gayrimüslimleri sindirmek, asimile etmek ve yok etmek şeklinde idi. Bu politik mantığın ilk uygulama alanları Doğu Trakya’daki ve Ege kıyılarındaki Rum’lar, sonrada ülke çapındaki Ermeniler oldu.

Cumhuriyet Türkiye’sine gelindiği zaman Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında uygulanan politikalar yüzünden sayıları büyük oranda azalan gayrimüslimler “mübadele” ve “baskı” uygulamalarıyla tükenmeye yüz tuttular. Varlık Vergisi ve 6–7 Eylül Olayları bu uygulamalara örnek teşkil eder. Ancak Cumhuriyet yöneticilerinin İttihatçı zihniyetten devraldıkları miras, onları daha çok Kürt ve Alevi cenahların üzerine yoğunlaştırdı.

Aslında sadece Aleviler değil, tüm farklı İslam anlayışları tek tip (Cumhuriyet yorumuyla oluşturulan)Sünni modeli altında birleştirilmeye çalışıldı.

Kürtler ise “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyasıyla simgeleşen baskı ve şiddet yöntemleriyle “Türkleştirilmeye”  çalışıldılar. Türk-Kürt zımni sözleşmesinin üzerine kurulduğu “din” temeli, erken dönem Cumhuriyet yöneticileri tarafından yok edilince, savaş öncesi Kürt bölge yöneticilerine verilen, Kürt bölgelerinin savaştan önceki yarı özerk konumunu koruyacağı yönündeki sözler tutulmayınca ve -belki de en önemli sebep olarak- Cumhuriyet yöneticilerinin ve bürokratlarının artık sadece “Türk” demeye başlamasıyla Kürtlerde oluşan dışlanmışlık duygusu ve “Ermenilerin başına geleni biz de yaşayacağız” korkusu nedenleriyle  Şeyh Sait isyanı patlak verdi. Bundan sonra karşılıklı radikalleşme süreci başladı ve karşılıklı radikalleşme çok acı bir kısır döngü yarattı. Şeyh Sait isyanından önceki politikalar Kürt Milliyetçilerini radikalleştirdiler ve bunun sonucunda isyan doğdu. Şeyh Sait isyanı Türk Milliyetçilerini radikalleştirdi ve Türkleştirme politikalarında daha da katılaştılar. Türk Milliyetçilerinin radikalleşmesi, Kürt Milliyetçilerinin daha da radikalleşmesine neden oldu ve 30, 37 isyanları patlak verdi. Daha da radikalleşmiş Kürt Milliyetçilerinin çıkardığı isyanlar, Türk milliyetçilerini daha daha radikalleştirdi. Ve bu paradoks bu şekilde sürerek günümüze kadar geldi. (Diyarbakır Askeri Cezaevi ve PKK bu döngünün uğradığı diğer duraklar olarak örneklendirilebilir.)

Aslında Kürt Sorunu’ndaki paradoksal oluşum, bu tek tipleştirme politikalarının defosunu iyiden iyiye ortaya çıkardı. Homojen bir toplumu daha rahat yönlendirebileceklerini ve daha az sorun yaşayacaklarını sanan yöneticiler, homojenleştirme politikalarını uyguladıkları her durumda devletin gücüne, refahına ve kültürel çeşitliliğine zarar vermekten başka bir şey yapmamışlardır. Bunun yanı sıra arkalarında; yerinden-yurdundan, malından-mülkünden, haklarından ve hayatlarından olan milyonların dramı kalmıştır.



Takrir-i Sükûn

24 12 2008

Takrir-i Sükûn Kanunu’nun çıkarılması ve İstiklal Mahkemelerinin kurulması çağdaş Türkiye tarihinde, gerçek bir dönüm noktası oluşturur. Aşırı bir baskı döneminin habercisi olan, tarihsel önemi büyük bu kararın, iki yıl boyunca uygulanması, tüm siyasal muhalefetin ve basının susturulmasını, Kürt etnik ve dinsel kimliklerinin sert bir biçimde ezilmesini ve 1926′da Ankara ve İzmir’de yapılan yargılamalarla Kemalist çevre dışındaki tüm potansiyel iktidar rakiplerinin yok edilmesini gerektirdi. Bu iki yıllık dönem sona erdiğinde, Kemalistler artık kendilerini yasanın yürürlükten kalkmasına izin verecej kadar güvenlikte hissediyorlardı. Ancak, bu yasanın yarattığı siyasal sistem, iklim ve kültür, onu izleyen yirmi yıl boyunca temelde aynı kalacaktı.

Zürcher, Erik Jan. [1991]2007. Cumhuriyetin İlk Yıllarında Siyasal Muhalefet: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 1924-1925. İstanbul: İletişim Yayınları. s.123-124

Zürcher Hoca’ya eklemek lazım; aradan 80 yıl geçmesine rağmen hala bu yasanın yarattığı siyasal sistem, iklim ve kültür‘ün etkisi bazı çevrelerde etkinliğini sürdürmektedir.

Vurguyu ben ekledim.



İyi ki Varsın Be!#2

24 12 2008
Gökhan Özgün

Gökhan Özgün

Gökhan Özgün’ün 07.06.2008 tarihli süper yazısı -ki benim bugüne kadar herhangi bir gazetede okuduğum en güzel yazıdır bu-:

 

‘Mübalağalı yazı’

Deneye yanıla, sonunda Türkiye darbesini buldu. Türkiye demokrasisini aradığı yerde, darbesini buluverdi. Yargı denen darbeli matkap sonunda Anayasa’yı ta dibinden deldi.

Türkiye tartışılmaz darbeler döneminden, tartışılabilir darbeler dönemine geçti. Dikkat. Dikkat. Serbestçe tartışılabilir darbeler dönemi başlamıştır.

Darbe modernleşti. Buyurun, darbeyi tartışın. Gece gündüz tartışın. Şakalaşarak tartışın. Tatlı imalarla atışın. Ama n’olur, meseleye sükûnet ve itidalle yaklaşın. Demokrasi bunun için var. Gerçekten darbe oldu mu, olmadı mı? Bunu tartışmak, bunu araştırmak için var demokrasi.

Bu tatlı atışmalar bu modern darbenin anons müziğidir. Bu tartışmalar çok sesli Hasan Mutlucan’dır. Tek sesli darbeden ‘çok sesli’ darbeye geçtik. Medeniyet, sen nelere kadirsin.

Uyutularak tecavüze uğramış bir kadına döndük. Eskiden üstümüzü başımızı yırtıp kanlar içinde ırzımıza geçerlerdi. Çığlığımız dünyanın ta öbür ucundan duyulurdu. Şimdi tecavüzü ‘demokratça’ tartışıyoruz.

Ne oldu bize geçen akşam? Bilmem, sence ne oldu?.. Valla bence…

Canım, bi tanem, yalnız ve güzel Türkiyem, beni sakın yanlış anlama ama, bence geçen akşam sana fena halde darbe oldu.

Önce 27 Nisan oldu. Tam olamadı, çünkü cuntacılık artık magandalık. Bu devirde yakışmaz bize. O zaman gelsin, yargı darbesi. Bak bu darbe şık duruyor. İmajımıza uyuyor. İmaj her şeydir. Susuzluk hiçbir şey. Devam edin. Doğru yoldasınız. Hah bak, şimdi oldu. Ne güzel, ne medeni, bir yandan darbe olabiliyor, bir yandan da darbe tartışılabiliyor. Yoğurt gibi tarihe geçecek bir Türk buluşu. Namı diğer, ‘yeni Türk demokrasisi’.

27 Nisan’ın küflenmiş mayası tutmazdı. Bu taptaze bir maya. Bakın bu tutuyor. Darbe gittikçe meşrulaşıyor. Darbeye gittikçe alışılıyor. Darbe üzerine tatlı tatlı tartışıp darbeye alışmayan, herkesi darbeye alıştırmayanlar marjinalleşiyor.

Her darbe bir öncekinden daha vahim, daha hakiki oluyor. Darbeler hakikileştikçe, acı çığlıklar, ne idüğü belirsiz inlemelere dönüşüyor. Yalnız ve güzel Türkiyem tatlı uykusunda yoksa bilinçaltına mı teslim oluyor?

Vahim, çok vahim. Çünkü Anayasa Mahkemesi aslında Meclisi feshediyor. Anayasa’yı değiştirme ve kanun yapma yetkisini, kendine, yani ‘Yüce 11’ler Meclisi’ne bağlıyor.

Ben AKP olsam her şeyden, her yerden istifa ederdim. Tecavüz mahallini terk ederdim. Hükümet adı verilen “free lance” devlet memurluğundan, hatta milletvekilliğinden istifa ederdim.

Dün, vurulacak bir boynunuz vardı. Ama boynunuzu o kadar incelttiniz ki, artık vurulacak bir boynunuz bile kalmadı. Bu yüzden dertlenme AKP, artık olmayan boynunu vurmayacaklar. Vursalar, gürültü çıkar. Gürültü çıkarmak, tecavüzü teşhir etmek istemeyeceklerdir. Çünkü onlar da sizin gibi siyasetçi. Üstelik onlar iktidar. Siz muhalefet bile değilsiniz. Muhalefet olabilseniz, toptan istifa eder, gürültüyü siz çıkarırsınız.

Beni mübalağalı bulabilirsiniz. Ama hepiniz çok iyi biliyorsunuz ki, dünyanın en mübalağalı memleketinde yaşıyorsunuz. Bu memlekette olan biteni mübalağasız anlamamızı, anlatmamızı isteyenler, bizden bu mübalağanın bir parçası olmamızı bekleyenlerdir. Kim olurlarsa olsunlar, en çok onlardan sakının.

“11 Dev Adam”ın resmini her yere asın. Muhtarlıklara, kıraathanelere, otobüs terminallerine asın. Evren paşa hazretlerinden hangi duvar boşalmışsa, oraya asın. Altına, sen çok yaşa ‘Yüce 11’ler Meclisi’ yazın. Biz, hiç olmazsa tecavüzcülerimizi tanırdık, bırakın çocuklarımız da tanısın.

Artık bir cuntaya göre daha yumuşak, ve fakat donuk, katılaşmış bir Türkiye’de yaşamaya başlıyoruz. Yoğurt kıvamında bir Türkiye demek yerinde olur. Bundan böyle, tartıştığınızı zannedeceksiniz. Hayaldir. Hareket ettiğinizi zannedeceksiniz. Hayaldir. Zamanın geçtiğini zannedeceksiniz. Hayaldir. Hayal ettiğinizi zannettiğinizde ise, rüyadır.

Yepyeni bir ‘matrix’ bu. Bu ‘matrix’in dışına çıkmaya çalışanlara ‘hain’ muamelesi yapılacak. Sakın şaşırmayın. Bir de hâşâ bu taştan cumhuriyetin altına bir daha elinizi sokmayın.

Bugün laikliği yorumlayanlar, yarın, demokrasiyi ve sosyal-devleti de yorumlayabilirler. Anayasanın 2. maddesinde yalnızca laiklik yok. Demokrasi var… Sosyal devlet var… Atatürk milliyetçiliği bile var. ‘Yoğurtlanacak’ daha neler neler var.

Bir gün bu ülke bir MHP genel başkanından demokrasi dersi alacak duruma düşecek deselerdi, mübalağa etmeyin derdim. Mübalağa etmiyorum. Valla derdim.

Neyse ben sizi bölmeyeyim, siz tartışmaya devam edin.



Odun

24 12 2008

Canan Arıtman’ın kökenleri tartışılıyor şu sıralar. Ben Kütük demiştim. Penguen dergisi “Odun” tespitinde bulunmuş. Gerçeğe bir adım daha yaklaştık. Çalışmalarımız sürüyor.

900320081224035137763



Yiğit Bulut

24 12 2008

Yiğit Bulut’un bugün yayınlanan yazısı(koyu yazılanlar):

“Sevgili dostlar, bildiğiniz gibi CHP’li bir bayan milletvekilinden, Cumhurbaşkanı’nın “özür kampanyasına destek vermesine” ağır bir eleştiri hatta tam tabiri ile “belaltı” bir vuruş geldi.

Çok rahatsız edici hatta “özür kampanyası” kadar “bölücü” bir çıkış…”

Özür Kampanyası neyi bölüyormuş acaba? Her devlet ezberine karşı duran harekete “bölücü”, “bozguncu”, “hain” gibi yaftaları yapıştırmayı ne kadar çok seviyorsunuz. Ya da elinizden başka bir şey gelmiyor.

“Bunu yazıyorum diye sakın “özürcüleri” hoşgördüğümü veya Gül’ün doğru yaptığını düşündüğümü sanmayın. Bu kampanya, Gül’ün “Erivan’a kadar” giderek başlattığı dinamiğe en büyük darbeyi vurdu. “

Eminim özürcüler Yiğit Bulut kendilerini “hoşgörmedi” diye depresyona girmişlerdir şimdi. Şimdi, Baskın Hoca: “YİĞİT HOŞGÖR LÜTFEN HOŞGÖR ARTIK BİZİ” diyerek kendini yerlere atıyordur, Ali Bayramoğlu da akli dengesini kaybedip, Ajda Pekkan’ın “Hoşgör sen affet gitsin aldırma” şarkısını söyleyerek geziyodur sokaklarda. Naaptın sen Yiğit?

“Peki “bayan vekilin çıkışı” neden bu kadar “bölücü” ve “yıkıcı”?”

Çünkü bayan vekil diye bahsettiğin kişi, Mehmet Barlas’ın bugünkü yazısında dokundurduğu gibi, Nasyonal Sosyalist. Çok zor bir soru değil.

“Sevgili dostlar, ben “Türkoğlu Türküm”…”

Aferin büyük başarı.

“Peki, ben bu gerçeği nasıl bu kadar kesin olarak biliyorum, bin yıllık soy kütüğüm mü elimde? “

Çok da fifi.

“Türk olduğum gerçeğini bildiğim referans noktam ne ırkım, ne kanım, ne de doğduğum bölge… Bu gerçeği bildiğim referans noktam Ulu Önder Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken özüne kattığı maya olan “Ne mutlu Türküm diyene” sözü… Aynı zamanda CHP’nin de “hamurunda” olması gereken ilke…”

Gerçekten de çok matah bir mayaymış bu “Ne Mutlu Türküm Diyene” teranesi. Yıllardır bu ülkede “Kürt Sorunu” diye bir şey varsa o mayadan ötürüdür. Mübadeleler, 6/7 Eylül, en son Hrant Dink falan bu Türk olma takıntısı yüzündendir. Ne kadar güzel yoğrulmuş “hamur”umuz. Büyün sorunlarımızın çözümleri bundaymış.

“Dikkat ederseniz “Ne mutlu Türk olana, Türk kanıyla doğana” denmemiş! “

Çok büyük fark varmış be arada. Vay anasını. Yıllardır insanlar bu derin farkı nasıl görememiş?

“Ne mutlu Türküm diyene denmiş ve asırlar boyu “sürecek” bir yolun çimentosu atılmış! Anlayana çok ama çok “büyük bir tez”!”

Bu “Büyük Tez”in sonuçlarını yukarıda yazdık. Öyle asırlar boyu sürecek bir şey de değil ayrıca. Bir eğitim reformuna bakar o iş. Gençlerin beyinlerinin yıkanması durdurulsun gör bak ne olacak bu ülkede.

“Sonuç 1: Bu ülkede yaşayan hiçkimsenin diğerinden daha fazla Türk olmaya hakkı ve yetkisi yok… Ermeni, Kürt, Çerkez, Boşnak, Musevi, Hıristiyan, Rum, Türk… Kökü ne olursa olsun, “Türküm” diyen her vatandaşımız “ulusal bilince de Türkiye’ye de” diğerleri kadar sahip çıkma hakkına her zaman sahiptir…”

Ermeni, Kürt, Rum niye Türküm desin? Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşıyım der en fazla. Ama Yiğit Bey’in mantığı da belli: “Türk olmayı kabul etmek onu eski ve iğrenç ve hain ve bölücü etnik kökeninden kurtaracak”. Ayrıca laf arasında “Türk’üm demeyenler babayı alır” demeye getirilmiş. Senin gibiler yüzünden “babayı” tüm ülke alıyor yıllardır.

“Sonuç 2: Ayrıca Türk olmayı “Türkiyeli olmak” ile değiştirmek isteyenlere de bir çift sözüm var “Türkiyeli olmak” gibi, “İkinci Cumhuriyet” gibi sanal kavramlara ihtiyacımız yok… Aradığımız her şey Türk devrimini yaratan doktrinin içinde, yüzyıllar sonrasını kapsayacak şekilde var. Bakmasını bilenler, ihtiyaçları olanları orada bulacaklar… “

Türk devrimleri denilen şey kerameti kendinden menkul şekilsel değişikliklerdir. Yapıldığı zamanın sorunlarını çözememiştir bize ne fayfası olacak? Aptallıkla cahillik arasında gidip gelinmiş. Önce tarih öğren sonra konuş.

“Son söz: Bu ülkede kimsenin kimseden fazla Türk olmaya hakkı yoktur… Burası “Türkiye Cumhuriyeti”dir ve burada yaşayıp “Ne mutlu Türküm diyene diyebilen” herkes TÜRK’TÜR… Türk olmanın kriterini anlamayıp “kafatası arayanlar da Türkiyeli gibi abuk sabuk yollara” sapanlar da bu ülkeyi kuran ana tezi ıskalayanlardır… Ve işin acısı “ıskacıların” Atatürk’ün partisi CHP’den çıkmasıdır! Umarım bir an önce “Ne mutlu Türküm diyene” sözünün içindeki büyük tezi anlayabiliriz… Ve toplum olarak sindirebiliriz…”

Ne CHP’den ne de “Devrim”lerden kimseye hayır gelmez. Bir çözüm aranıyorsa demokratikleşme çabalarında bulunur, “Ne Mutlu Türküm Diyene!” gibi buram buram milliyetçilik kokan “motto”da değil.



Hayırdır İnşallah

24 12 2008

Rüyamda Namık Kemal Zeybek’le lokal/kahvehane türü bir yerde muhabbet ediyorduk. O “okey” oynuyordu ben de yancıydım. Zeybek oyunda yeniliyor olsa gerek bayağı agresifti. Mevzu “özür” tartışmalarına geldi. Namık önce beni çok şaşırtarak: “Özür kısmını bilmem ama bir felaket olmuştur” dedi ve akabinde Hasan Celal Güzel’e sövmeye başladı. “Yıllarca Özal sayesinde adamdan sayıldı, Özal öldü hala rahmetlinin üzerinden ekmek yiyor.” diyip bir kaç küfür savurdu. Ben şaşkın şaşkın Namık Kemal Zeybek’e bakarken o da okey atmak suretiyle biterek çakal çakal gülmeye başladı. Tam o sırada telefonun alarmı çaldı ve uyandım. Hala rüyanın etkisindeyim, elim ayağım titriyor.



Tuncay Güney

22 12 2008

Tuncay Güney TV Net röportajı
Tuncay Güney 32. Gün(Bir)(Sekiz parça, ilk parçanın linkini koyuyorum kalanları sağ taraftan bulabilirsiniz.)
Tuncay Güney 32.Gün(İki)(30 Ekim 2008 Tarihli program, 14 parça, ilk parçanın linki)

tuncayguney

Tuncay Güney anlaşılması çok zor, ama bir o kadar eğlenceli bir insan. Nedir, necidir muğlak bir konu. Ama mevzu Ergenekon olunca “birşeyler” bildiği kesin ve bildiklerini paylaşmak konusunda da bayağı cimri ve kafa karıştırıcı. Ancak konuştuklarını dinleyen dikkatli izleyici laf arasında çok ilginç bilgiler edinebiliyor.