Halk Fırkası ve Meşruiyet

13 02 2009

1923-1950 yılları arasında Türkiye’nin yönetimini tekeline alan Halk Fırkası/Cumhuriyet Halk Fırkası/Cumhuriyet Halk Partisi ve yöneticileri ülkeyi yönettikleri süre boyunca bir meşruiyet sorunu yaşamışlardır. Diktatöryal rejimler için olağan olan bu meşruiyet krizi, bizde çeşitli formlara girdiği ve girdiği çeşitli formların bugüne çeşitli etkileri olduğu için değinmeye değer.

zile174

Birinci Büyük Millet Meclisi’nde kurulan (Birinci)Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grup’u başkanı Mustafa Kemal Paşa, Nisan 1923 seçimlerinde Birinci Grup’un ileri gelenleri ve kendi yandaşlarının seçilmesini sağladıktan sonra zaten kurmaya niyeti olduğunu açıkladığı Halk Fırkası’nı 9 Eylül 1923′te kurmuştur. Halk Fırkası tarihi boyunca görüntüyü kurtarmak için seçimler yapmayı sürdürmüşse de esas dayandığı nokta; kendisini “ülkeyi düşman işgalinden kurtaran, milletin bağrından kopan ve bütün milleti temsil eden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin yegâne halefi” saymasıdır.

17 Kasım 1924 yılında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulana kadar bu temel aynen devam etmiş olsa da ülkenin bir tek adam rejimine doğru gittiği iddiasıyla kurulan TpCF’nin, muhalefeti, kapatılması ve 1927 itibariyle TpCF dâhil bütün muhalif kitlelerin tasfiye edilmesi evreleriyle bu temel üzerinde keskin bir tezat oluşmuştur. Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay gibi “yurdu düşman işgalinden kurtarmak” işine büyük katkılar sağlamış isimlerin ayrı bir parti kurmuş olması gerçeği CHF’nin(10 Kasım 1924′te Halk Fırkası adının başına Cumhuriyet kelimesi eklenmiştir) ilk söyleminde daralmaya gitmesine sebep olmuştur. Bu “daralma” Atatürk kültü üzerinden olmuştur. TpCF’nin kurucularının Kurtuluş Savaşı’na olan katkıları yâdsınmış ve yok sayılmış bütün şan, şöhret ve başarı Atatürk’e endekslenmiştir. Bahsi geçen daralmayı 1927 gibi TpCF’nin kapatıldığı (1925), İzmir Suikastı(1926) olayıyla hem TpCF’lilerin hem de İttihatçı kalıntılarının etkisiz hale getirildiği, diğer muhaliflere ve basına baskıların iyice arttığı bir dönemde hazırlanan ve okunan Kemal Paşa’nın Büyük Nutuk’unda en bariz halini almıştır. Yeni söylem “Yurdu düşman işgalinden kurtaran, hem dış düşmanla hem de yurt içindeki gaflet, dalalet ve hıyanet içinde olanlarla savaşmış Gazi” üzerine kurulmuştur.

Ancak meşruiyet kavramından bahsederken, sadece meşru olma iddiasında olanın geçmişte yaptıklarıyla değil, gelecekte yapacağını iddia ettiği kutsal hedeflerle de ilgilenmek durumundayız. Batıcı bir geleneğin varisleri olan CHF’liler kendilerini, ülkenin geleceğini oluşturacak, refahı ve huzuru getirecek ve vatanla milleti muasır medeniyetler seviyesine yükseltecek kurtarıcılar olarak addettiler.

Yani ülkeyi düşmanlardan tek başına kurtardığı söylenen değişmez Genel Başkan(Atatürk) ve milletin tamamını kendi bünyesinde temsil ettiğini iddia eden CHF, halkı da gerilikten ve cahillikten kurtarmak görevini yüklenerek kendi meşruiyet zeminini oluşturmaya çalışmıştır. Ancak girişte de belirttiğim gibi bu bir diktatörlük rejimidir ve demokratik temellere dayanmadığından içinde bulunduğu meşruiyet krizinden kurtulmak ve daha önemlisi iktidar(lar)ını sağlamlaştırmak için Kemalist resmi-ideolojiyi oluşturmuşlardır. En nihayetinde eğitime ve anayasaya yansıyan bu resmi-ideolojiyle, geçmişte yaptıklarını ve gelecekte yapılacak olanları meşru zemine oturtmaya ve gelecek nesilleri kendi perspektiflerine göre yönlendirmeye çalışılmıştır.

Şimdi bu mevzuya biraz açıklık getirelim.

Yıl 1930′a gelip de çeşitli nedenlerle SCF denemesi yapıldığı vakit, seçimler(!) gerçekleşip sürekli isyanlardan, vergilerden, radikal reformlardan ve fakirlikten usanmış durumda ki vatandaşa zorla CHF seçtirildiğinde, Halk Fırkalılar gördüler ki, sadece Atatürk’ün kendisi dahi meşruiyetlerini sağlamaya yetmiyor. 1930 yılındaki tecrübeler sonucunda Kemalizm tarih sahnesine çıkmaya başladı.

Kemalizm -ya da o dönemin moda tabiriyle Kamalizm¹- , lider kültü ve parti-devlet bütünleşmesi üzerine bina edildi. Halkı hem düşmanlardan, hem gericilikten kurtaran bükülmez bilekli Ulu Önder ve onun kutsal ilkeleri “altı ok”

Yeni trend devleti Kemalist Cumhuriyet yapmak yönündeydi. Kemalist ilkeler eğitimin göbeğine oturtuldu. Altı ok anayasaya sokuldu.² [Cumhuriyet Halk]Parti[si]yle devlet yekvücut haline getirilmeye çalışıldı. Mustafa Kemal, Cumhuriyet’in doğal sahibi olarak aksettirildi. Oluşturulan Kemalist Cumhuriyet algısı, Cumhuriyet’i Halk Partisi’nin mülkü yapmayı olağanlaştırmaya yöneldi. Çünkü yeni söyleme göre Cumhuriyet, Kemalist temeller üzerine kurulmuştu. Bu söyleme göre, ülkeyi muasır medeniyetler seviyesine yükseltmek kutsal amacını da gerçekleştirecek olan, “Parti”ydi.

Oluşturulan bu yeni eğilim sadece kendi zamanına yönelik değil, aynı zaman da geleceği de Kemalist anlayışla şekillendirmeye yönelik idi. Zira Ulu Önder’in “naçiz vücudu elbet bir gün toprak” olacaktı ancak Kemalist ilkeler yurdun yönetimini ilelebet yönlendirmek zorundaydı.

Öyle de oldu. 11.10.1938 itibariyle ülkeyi 12 yıl boyunca yönetecek olan Milli Şef iktidarı bu temele dayandırıldı. Mete Tunçay’ın Eleştirel Tarih Yazıları, sayfa 62′de gösterdiği gibi:

“(Celal) Bayar, yeni hükümet için Meclis’ten güvenoyu isterken söylediği program nutkunda, kendilerinin “Kemalizmin azat kabul etmez kuralları” olduğunu ileri sürerek, izleyecekleri siyasette herhangi bir kesinti olmadığını vurgulamış; özellikle dış politikanın değişmeyeceğini laiklik ilkesinin eskisi gibi uygulanacağını belirtmiştir.”

Batı baskısıyla kurulan demokratik rejim de ise bu ilkeler Kemalist olsun olmasın bütün partiler tarafından tanınmak ve biat edilmek zorunda bırakıldı. İlkelerin yeni bekçisi ordu ise her fırsatta ve büyük bir hevesle bu bekçilik görevini ifa ederek, eylemlerini yine Kemalizm’e dayandırmış oldu.

Bugün hala altı ok Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeleri arasında yer alıyor. Altı ok’un anayasada olmasını tartışamıyoruz, hatta bu maddeler (küçük bir kesim hariç) toplum tarafından kanıksandı bile denilebilir. Bu kanıksama -yine toplum nezdinde- 1923-1950 arası ülkeyi yöneten kadronun meşruiyeti hakkında konuşmayı dahi anlamsızlaştırıyor. Böylece 1923-1950 Halk Fırkası yönetimi 2009 yılında bile kendi kendisini aklamış gibi görünüyor. Ama yukarıda adı geçen “küçük kesim” büyümeye başladı. Bu meşruiyet meselesi ileride daha yoğun bir şekilde tartışılmaya başlanır diye umuyorum.

¹ Kamal, öz Türkçe’de kale demekmiş.

²bkz: http://www.derinsular.com/ansiklopedi/2007/05/kemalizm-1-kemalizm-nedir.php


Actions

Informations

4 responses to “Halk Fırkası ve Meşruiyet”

13 02 2009
müstear efendi (20:31:46) :

TBMM 1922 yılında saltanatı kaldırdı. Ama pratikte bu padişah yetkilerine sahip kişinin değişmesi biçiminde gerçekleşti. Tarihte ilk kez bu kişinin Osmanlı hanedanına kan bağıyla yoktu. Bu tarihten (hatta daha öncesinden) 1938′deki vefatına kadar Mustafa Kemal yetkileri bakımından 1908 sonrası Osmanlı padişahından çok da farklı değildir. Bu anlamda, aslında böyle bir yönetimin meşruiyeti zaten 1 Kasım 1922 tarihli saltanatın kaldırılması hakkındaki kararnemayle tespit edilmiştir.

13 02 2009
Seviyesiz (23:12:41) :

Atatürk 37. padişah gibi duruyor gerçekten(V. Mustafa bir yerde). Ama o, ülkenin rejimini Cumhuriyet olarak belirliyerek, sürekli “seçim”leri yaptırarak ve meclisi yenileyerek pek “padişahlık” temellerine dayanmamayı yeğlemiş gibi duruyor. Benim iki yazıda anlatmaya çalıştığım aslında hangi temele oturduklarından ziyade, meşruiyetlerini nereye yerleştirmeye çalıştıklarıydı.

Bu arada ilk meclisin yönetim sisteminin “Convention” olduğunu, ideolojik yelpazesi bayağı geniş bulunduğunu ve muhalefetin bayağı bir dişli olduğunu da hatırlatayım. İkinci meclis dahi -örneğin meclisin yetkilerini kısıtlayıp hükümetin/Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini arttırmayı hedefleyen- bazı değişiklik önerilerine sağlam muhalefet etmiştir. Atatürk’ün tam hakimiyet kurması 1926-27 yıllarına tekabül ediyor dersek yanlış olmaz herhalde(İzmir Suikast’ı davası ve Nutuk’un okunması).
Ayrıca 1908 sonrası padişahları(Vahdettin, M.Reşat) Atatürk’ün yarısı kadar yetkili olsaydılar bayram yaparlardı heralde. :)

14 02 2009
müstear efendi (00:11:42) :

Atatürk’ün bu konuda ilkesel bir tutum sergilediğini söylemek güç bana göre. Evet, “hakimiyet milletindir” diyor, ama o hakimiyet millete 1950′deki seçimlerden önce geçemiyor. 1950′lerden önceki seçimleri tırnak içinde “seçim” diye yazabiliyoruz ancak. O dönemde sürekli değişen dünya dengelerinin yanısıra ülke içindeki dengeleri de gözeterek bir yere gitmeye çalışıyor, ama o siste yürümek kolay değil, onu kabul ediyorum. Meşruiyet biraz da bu nedenle sorunlu değil mi zaten? Aslında halkın ne söylediğini gerçekten öğrenme şansını kendilerine hiç vermiyorlar. Demokrasi bir araç olarak değil bir amaç olarak tanımlanınca oraya hiç ulaşılamıyor, normal olarak; çünkü sürekli erteleniyor. Meşruiyeti, evet, millet meclisi temelinde, dolayısıyla halk tabanında kurmak istiyorlar, ama o frekansı da bir türlü yakalayamıyorlar. Belki strateji uzaktan doğru görünüyor, ama söylediğiniz gibi İzmir Suikastı Davası gibi bir taktikle o stratejiye değil tam aksi noktada bir yere hizmet etmiş oluyorlar. Bu çelişki bir türlü aşılamıyor.

“Ayrıca 1908 sonrası padişahları(Vahdettin, M.Reşat) Atatürk’ün yarısı kadar yetkili olsaydılar bayram yaparlardı heralde. :) ” İlk yorumu yazarken tam da bunu geçirmiştim aklımdan. :)

14 02 2009
Seviyesiz (00:35:24) :

Eh ilk yazıda tam da bunu anlatmaya çalışıyorum. Aslında demokratik değerlere dayanmayan iktidarın meşruiyetini hangi temeller üzerine bina etmeye çalışıldığını yani…
http://seviyesizsiyaset.wordpress.com/2009/01/20/halk-firkasi-ve-mesruiyet/

Leave a comment

You can use these tags : <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>