Tarih-Lenk Acımasızdır!

31 01 2009

Hakan Erdem’in Tarih-Lenk‘ini az önce bitirdim. Kitabı okuyup da beğenmeyen bir Soner Yalçın vardır heralde. 111. sayfayı aynen alıntılıyorum ki ibreti alem olsun:

“Kambersiz düğün olmayacağı gibi masonsuz da reform, yenilik, örgüt olmuyor anlaşılan:

Fazla ayrıntıya girmeden bir ilişkiyi daha yazıp “ilk masonlar” bölümünü kapatayım:
Osmanlı’ya ilk matbaayı kimin getirdiğini biliyoruz: mason İbrahim Müteferrika. Peki hangi sadrazam döneminde getirdiğini biliyor musunuz: İlk mason Yirmisekiz Çelebizade Mehmet Said Paşa’nın sadrazamlığında! “Aristotales mantığı”: O halde ilk matbaayı Osmanlı’ya getirenler bu işi Galata’daki mason locasında görüşüp karara bağlamışlardı.(Soner Yalnıç, Efendi. s.83)

Bakın, “resmi tarih”in dışınca çıkınca bizden saklanan ne gerçekler öğreniyoruz. Biz matbaanın Nevşehirli Damad İbrahim Paşa(1718-1730) zamanında Osmanlı’ya geldiğini biliyoruz. İbrahim Müteferrika, matbaanın faydaları üzerine ünlü risalesi Vesiletü’t-tıba’a‘yı Nevşehirli’ye sunmuş. Matbaanın geliş tarihini hemen her okul çocuğu nasıl bilirse Yalçın da biliyor: 1727. Peki o zaman nasıl olup da “Yirmisekiz Çelebizade Mehmed Said Paşa’nın sadrazamlığında” getirildiğini söylüyor? Mason muydular? Bilmem. Bu önemli karar “Galata’daki mason locasında” mı alındı? En ufak bir fikrim bile yok. Alındıysa muhakkak locanın kayıtlarına geçmiş araştırıcısını bekliyordur! Ama Mehmed Said Paşa’nın sadrazamlık dönemini biliyoruz. Tabii ki, 1755-1756 arasında.

Mehmed Said’in daha ağayken İbrahim Müteferrika’nın en büyük destekçisi olması başka şey, matbaanın onun sadrazamlığında geldiğini iddia etmek başka şey. Efendi adlı şaheserin genel kurgusunun benim şu dikkat çektiğim ıvır zıvır tarihi olgularla çelişkiye düşmemesi için şu şekilde düzeltilmesini öneriyorum: “Peki hangi sadrazaman döneminde getirildiğini biliyor musunuz: ilk mason Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın sadrazamlığında!” Böylece hem matbaa gibi önemli bir yeniliğin masonların sadrazam düzeyinde desteği olmadan getirilemeyeceği vurgulanmış olur, hem de benim gibi zıpçıktılık yapanların sesi kesilir. İbrahim Paşa’nın masonluğu hakkında belge olup olmadığı hususunuysa boşverin. İlahi, sanki Mehmed Said’in masonluğunun belgesi var! Neyse geçelim.”



En Birinci Cumhuriyet

29 01 2009

“Hürriyete istinad etmeyen bir cumhuriyet, iğfalkardır”
Hüseyin Avni (Ulaş)

Bir zamanlar münakaşa ettiğim (ulusalcı)tanıdıklarımdan biri beni “İkinci Cumhuriyetçi” olmakla suçlamıştı. İkinci Cumhuriyet denilen şey malumunuz bir Mehmet Altan icadı. Türkiye’de demokrasi ve özgürlükler temelinde bir cumhuriyet inşasını ifade ediyor. Hatırlarsınız bir ara İkinci Cumhuriyet Milli Takımı namlı yazılar, resimler vs. dolaşıyordu ortalıkta, bahsettiğim suçlamayla o dönem karşılaşmıştım. O gün muhattabıma anlatamadıklarımı (-ya da daha büyük ihtimalle onun anlamak istemediği şeyleri) bugün burada yeniden dillendireyim istedim.

Yaşadığımız yerin adı Cumhuriyet. Adı Cumhuriyet. Kendisi bambaşka bir şey. Demokrasinin, özgürlüğün rejimi olması gereken cumhuriyetlerden çok daha başka bir şey.

Şanlı Cumhuriyetimiz 29 Ekim 1923 yılında ilan edildi. Ulu önder Atatürk bir gecede kararını verdi ve hazır muhalifler meclis de yokken Cumhuriyeti ilan ediverdi. Kimseye sormadı. Meclis de tartışılmadı. Oya sunuldu. Toplam mebus sayısı 287 idi. 158′i oylamaya katıldı. Kalan 129 kişiye ne oldu? Önemli değil.

Yaşasın Cumhuriyet!

Sonra ne oldu? Atam herkesleri tasfiye etti. Cumhuriyet rejiminde sadece onun söz söyleme hakkı vardı. O en iyisini bilir, en doğrusunu yapardı. Seçime, demokrasiye, basın özgürlüğüne, adalete ve en çok da muhalefete ihtiyacı yoktu. 15 yıl tek başına yönetti koca ülkeyi. Tek hareketini sorgulayanlar aynı anda gerici, irticacı, bozguncu, komünist, şeriatçı ve gaflet, dalalet, hıyanet içinde olan kişi ilan edildi. Devletten tek beklentileri ekmek parası olan insanların cebindeki kırıntıları bile alındı, karşılığında kafasına zorla şapka geçirildi.

Yaşasın Cumhuriyet!

Bir de sevgili Milli Şef’imiz var. Ebedi Şef’in izinden devam etti. Dış baskı sonucu demokrasiye geçmek zorunda kaldı. 1946 seçimlerini sopanın dayanılmaz kuvvetiyle kazandı. Buna rağmen ülkeye demokrasiyi kendi isteğiyle getirmiş gibi aksettirilip övülmeye çalışıldı. 1950 seçiminde vatandaşın sillesini yedi.

Sonra ne mi oldu? 27 Mayıs 1960 oldu!

Yaşasın Cumhuriyet!

Velhasıl olaylar gelişti. Yalnız ve güzel cumhuriyetimiz 2 diktatör, 4 darbe, muhtıralar, yargı darbeleri, kapatılan partiler, kapatılan gazeteler, işkenceler, sürgünler, faili meçhul cinayetler, idam sehpaları gördü. Bireyler resmi-ideoloji kalıplarıyla şekillendirildi, özgür zihinler düşman ilan edildi. Birileri çıkıp parmak sallaya sallaya basını tehdit etti. Bu birilerinin köpekleri de işlerini karıştıranlara komünist, sorosçu, sabetayist, CIA, KGB, MOSSAD, hain, şeriatçı, irticacı, liboş, vatan haini, Atatürk düşmanı dedi.

301 oldu, Hrant oldu!

İkinci Cumhuriyet falan hikaye. Cumhuriyet’in birincisini göremedik daha. Bu uğraşlar, bu çağrılar, bu laf anlatma çabaları da Cumhuriyet özleminden kaynaklanıyor. İçinde bulunduğumuz sözde Cumhuriyet rejiminden sıyrılmak ve gerçekten özgür, gerçekten hak sahibi, gerçekten birey olabilmek için, nihayetinde gerçek bir Cumhuriyet için uğraşıldı, uğraşılıyor, uğraşılacak…



Adelet, Yargı, Unutkanlık

28 01 2009

Yargıya saygı… Son bir kaç yıldır kulağımıza en çok çalınan slogan. 367 faciasıyla başlayan(-kapatma davası ve başörtüsü serbestisini sağlayacak anayasa değişiklerinin iptaliyle süren) bir trend. Oktay Ekşi, Sabih Kanadoğlu ve türevleri bu dönemde gayet keyifli bir şekilde savurup durdular bu sloganı: Yargıya güvenin, yargıya saygı duyun! Ama Ergenekon soruşturması başladığından beri “yargıya güvenin”ciler bir anda çark etti. Siyasi intikam, muhalifleri susturma planı vs. gibi saçmalıklarla kafa ütülemeye başladılar. Artık yargı o kadarda güvenilir değildi.

Ama biz “sade” vatandaşlar için yargı hiç bir zaman güvenilir değildi. Çünkü yargı adil değildi. Yargı taraftı. Yargı adalet sağlayıcı bir kurum değil, bir siyasi görüşün uzantısıydı. Ve bu son 2-2,5 yılda yaşananlar gösterdi ki, yargı önünde herkes eşitti, ama Kemalist elitler ve görüşleri biraz daha eşitti.

Bütün bunlar yaşanırken TESEV’in  Mithat Sancar ve Eylül Ümit tarafından hazırlanan “Yargıda Algı ve Zihniyet Kalıpları” raporu bazı çevreler için hiç bir şey ifade etmedi, bazı çevreler ise çok çabuk unuttu. Yıldırım Türker’in bu rapor hakkında yazdığı -ve özet niteliğinde olan- 03 Aralık 2007 tarihli yazısına bir göz atalım(aşağıdaki istatistikler 51 hakim ve savcıyla yapılan mülakatlar sonucu belirlenmiştir):

  • 32 hâkim ve savcıya göre adalet, yurttaş, toplumsal barış, devlet, demokrasi gibi kavramlar yargılama sırasında karşı karşıya gelebilir.
  • 26’sına göre insan hakları devlet açısından tehdit oluşturabilir.
  • 19′una göre devlete karşı işlenmiş suçlarla devlet görevlileri tarafından işlenmiş suçlara karşı yaklaşımda farklılık var. 14′ü bunun böyle olması gerektiğini savunuyor.
  • 27’si karar verirken temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası anlaşmaları göz önüne almıyor.
  • 33′ü AİHM’nin Türkiye hakkında verdiği kararları basından izliyor.
  • 25′i AİHM kararlarından dolayı yargılamanın yenilenmesini olumsuz buluyor.
  • 32’sine göre AİHM kararları Türkiye’ye karşı önyargılı.
  • Sekizi 301. maddenin kaldırılmasını, 13′ü kalmasını istiyor.
  • 30′una göre AB uyum yasaları çerçevesindeki düzenlemeler insan hakları gelişimi açısından olumlu.
    13′ü yenilikleri ülke koşullarına uygun bulmuyor.
  • 17’sine göre AB sürecinde milli değerler korunmalı.
  • 34′ü yeni anayasaya ihtiyaç duyulduğunu vurguluyor.
  • Yıldırım Bey bunlara ek olarak, mülakat yapılan kişilerin görüşmeler esnasında dile getirdikleri bazı görüşlerden de örnekler vermiş:

  • Benim ülkem söz konusu olduğunda hukuk mukuk dinlemem.
  • Devletim olmadıktan sonra bireysel özgürlüğüm işe yaramaz.
  • Devletin nesini koruyacaksınız? Devletten önce yurttaşı koruyun.
  • Biz biraz Yargıtaycıyız.
  • (Milletlerarası anlaşmalar) Valla bu sistemimize müdahaledir yani.
  • (AİHM kararları) Çok çirkin buluyorum. Eğer beğenilmeyecek
    bir yargı kuralı ihlali varsa biz değiştirelim, AİHM talimat vermesin.
  • (Failin kimliği) Bavul ticareti için ülkemizde bulunan yabancı
    bir kadına tecavüz edilmişti.
    Heyetteki üyelerden biri ‘Ne yapalım, onlar da bizim kadınlarımıza
    Kosova’da tecavüz ettiler’ demişti.
    Çok şaşırmıştım.
  • (Devlet görevlisi sanığa anlayışlı davranma) Öyle bir eğilim var. Biz vatan millet sakarya diye yetiştirilmişiz. Halbuki bireyin merkez olduğu bir toplum daha müreffeh olur.
  • Pardon filminde İbrahim karakterinin 6 yıl boşuna hapiste yattıktan sonra salındığı vakit söylediği replik geliyor insanın aklına: “Adalet dediğiniz o kadar da adil bir şey değilmiş demek ki “.

    Adaleti sağlama görevinde olanların bir kısmı, kendi algılayışlarına göre bazı şeyleri devlete ve millete yararı, bazı şeyleri de zararlı olarak algılıyor. Adil olanı değil “devlete zararı veya yararı”na göre kararlarını belirliyor. Devlete neyin yararlı ve neyin zararlı olduğunu da kendisi belirliyor. Sonra 367 oluyor, sonra kapatma davası oluyor ve Oktay Ekşi pişkin pişkin “Yargıya güvenin” diyor.

    İnsanlar adalete güvenir, adalete saygı duyar. Adil olmaktan ziyade “siyasi” olan yargı kurumlarına, görevlilerine ve kararlarına saygı duymaz. Hele İstiklal Mahkemesi mantığından sıyrılamamış “hukuk mukuk dinlemeyenler” var oldukça, bu ülkede mülkün temeli asla adalet olamaz. Kemalizm olur, altıok olur. Bizde kolpa bir hukuk devleti olmaya devam ederiz.



    Fear Is a Weapon of Mass Destruction!

    27 01 2009

    Ergenekon, Antisemitizm-Siyonizm tartışmaları, Neşe Düzel’in şu röportajı gibi konular var önümde. Ama benim yazasım yok. Onun yerine içinde bulunduğumuz ortamla alakalı bir şarkı ekleyeyim dedim.

    Faithless’tan “Mass Destruction”.

    [audio=http://www.fileden.com/files/2009/1/19/2275711/Faithless%20-%20Mass%20Destruction.mp3]

    with a long range weapon or suicide bomber
    a wicked mind is a weapon of mass destruction

    whether your stowaway’s son or bbc one
    disinformation is a weapon of mass destruction

    you could a caucasian or a poor asian
    racism is a weapon of mass destruction

    whether inflation or globalisation
    fear is a weapon of mass destruction

    my dad came into my room holding his hat
    i knew he was leavin,
    he sat on my bed told me some facts
    son i have a duty, calling on me
    you and your sister be brave my little solider,
    and don’t forget all i told you

    your the mister of the house now remember this
    and when you wake up in the morning
    give your mama a kiss,
    then i had to say goodbye

    in the morning i woke mama with a kiss on each eyelid,
    even though i’m only a kid, certain things can’t be hid
    momma grabbed me,
    held me like i was made of gold,
    but left her in the story untold
    i said, “mama it will be allright, when daddy comes home, tonight”

    with a long range weapon or suicide bomber
    a wicked mind is a weapon of mass destruction

    whether your stowaways son or bbc one
    disinformation is a weapon of mass destruction

    you could a caucasian or a poor asian
    racism is a weapon of mass destruction

    whether inflation or globalisation
    fear is a weapon of mass destruction

    whether haliburton or enron or anyone
    greed is a weapon of mass destruction

    we need to find courage, overcome
    inaction is a weapon of mass destruction
    inaction is a weapon of mass destruction
    inaction is a weapon of mass destruction

    my story stops here, lets be clear
    this scenario is happening everywhere
    and you aint going to nirvana or favana
    you coming right back here to live out your karma
    with even more drama than previously, seriously
    just how many centuries
    have we been waiting for someone else to make us free

    and we refuse to sleep,
    the people overseas are just like we
    mad leadership, amigos, unfettered and free

    they feed one the people they’re supposed to lead,
    i dont need it
    we need to pray away,
    for the lord to make it all straight
    it’s only now we do it right, cause
    i don’t want my daddy, leaving home tonight

    we need to find courage, overcome
    inaction is a weapon of mass destruction
    inaction is a weapon of mass destruction
    inaction is a weapon of mass destruction

    Klip

    Sözler

    Tükçe Sözler

    Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.



    İktidarın Elden Çıkması İhtimali

    26 01 2009

    SCF’nin CHF hükümetine karşı her eleştirisi, otomatik olarak, iktidara/yönetime karşı algılanmakta; bir sonraki aşamada ise, iktidara/yönetime yönelik eleştiri, doğrudan devlete/rejime yönelik olarak kabul edilmektedir. CHF; hükümet, iktidar, devlet, rejim, inkılaplar, o kadar iç içe geçmiş kavramlardır ki, bunlardan herhangi birine yönelik en ılımlı kritik bile, derhal rejimin kendisine yönelik bir tavır olarak algılanmaktadır. Tabii bunda, özellikle böyle algılanması için özel bir çaba vardır. Bu çabanın ardındaki ana siyasi güdü ise, her ne olursa olsun, iktidarın elden çıkması ihtimaline karşı durabilmektir.

    Koçak, Cemil. 2006. Belgelerle İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası. İstanbul: İletişim Yayınları: S. 671-72

    İşte bütün mesele bu…



    Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın Kısa Tarihi(2)

    25 01 2009

    Neden?

    Serbest Fırkası’nın kısa ömrünü konuşmadan, bu ömrün dâhilinde yaşananların tam manasıyla anlaşılabilmesi için evvela: “bu fırka neden kurulmuştur?” sorusuna yanıt vermeliyiz. Çünkü “neden” sorusunun cevabı, Fırka’nın “ne”liğini (veya ne olarak planlandığını ve algılandığını) da anlamamız açısından önemlidir.

    “Neden?” sorusuna çeşitli cenahlardan çeşitli cevaplar gelmiştir. Resmi ideolojinin ortaya attığı: “Atatürk ülkede demokrasiyi yerleştirmek için bu fırkayı kurdurdu ya da kurulmasına izin verdi” tezini bahse değer bile bulmuyorum. Zira bir parti liderinin emirle başka bir parti kurdurması demokrasiyle ve demokrat anlayışla bağdaşmadığı gibi teoride siyasi parti kurmak için herhangi bir yasal izne gerek duyulmadığı bir dönemde, pratikte böyle bir iznin elzem olması, bu “demokrasi yerleştirme” iddialarının ne kadar traji-komik olduklarını ortaya koymaya yeterlidir diye düşünüyorum.

    Burada yöntem olarak bazı temel görüşleri alıntılarla örneklemek ve bu örnekleri yorumlamak yolunu seçeceğim.

    Cem Emrence 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası kitabında önce Türkiye’nin geniş bir ekonomik tasvirini yaptıktan sonra¹, sürekli(Büyük Buhran’ın ve Osmanlı borçlarının etkisiyle) kötüye giden ekonomik koşulların oluşturduğu sosyal hoşnutsuzluğun Serbest Fırka’nın kurulmasında temel sebep olduğunu belirtir:

    “Özetle, farklı biçimlerde piyasaya bağımlı gruplar[çiftçi, tüccar, işçi S.İ.] ekonomik buhrana karşı kendi savaşlarını vermek zorunda kaldılar. Krize ekonomik çözüm bulmakta zorlanan Kemalistler, krizin yarattığı sosyal hoşnutsuzluğu uzun süre görmezden gelemedi. Bu noktada, cumhurbaşkanı Mustafa Kemal kendi inisiyatifi ile ülkede oluşan toplumsal muhalefetin yeni bir siyasi parti ile meclise taşınmasına karar verdi.”²

    Emrence’nin araştırması SCF tabanının fırkaya yönelmesinin nedenleri konusunda fazlasıyla açıklayıcı olsa da sadece ekonomik sorunlar sonucu ortaya çıkan “sosyal hoşnutsuzluk” Halk Fırkası ve özellikle de bizzat Mustafa Kemal’in böyle bir girişime atılmalarını açıklamak konusunda eksik kalır.

    Bu eksikliği bir nebze olsun gidermek için ise Mete Tunçay’ın Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması(1923-1931) kitabına göz atmak gerekir:

    “Bir kere, dış dünyanın doğrudan ve dolaylı etkileri vardır. SCF önderinin yurtdışından (Paris Büyükelçiliğinden) gelmesi, bu kategorideki nedenlerin önemini arttıran bir etken olmuştur. Bunların ağırlık payını abartmaktan çekiniyorum. Fakat dış dünyaya kendimizi beğendirmek isteğinin bile bir rolü olduğu açıktır. Denilebilir ki, o yıllar boyunca dış dünyada çok-partili demokrasiler tek model değildi. Sovyet Rusya ve Faşist İtalya da vardı. Fakat Gazi ve arkadaşlarının kendilerini beğendirmek istedikleri dış dünya, Batı dünyasıydı. Dış dünyanın yine doğrudan sayılabilecek bir etkisi, (bu konu henüz aydınlatılmamış olmakla birlikte) Düyun-ı Umumiye’nin temizlenmesiyle ilgilidir. Nihayet, dolaylı bir dış neden, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımının yurdumuza da yansımasıydı.

    İç sorunlar ise -ayrımlanmaları özellikle güç olmakla birlikte- ekonomik sıkıntı(yoksulluk), umulan gelişmeye erişilememesi ve genel bir hoşnutsuzluk diye özetlenebilir. Bunların gerisinde Doğu’da sürüp giden Kürt ayaklanmalarının da etkisi olduğu kesindir.

    Tek-Parti iktidarının başı (cumhurbaşkanı), hükümet eleştirisiz ve sorumsuz bir durumda olduğu için, muhalif bir partinin varlığında yarar görmüştür. Ancak, ilk gününden itibaren bütün bu girişimi yapay kılan, yaratılan muhalefetin giderek bir iktidar seçeneği olmasının gerçekten göze alınmaması olmasıdır. Cumhurbaşkanının bakış açısından, ülkenin yararlarıyla CHF’nin yararları özdeştir. Dolayısıyla SCF’nin yaratılması, rejim için olmaktan çok, parti için faydalı olacak diye düşünülmüştür. Bu sayede partinin çürük yanları açığa vurulacak, temizlenecek, dolayısıyla parti güçlenecektir. Fakat örgütün içindeki birtakım çıkar grupları, bu tasarımın gerçekleşmesinden endişeye düşmüşler ve deneyimin sonra erdirilmesinde etkili olmuşlardır.”³

    Görüldüğü gibi hoca iç ve dış nedenlerin konu başlıklarını değinip fazla ayrıntıya girmemiş ancak Atatürk’ün CHF ile Devleti özdeşleştirmesini ve SCF’yi kendi fırkasını geliştirecek bir araç olarak görmesini özellikle vurgulamıştır(-ki burası çok kritiktir). Ama buradaki eksiklik de Atatürk’ün, güçlenen ve kendisine olan bağımlılığı sürekli azalan İnönü’yle ilişkilerinde, SCF’ye ve Fethi Bey’e nasıl bir rol biçildiği konusudur.

    Bu noktada Cemil Koçak “Belgelerle: İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası” kitabında, belki de tartışmaya çalıştığımız “neden” sorusuna en derli toplu cevabı vermiştir:

    “Atatürk’ün kafasının içinde şöyle bir senaryo olmalıdır: (a) Muhalefet partisi, içeride ve dışarıda tek partili rejimin ortaya çıkardığı görüntüyü ortadan kaldıracaktır. (b) Muhalefet partisi, Batı Avrupa ülkeleri, ama özellikle Fransa ile olan ilişkilerin geliştirilmesi için yeni bir manivela imkânı sağlayacaktır. (c) Muhalefet partisi, Başbakan İsmet İnönü’nün rejim içindeki rakipsiz konumuna artık bir son verecektir. (d) Muhalefet partisi, bütün bunları gerçekleştirirken, aynı zamanda Atatürk’ün ikinci partisi olarak kalacaktır. (e) Muhalefet partisi, yalnızca Meclis içinde belirli sınırlar içinde hükümeti denetlemekle sınırlı kalacaktı. (f) Muhalefet partisinin Meclisteki denetiminin sınırları ise, Atatürk’ün sofrasında çerçevelenecektir. (g) Muhalefet partisi, Meclis içi denetim organı olmaktan çok, elitler arasında bir denge işlevi görecektir.

    Bir ihtimal de, SCF aracılığıyla, toplumsal muhalefet için yumuşak bir çıkış noktası açılmak istenmiş olabilir(…)”⁴

    Hoca kitabında, özellikle Halk Fırkası’nın yabancı basının kendilerine gösterdiği ilgi hakkında fazlasıyla dikkatli olduğunu gösteren belgeler sunarak “a” ve “b” şıklarını özellikle ispatlamıştır⁵. Fethi Bey(Okyar)’ın anılarında geçen Atatürk’ün şu sözleri, dışardan nasıl göründüğüne verdiği önemin göstergesidir:

    “Bunlara(tenkitlere ve tartışmalara) tahammül edeceğiz. Başka çare yoktur. Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir dictature manzarasıdır. Vakıa bir meclis vardır, Fakat dâhil ve hariçte bize dictateur nazariyle bakıyorlar.

    Geçen sene Ankara’yı ziyaret eden Alman muharrirlerinden Emil Ludwig bana şekli idaremiz hakkında tuhaf sualler sormuş ve diktatörlüğümüze kanaat ederek geri dönmüş ve bu kanaatini de yazmıştır

    Hâlbuki ben cumhuriyeti şahsi menfaatim için yapmadım. Hepimiz faniyiz. Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese bir istibdat müessesesidir. Ben ise, millete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihe o surette geçmek istemiyorum”⁶

    Görüldüğü gibi Atatürk’ün asıl derdi rejimin ne olduğu değil, nasıl göründüğüdür.

    Bütün yazılanları toparlamak gerekirse SCF’nin neden kurulduğu sorusuna şöyle bir cevap vermek mümkündür: Üç yazar da SCF’nin Atatürk’ün kendi iradesi ve inisiyatifi ile kurduğu konusunda hemfikirdir dersek yanlış yapmış olmayız herhalde. Birbirine geçmiş Ekonomik sorunlar(Lozan yükümlülükleri, 1929 Krizi, Muhacirler, düzenli çıkan Kürt ayaklanmaları, sonucu ortaya çıkmış), bu sorunları çözmek konusundaki (yalnızca “ben ve ekibim” ülkeyi daha iyi bir hale getirebiliriz şeklindeki) anlayış ve bu anlayışın(dâhilde ve hariçte) oluşturduğu diktatör imajından kurtulmak -ek olarak da İsmet Paşa’nın yükselişini duraklatmak- gibi meseleler Atatürk’ü bir muhalefet partisi kurma yoluna itmiştir. Tabii belirtmek lazım, önce CHF içinde bir “blok” fikri ortaya atılmışsa da İsmet Paşa’nın reddetmesiyle son çare olarak yeni fırka seçeneğine geçilmiştir.⁷

    ¹ Emrence, Cem. 2006. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. İstanbul: İletişim Yayınları. S.47-74

    ² Emrence, Cem. 2006. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. İstanbul: İletişim Yayınları. S.74

    ³ Tunçay, Mete. 2005. Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması 1923-1931. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları. S.247-249

    ⁴ Koçak, Cemil. 2006. Belgelerle İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası. İstanbul: İletişim Yayınları: S. 627

    ⁵ Koçak, Cemil. 2006. Belgelerle İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası. İstanbul: İletişim Yayınları: S. 180-189, 201-202, 215-220, 344-350,

    ⁶ Okyar, Osman; Seyitdanlıoğlu, Mehmet. [1997] 2006. Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye: Fethi Okyar’ın Anıları. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. S.103-104

    ⁷ bkz: Okyar, Osman; Seyitdanlıoğlu, Mehmet. [1997] 2006. Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye: Fethi Okyar’ın Anıları. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. S.105 ve Ağaoğlu, Ahmet. [1950] 1994. Serbest Fırka Hatıraları. İstanbul: İletişim Yayınları. s. 37



    Dogmatizm ve Sosyalizm

    24 01 2009

    Önce, dogmatizmden ne anladığımı açıklamaya çalışayım. Dogmatizm, kuşkuculuğun karşı kutbudur. Bu bakımdan önkoşulu, “insanlarca bilinebilecek nesnel gerçeklerin varolduğu” yolunda epistemolojik/ontolojik bir metafiziği kabul etmektir; bundan sonra “nitekim, o gerçeklik falan kuramla yanılmaz, sarsılmaz bir biçimde kavranmıştır” dersek, dogmatik bir tutum takınmış oluruz.

    (…)

    Bu basmakalıp sözlerden sonra, şurasını önemle belirtmek isterim ki, insandan çıktığına göre, hangi alanda olursa olsun, her kuramın dayandığı bir “inanç sistemi” vardır. Bunların yanlışlığı akılla gösterilemez; dolayısıyla, bilimsel kuramların gerisindeki inançlarda dogmatizmden büsbütün kurtulmayı bekleyemeyiz. Ancak bu değer yargıları, kalmaları gereken yerden öteye, kuramın ampirik ya da rasyonel olmak gereken asıl bedenin karışırsa, işte o zaman kötü olur.

    (…)

    Dogmatizmin, böylece dinsel bir kuramda, bağışlanabilirlik anlamında olmasa bile, alışılmışlıktan gelen bir doğallığı vardır. Zihin zevkimizi, asıl, din-dışı alanlardaki dinsel tutum incitmektedir.

    (…)

    Solda da niçin çoğunlukla dogmatik modellerin seçildiğini açıklamak isterken, aklıma bizdeki batıcılığın laik bir İslamlık olduğu gibi, bu çeşit sosyalistliğin de yeni bir eski tür Batıcılık olabileceği geldi. İtiraf ederim ki, bu koşutluğu bana düşündüren, bazı sosyalist eylemci gençlerin, özü itibariyle bizim tek parti ideolojisini diriltmek isteyen birtakım cuntacı çevrelerle güç birliği yapmaya kalkışmaları olmuştu. Madem ki, onlarla anlaşmayı umabiliyorlardı, öyleyse ortak bir yanları bulunmalıydı. Bu ortak yanın, metodolojik açıdan “dogmatizm” olduğuna karar verdim.

    (…)

    Sosyalizm bize, toplumların maddi temelini üst yapılarını belirlediği gibi bilimsel bir yaklaşım öneriyor. Bu çerçeve içinde, toplumumuzun çözümlemesini yapmak, ekonomik güçlerin ve sınıfsal ilişkilerin niteliğini ampirik olarak saptamak, bize düşmektedir. Böyle bir görecelik değeri yokmuş gibi, diyelim 1920′lerin Çin’inde kurulan bir sosyalizme geçiş modelini, 1970′lerin Türkiye’sinde uygulamaya kalkışmak düpedüz dogmatiklik olur. Tıpkı, 1820′lerin Fransa’sında, 1870′lerin Almanya’sında geçerli bir modeli 1920′lerde, 1930′larda Batılılaşmak için Türkiye’de yürütmeye kalkışmak gibi.

    (…)

    Bence sosyalist kurama belli bir değerler sisteminin gerçekleştirmesinin aracı diye bakılmalı, kendi içinde bir amaç olmaya dönüştürülmemelidir. Bugün dayandıkları kavramlar ve çıkarımlar, gerçekler karşısında işe yaramaz hale gelirse, onlarda ısrar etmenin ne anlamı olur? Evet, bilimsel bir kuramı bile, dogmatikçe savunarak bir din haline getirmek mümkündür. Ama böyle bir şey olursa ve olmuşsa, suç kuramın değil, onu bu yolda kullananlarındır.

    Moda akımlar değişse de, dogmatizmin aramızda başat bir eğilim olarak hüküm sürmesi, sanıyorum, gerçekten düşünmenin zor bir şey olmasından ileri geliyor. Dogmatik olmamak için ise, deneye yanıla düşünmeyi öğrenmek gerekir. Buysa, özgür bir siyasal ve toplumsal ortamın varlığına bağlıdır. Türkiye’de özgürlük sürekli olmamış, kısa dönemler halinde parıldayıp sönmüştür. Öte yandan, bağımsız düşüncenin bir ön koşulu olan topluma başkaldırma eğilimi bile, bizde yine başkalarına öykünmeden ibaret kalmış, bir türlü kendimize özgü biçimler kazanamamıştır. Sırtı parkalı, ayağı postallı genç, nerede var diskotek düşkünü akranları kadar özgünlükten yoksundur, adeta onun kadar kolayına kaçmaktadır.

    Tunçay, Mete. [2005]2006. Eleştirel Tarih Yazıları. Ankara: Liberte Yayınları. s.9-14

    Vurguyu ben ekledim.



    İncesaz "Playlist"

    24 01 2009

    5) Eyvah

    [audio=http://www.fileden.com/files/2009/1/19/2275711/eyvah.mp3]

    4) Üsküp Sevdası Şarkısı

    [audio=http://www.fileden.com/files/2009/1/19/2275711/uskup%20sevda%20sarkisi.mp3]

    3) Bindokuzyüzellibeş Mezunları

    [audio=http://www.fileden.com/files/2009/1/19/2275711/Bindokuzy%C3%BCzellibe%C5%9F%20Mezunlar%C4%B1.mp3]

    2) Denizde Akşam

    [audio=http://www.fileden.com/files/2009/1/19/2275711/05%20denizde%20ak%C5%9Fam.mp3]

    1) Kaçsam Bırakıp

    [audio=http://www.fileden.com/files/2009/1/19/2275711/13%20ka%C3%A7sam%20b%C4%B1rak%C4%B1p.mp3]

    Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

    Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

    Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

    Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

    Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.



    Türkiye'de Partiler Neden Kapatılıyor?

    23 01 2009

    Cemil Hoca Tarafsız Bölge’de Türkiye’deki parti kapatmaların  8 dakikalık bir özetini çıkarıyor:

    [youtube=http://www.youtube.com/watch?v=G4oc0aAl_Oc]

    youtube linki: http://www.youtube.com/watch?v=G4oc0aAl_Oc

    vtunnel linki: www.vtunnel.com

    Programın Orjinal Linkleri: 1, 2



    Atatürk ve Demokrasi

    23 01 2009

    Atatürk, hem ülkenin kurucusu olması, ülkeyi 15yıldan fazla bir süre boyunca yönetmesi ve hem de resmi ideolojimizin merkezindeki kişi olması bakımından hakkında büyük fikir ayrılıkları ve tartışmalar oluşan bir insan durumundadır. Hakkındaki tartışmaların bir tanesi de onun “demokratlığı” üzerinedir. Çeşitli temellere dayanan çeşitli iddiaların ortaya atıldığı bu konu hakkında ben de bir iki kelam edeyim dedim.

    atatrk116ou1

    Atatürk’ü değerlendirirken onun yüksek özgüveni ve hırslılığı gibi karakteristik özelliklerini göz önüne alıp, bu özelliklerinin siyasi yaşamındaki etkisini incelemek ve bu doğrultudaki pragmatist yaklaşımlarını anlamak gerekir. Atatürk’ün, 1923-1938 zaman aralığında ülkeyi tek başına yönetmesi durumunu, İttihat ve Terakki günlerindeki Fethi Bey’le gerçekleştirmeye çalıştığı siyasi faaliyetlerle, Vahdettin’e şehzadeliği ve padişahlığı döneminde başkumandanlığı alması ve kendisini de Erkan-ı Harbiye Reisi olarak ataması yönünde yaptığı telkinleriyle¹, yine Vahdettin’e yolladığı ve kendisinin de Harbiye Nezareti’nde bulunduğu kabine listesiyle² ve Kurtuluş Savaşı esnasında yaşanan başkomutanlık tartışmalarıyla karşılaştırdığımız zaman³, onun kendisini, gündemde olan sorunları çözebilecek tek kişi olarak gördüğünü ve bunun için en yüksek mevkilere gelip en büyük yetkilere sahip olması gerektiğini düşündüğünü idrak ederiz. Enver Paşa’nın Atatürk hakkında yaptığı şu yorumun çok da isabetsiz olmadığını görürüz: “(Ama) biliniz ki onu paşa yapsanız padişah, padişah yapsanız Allah olmak ister.”⁴

    Pragmatizm kısmı ise mevki ve yetkileri nasıl elde edeceği sorusuyla ilgilidir. Konjonktür’e göre bu nasıl sorusunun cevabı sürekli değişir. Atatürk’ün demokratlığı konusu ise tam da bu yüzden tartışma konusu olmuştur. Konjonktür “hakimiyet bilakaydüşart milletindir” demeyi gerektirdiği vakit Atatürk demokrat bir görünüm almış gibi gözükse de, konjonktür değişince egemenliğin aslında büyük kayıt ve şartlar altında millete ait olabileceği açığa çıkmıştır.

    Esasen Atatürk’ün demokrasiye bakış açısı, batının muasır medeniyet eserlerinden bir tanesi olduğu için çok da olumsuz değildir. Ancak yukarıda değindiğim gibi, kendisini bir nevi kurtarıcı ve eylemlerini mutlak doğrular olarak gördüğü için önce halkı demokrasiye hazırlaması gerektiğini düşünüyordu. En basit şekliyle açıklamak gerekirse, ona göre “Vatandaş, Halk Fırkası’nın-dolayısıyla Atatürk’ün- ilke ve inkılaplarını anlayacak, onaylayacak ve destekleyecek seviyeye gelecek kadar “bilinçleninceye” değin demokrasi makbul bir şey değildir”. Bu düşünce yapısının demokrat olmakla bağdaşır yanı pek yok gibi görünüyor.

    Ancak bu tanıma çeşitli itirazlar gelmesi muhtemeldir. Bu itirazlar genelde iki temel üzerine kurulur. Bu iki temeli örneklerle göstermek gerekirse:

    1) “Yumurta Küfesi” başlıklı yazımda değindiğim ve Hadi Uluengin’in dillendirdiği “Cumhuriyet ideali” savunmasıdır. Bu anlayışa göre “cumhuriyetler doğası gereği demokratiktir ve Atatürk cumhuriyeti kurarak demokrasiyi hedeflemiştir”. Cumhuriyet idareleri Birinci Dünya Savaşı sonrası dönem için moda diye bileceğimiz bir şekildir. Bir ülkenin sadece adının “cumhuriyet” olması, o ülkeyi gerçek bir cumhuriyet yapmaz. Nitekim Atatürk’ün idarede olduğu 1923-1938 yılları arasında bir cumhuriyette olmaması gereken her şey bizim ülkemizde vardı.

    2) Bir diğer savunma da Serbest Fırka üzerinden yapılmaya çalışılır. Demokrasi Deneyi olarak ambalajlanan SCF “Atatürk’ün demokratik idealleri sayesinde ortaya çıkmış, ancak Parti şeriatçıların ve gericilerin buluşma noktası haline geldiği için kendini feshetmek durumunda kalmıştır.” şeklinde özetlenebilecek bir mantığa sahiptir. Ancak Serbest Fırka hakkında az çok bilgisi olanlar, 1930 yılında yaşananları bu şekilde tahlil etmezler, etmemişlerdir.

    İki şıkkın ortak özelliği ise ikisinin de niyet okuma temeline dayanmasıdır. İki savunma da “Atatürk’ün aslında demokrat olduğunu” ve “onun dışında gelişen olaylar yüzünden” ülkede demokrasinin inşa edilemediğini söyler. Ancak bu dayanaksız iddialar sağlam temellere oturmuş olsaydılar dahi bir şey ifade etmezdi. Mete Tunçay’ın SCF hakkında yazdığı ancak aslında Atatürk’ün demokrasi anlayışının tamamına genelleyebileceğimiz şu satırlar açıklayıcı olacaktır: “SCF ile ilgili tartışma ve yorumlarda, Atatürk’ün içtenlikle olup olmadığı partiler arasında tarafsız kalacağı hakkındaki sözünde durup durmadığı gibi vurgulana gelen boyutlar, bana pek anlamlı görünmüyor. Önemli olan, onun ne yaptığıdır.”

    Sonuç olarak Atatürk’ün kendine özgü bir demokrasi anlayışı olduğunu söyleyebilsek de bu anlayışın genel manada demokrat bir zihniyetin eseri olmadığı neticesine varıyoruz. Ve asıl olan Mete Hoca’nın dediği gibi, onun ne düşündüğü veya planladığı değil, eyleme/icraata geçirdikleridir. Ve 1923′ten vefatına kadar geçen süre içerisinde Atatürk, demokrasi ve demokratlık perspektifinde çok da olumlu icraatlar/eylemler gerçekleştirmemiştir.

    ¹ Atay, Falih Rıfkı. [1955] 2006. Atatürk’ün Bana Anlattıkları: Mustafa Kemal’in Ağzından Vahidettin. İstanbul: Pozitif Yayınları. S.50

    ² Atay, Falih Rıfkı. [1955] 2006. Atatürk’ün Bana Anlattıkları: Mustafa Kemal’in Ağzından Vahidettin. İstanbul: Pozitif Yayınları. S.64

    ³ Demirel, Ahmet. [1994] 2003. Birinci Meclis’te Muhalefet: İkinci Grup. İstanbul: İletişim Yayınları. S.260-281

    ⁴Atay, Falih Rıfkı. [1961] 2004. Çankaya: Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar. İstanbul: Pozitif Yayınları. S.83. Ayrıca bkz. http://www.derinsular.com/kitap/2008/11/enver-pasanin-yorumuyla-mustafa-kemal-atay.php

    Tunçay, Mete. 2005. Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması 1923-1931. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları. S. 250