Vesayet ve Demokrasi

31 03 2009

Türkiye’nin en önemli meseleleri, e-muhtıralar, kapatma davaları,democracy Cumhurbaşkanı seçimi, ekonomik kriz, yerel seçim derken ister istemez ikinci planda kaldı. Seçimler yapıldı bitti. Artık mevzuumuz, seçimden sonraya ertelenen bazı vaatlerin yerine getirilmesidir.

Türkiye’nin bir çok sorunu var ancak bu sorunluların yine büyük bir kısmı demokrasiyle alakalı. 80 yıldır ‘adı’ Cumhuriyet, esasen Kemalist Vesayet memleketi durumunda bu ülke. Bu vesayet rejimi de vatandaşları düşünmekten, iktidarları da hükümet etmekten mahrum ediyor. Verdiği oy, yazdığı yazı, söylediği kelime yüzünden insanlar mağdur ediliyor, darbeler oluyor, cuntalar kuruluyor ve Hüseyin Avni’nin dediği gibi ‘hürriyete istinad etmeyen cumhuriyet iğfalkar’lık yapıyor.

Şimdi, demokrasimizi geliştirmek için gerekli önlemleri herkes sayabilir. Sivil Anayasa, TCK’daki muhtelif değişiklikler, AB reformları vs. Bu önlemler işlevli olsalar da esas meseleye doğrudan temas etmiyorlar. Esas mesele, yapısı gereği demokrasiye eklemlenememiş Kemalist ideoloji, bu ideolojinin yüksek bürokrasideki ve ordudaki bekçileri ve en önemli olarak her yıl resmi ideoloji tarafından, Kemalist kalıba göre şekillendirilen binlerce bireyin üretilmesi üzerinedir. Ancak bu ‘esas’ meselenin hallolunması başta saydığımız demokrasiyi geliştirmeye yönelik önlemlerle doğrudan ilintili. Zira Kemalist Cumhuriyet Vatandaşlığı’ndan(KTC) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçmek zamanla ve sabırla olacak gibi duruyor. Bu dönüşüm ise -özellikle yazan, çizen- vatandaşların mutlak özgürlüğe kavuşmasıyla gerçekleşebilir.

Önümüzde en basitinden bir örnek olay var. Atilla Yayla meselesi. Kendisi Mustafa Kemal Atatürk’ten ‘adam’ diye bahsettiği iddiasıyla yargılandı ve ceza aldı. İşin acı tarafı ise Yayla’ya bu cezayı veren zihniyet, Mustafa Kemal’in ‘adam üstü’ bir kişi olduğunu savunmakla birlikte, aslında onu adamdan bile saymamasıdır herhalde.

Kemalist ideolojinin göbeğinde bulunan isim hakkındaki yaklaşım bu kadar sığ iken, insanlar, Kemalizm’in kendisine yaptıkları eleştirilerde, ya bu sığlığa uyum sağlamak ya da yaptıkları eleştiri karşısında göreceği muhtemel ve bir o kadar saçma tepkiye göğüs germek ikileminde kalıyorlar. Yine bir başka örnek Fikret Başkaya… Kendisi, Paradigmanın İflası adlı kitabı yüzünden yargılanmış ve ceza almıştı.

Resmi ideolojinin bekçiliğini yapan bürokrasinin, bu ideolojiye eleştirel yaklaşanlar üzerindeki baskısı öncelikli meseledir. Ağzından çıkacak her kelimenin, kendisine muhtelif davalar olarak dönme ihtimalini düşünerek konuşan insanların oluşturduğu bir toplulukta sağlıklı bir fikir alışverişi olamaz.

Velhasıl kelam, artık iktidarın en acil görevi toplum içindeki fikir alışverişlerini sağlıklı, sağlam ve güvenli bir temele oturtmaktır. Sivil Anayasa talebinin en temel nedeni de budur ve bu yolda atacağı her adım demokratlar tarafından desteklenecektir. Yasalarla özgürlükleri sağlama alınan konuşan, yazan, tartışan vatandaşlar özgürce konuşabilildikleri, yazabildikler, tartışabildikleri bir ortama kavuştukları an, Türkiye bütün sorunlarını yarı yarıya halletmiş olacaktır.

Ve o zaman demokrasi yolumuzdaki kayaların bir tanesinden daha kurtulmuş olacağız.



Tokum

29 03 2009

tokum1



Hayal Kırıklığı

28 03 2009

Bugün ‘ Taraf gazetesinde okuduğum en kötü yazı’ diyebileceğim bir yazı vardı. Yazarı Rasim Ozan Kütahyalı. Hiç uzatmadan yazıya bir gözatalım:

Evet, bu seçimler bir referandum niteliği taşımaktadır… 29 Mart gecesi AKP yüzde 45-50 bandında bir toplumsal desteği arkasında bulabilmelidir, bulması gerekmektedir… AKP’nin oyunun bu bandın altına düşmesini yaşadığımız bu konjonktürde hiçbir özgürlükçü-demokrat istemez diye düşünüyorum… AKP’nin “Kaleleri fethedeceğiz” tipi saçma sapan davranışlarına haklı bir tepki gösteren Diyarbakırlı DTP seçmeni de AKP’nin oylarında dramatik bir düşüş yaşanmasından memnun olmayacaktır diye inanıyorum… Aynı şekilde SP’li seçmenlerin de böyle bir ihtimalden asla mutlu olmayacakları kanaatindeyim. SP’liler derin yapılanmanın tertiplerini iyi bilen, bu tertiplerden çok zarar görmüş bir kitledir. Ne kadar eleştirseler de AKP’ye yönelik bir derin yapılanma darbesinde asla eyyamcı tavırlar içine girmeyip onurlu bir duruş sergileyeceklerdir…

Referandum meselesinden başlayalım. 22 Temmuz bir referandumdu. Millet muhtıracılara ve kapatma davası açan aklı evvellere sandıkta okkalı bir tokat attı. Bu ise bir yerel seçim. Pireyi deve yapmanın alemi yok. Ayrıca belediyelerinden hizmet bekleyen vatandaşlara darbe korkusu empoze ederek oylarını AKP’den yana kullanmalarını istemek, şeriat öcüsünü yaratıp CHP’ye oy isteyenlerle aynı duruma düşmektir. En hafif tabiriyle zavallılıktır. Kim hangi partiden hizmet alabileceğini düşünüyorsa ona oy verir. AKP’den başka bir partiye oy verdi diye kimse onursuz bir duruş sergilemiş olmaz. Demokratik hakkını kullanmış olur.

Ben bu tip cümleleri bir yerlerden hatırlıyorum. Yukarıda alıntıladığım kısımda, AKP yerine CHP, özgürlükçü-demokrat yerine de Atatürkçü-Laikçi kelimelerini yerleştirirsek, Hürriyet gazetesindeki dandik Kemalist köşecilerinin yazdığı paçavraların bir nüshasını elde etmiş oluruz. Aynı tarz aba altından sopa gösterme taktiği… ‘Ak Parti’ye oy vermeyen özgürlükçü-demokrat değildir’, ‘Ak Parti’yi desteklemeyen onursuzdur’ falan filan. Yok canım! Şuan oyunda eli en kuvvetli olan taraf Ak Parti. Sadece Kütahyalı’nın görebildiği bir ‘yargı darbesi’ yüzünden AKP desteklenmeliymiş, böylece darbecilere karşı demokrasiyi savunmuş olurmuşmuşuz. Allah Allah!

Böyle bir yargı darbesi olma ihtimali olsa dahi AKP 22 Temmuz’da yeterli desteği aldı. Bundan sonra hükümet etmek, demokrasiyi geliştirmek ve pekiştirmek ve bu yolda Ergenekon Davası’na destek vermek, Yeni bir anayasa hazırlamak, Alevi ve Kürt açılımları yapmak ve AB yolunda daha da ilerlemek partinin görevidir. Bunlarla yerel seçimlerin hiç alakası olmadığı gibi insanların oylarına ‘öcü’ propagandası yaparak sömürmeye çalışmaya da kimsenin hakkı yok.

Rasim Ozan’ın bu yazısı, başlıkta belirttiğim gibi tam bir hayal kırıklığı oldu. Kendisinin siyasi duruşu ve kariyeri hakkında çok da ilgili değilim, yalnız bu tür yazılar uzun vadede hem kendisine hem de gazeteye zarar vermek dışında hiçbir işe yaramaz.



Vur Sopayı Beline#13

28 03 2009
Özdemir İnce

Özdemir İnce



Ne Okuyorum#4

28 03 2009

Abdülhamit Avşar-Bir Partinin Kapanmasında Basının Rolü: Serbest Cumhuriyet Fırkası(Kitabevi Yayınları)

serbest-cumhuriyet-firkasi-bir-partinin-kapanmasinda-basinin-rolu-abdulhamit-avsar

Şinâsî halka rehberlik etmesi gayesiyle Tasvir-i Efkâ’ı çıkardığı zaman Abdülaziz’in kendisine gönderdiği 500 altını reddetmişti. Şüphesiz bu hareket ideal gazetecelik kriterleri çerçevesinde, görevi halkın enformasyon ihtiyacını karşılamak olan gazeteci için pek fazla büyütülmemesi gereken bir davranıştır. Fakat aradan yıllar geçtikten, çeşitli dönemleri inceledikten, günümüzü de idrak ettikten sonra genel anlamışla Türk basınının ulaştığı noktanın, Şinâsî’nin tavrının çok gerisinde kalmış olması oldukça düşündürücüdür. Elinizdeki kitap Türk siyasî hayatında önemli yere sahip Serbest Fırka macerasının sona ermesinde basının kolü üzerinde durmaktadır. Okuyucu bu kitapta, siyasî mücadelelerde basının nerede durmayı tercih ettiği hakkında bilgi sahibi olacak, bugünü de göz önüne getirerek kendisine tâbi kamuoyu oluşturmada hangi tanıdık sloganları kullandığını görecektir.

Bir örnek:

“Cumhuriyetçiler aklınızı başınıza alınız! Bunlar şeriat istiyorlar, şeriat!”

Falih Rıfkı’nın(Atay) 8 Eylül 1930 tarihli Hakimiyeti Milliye gazetesindeki “Tethiş” başlıklı yazısından….



Gazete Notları#27.03.2009

27 03 2009

Kürdistan mı? Hiç duymadım[Murat Belge]

Ergenekon Davası’nın Çankaya’daki adı: Şeffaflaşma[Yasemin Çongar]

Bir tavizli reform öngörüsü[Etyen Mahçupyan]

Kılavuzu E. Özkök olan Hürriyet okurlarının “Nokta baskını” yorumları…[Alper Görmüş]

TKP, ulusalcılık, Kürt-İslam düşmanlığı[Kazım Özgoğan]

Darbeye destek ifade özgürlüğü müdür[Ümit Kardaş]

Ergenekon ve sol aldatmacası[Hasan Bülent Kahraman]

Darbe mi, seçim mi?[İhsan Dağı]

Solcular darbeyle helalleşsin[Oral Çalışlar]

İslamcılar Ahmet Kaya’da ne buldu?[Memduh Özdemir] (Yazı 13.03.2009 tarihli, ben yeni okuyorum.)



Böyle Bir Kara Sevda

26 03 2009

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=OKmYW2Ht97g]

Dilek Türkan’ı dinledikten sonra her ses, her şarkı, her türkü ve her enstruman biraz eksik, biraz basit kalıyor sanki…



Hasan Rua

25 03 2009

Hasan Rua Demiroğlu’yu DerinDüşünce’deki severek okuduğum yazılarından tanıyordum. Bugün DD’de dolaşırken bir yazıya yaptığı yorum sayesinde kendisinin kişisel blogunu keşfettim.  Ben takipteyim, herkese de tavsiye ederim.

Not: 22 Mart 2009 tarihli ‘Ufuk Uras’ın yeni partisi solumuzdaki egemenler‘ başlıklı yazısını özellikle okunmalı.



İnkılâp ve Seçim

23 03 2009

Türker Alkan son iki yazısında Atatürk’ün aslında nasıl içten içe demokrasiyi arzuladığını ve onun reformları sayesinde bugünkü ’süper’ demokrasimize kavuştuğumuzu iddia etti. İlk yazı hakkında şurada bir iki kelam etmiştik. İkinci yazısını da bir alıntıyla cevaplayalım.

Alıntılayacağım yazı Cemil Koçak hocanın 20.05.2007 Radikal 2′de yayınlanan İnkılâp ve Seçim başlıklı makalesi. Aynen kopyalıyorum:

İnkılâp ve Seçim

“2007 seçim yılı. Dolayısıyla seçim sistemi ile ilgili beklentiler ve tartışmalar yine gündemde.
İnkılâpçı seçim sistemi
Cumhuriyet inkılâbından sonra seçimler, Osmanlı’dan kalma seçim yasası ve sistemine göre yapıldı. Yasa, 1877 yılında kabul edilmiş ve daha sonra değişik zamanlarda değiştirilmişti. Cumhuriyet, ayrıca bir seçim inkılâbına (nedense) gerek görmedi, ihtiyaç duymadı. Belki de hâkimiyeti milliye ile seçim sistemi arasında bugün olduğu gibi doğrudan bir ilişki kurulmamıştı. Cumhuriyet, bazılarının iddiasına göre, Osmanlı’nın ‘kulluk sistemi’ne son verdikten sonra, ‘kulluk sistemi’nin öngördüğü seçim yasasını ve sistemini sürdürdü.
O halde Pazar bulmacası: (a) Osmanlı seçim yasası hâkimiyeti milliye ilkesine uygundu, “kulluk” falan yoktu, zaten herkes vatandaştı, o nedenle bir değişikliğe ihtiyaç görülmedi. (b) Cumhuriyet “kulluk” düzeninin seçim yasasını ve sistemini sürdürerek, “kulluk” rejimine devam etmeyi tercih etti. (c) Cumhuriyet seçim yasasını değiştirmek ihtiyacında olmadığı ve hâkimiyeti milliyeyi de temel aldığına göre, son dönem Osmanlı’da da hâkimiyeti milliye ilkesi zaten vardı ve uygulanıyordu. (d) Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş kopuş değil, devamlılıktı.
Gelelim Osmanlı’nın, pardon Cumhuriyetin seçim yasasına: Seçmen olabilmek için (mesela 1923 seçimlerinde) “Türkiye Devleti Halkı”ndan olmak lazımdı. Artık her ne demekse? Buna göre, seçimler, bugünkünün aksine, iki dereceliydi. Sakın yanlış anlamayınız lütfen, iki turlu değil. Önce erkekler (on yıl kadar sonra kadınlar da) birinci seçmen olarak, milletvekillerini seçecek olan ikinci seçmenler için oy kullanırlar ve yetkilerini bu ikinci seçmenlere delege ederlerdi. İkinci seçmenler sayıca azdılar. İkinci seçmen listesi ise, CHP tarafından saptanır ve ilan edilirdi. Bütün ikinci seçmenler CHP’li idiler. Sonra bu ikinci seçmenler, milletvekillerini seçmek üzere sandık başına giderlerdi. Sandık başına gittiklerinde önlerinde buldukları milletvekili aday listesi, CHP tarafından saptanıp ilan edilmiş olurdu. Tabii tek bir liste vardı. Zaten aday listeleri oluşturulurken seçim bölgelerinin çoğunda seçilecek milletvekili sayısı kadar aday gösterilmezdi ve adayların tümünün de seçilmesi bu şekilde sağlanırdı. Bazı adaylar, aday olduklarını bile bilmezdi, aday olduklarını gazetelerden okuyarak ya da radyodan duyarak öğrenen adaylar da vardı! Ama listenin içinde bazen çok az sayıda yanında bağımsız yazan adaylar da olurdu. Bu bağımsız adaylar da yine CHP’nin onayından geçerlerdi. Bir de hakiki bağımsız adaylar vardı. Ama bunların seçildikleri hiç görülmemişti. Zaten bir elin parmağını geçmeyecek sayıda olurlardı ve kendilerine biraz da eksantrik kişiler gözü ile bakılırdı. Bunlar pek çok kişinin gözünde medeni ve siyasi cesaret sahibi kişilerdi. İkinci seçmenler parti listesinden seçildikleri için yine partinin milletvekili aday listesine oy vermek zorundaydılar, aksi halde parti disiplini açısından partiden atılabilirlerdi.

Yüzde 25
Altıok bayrağı ile de süslenmiş olan seçim sandıkları açıldığında, oylar, herkesin gözü önünde açık kullanılmış olmasına karşılık, memurlardan oluşan komisyonlarca gizli sayılırdı. Sonra sonuçlar açıklanırdı. Listenin tek bir oy alması halinde dahi kazanacağı için, sonuçlar sürpriz yaratmazdı. Milletvekili aday listesine girmek, seçilmeyi zaten garantiliyordu. Pek çok aday, seçim bölgesini hayatı boyunca hiç görmemiş olabilirdi. Kimin milletvekili olacağına, cumhurbaşkanı, parti başkanı olarak karar veriyordu. Yardımcıları da başbakan ve aynı zamanda parti genel başkan vekili ile partinin genel sekreteri idi. Ama son karar, partinin değişmez genel başkanı da olan cumhurbaşkanına aitti. CHP’nin 1927 tarihli tüzüğü bunu öngörüyordu. Tek parti döneminin seçim sistemi böyleydi. Bu, hâkimiyeti milliyeyi en iyi yansıtan sistem olarak görülüyordu. Gerçi 1927 genel seçimine birinci seçmenlerin katılımı yüzde 25′i bile bulmamıştı, ama bu sorun edilmiyordu. CHP tüzüğüne göre, bu sistem “demokrasi”yi daha iyi yansıtıyordu. CHP’nin kabul edilen ilk programına göre, tek dereceli seçim yapmak ilke olarak benimsenmişti. Fakat seçmenler Meclis’e seçecekleri adayları yakından tanıyabilecekleri siyasal, sosyal, kültürel niteliklere sahip oluncaya kadar, seçmenlerin yakından tanıdığı ve güvendiği ikinci seçmenleri seçmelerinin demokrasiye daha uygun olacağına karar verilmişti. Vatandaşlar gereken eğitimden geçip de arzu edilen yüksek standartlara sahip oluncaya kadar CHP, Osmanlı döneminden kalan iki dereceli seçim sistemine devam etmeyi tercih etmişti.

Cumhuriyetin ilk seçim yasası
Cumhuriyetin ilk seçim yasasını Cumhurbaşkanı İnönü’ye borçluyuz: 1942 yılının son günlerinde Osmanlı döneminden kalan seçim yasası nihayet değiştirildi. Seçmen olabilmek için Türk olmak ve 22 yaşını bitirmiş olmak gerekiyordu. Milletvekili seçilebilmek için ise 30 yaşını bitirmiş olmak gerekiyordu. Seçimler yine iki dereceliydi. Nitekim 1943 yılında yapılan CHP tüzük değişikliğinde seçimlerin iki dereceli olarak kalması gereği üzerinde ısrarla durulmuştu. Tüzükte yer alan ‘demokrasi’ sözcüğü de artık gereksiz bulunarak kaldırılmıştı. Tek-parti döneminde seçim, atama anlamına geliyordu.

Cumhurbaşkanını kim seçiyordu?
Cumhurbaşkanını, cumhurbaşkanı tarafından atanmış olan milletvekilleri seçiyorlardı. Yani önce cumhurbaşkanı, CHP Değişmez Genel Başkanı olarak partisinin milletvekillerini seçiyor, ardından miletvekilleri de Meclis’te kendilerini atayan cumhurbaşkanını (yeniden) seçiyorlardı. 1924 Anayasası’nın öngördüğü parlamenter demokratik sistem, tamamen başaşağı edilmişti.
Cumhurbaşkanı anayasaya göre yetkileri kısıtlı devlet başkanıydı. Fakat cumhurbaşkanı aynı zamanda CHP Değişmez Genel Başkanı’ydı da. Yetkilerini cumhurbaşkanı olarak değil, fakat parti başkanı olarak kullanıyordu Bu ona parti tüzüğü tarafından tanınmış olan bir haktı. 1924 Anayasası’na göre, cumhurbaşkanının parti başkanı olmasına herhangi bir engel yoktu.

Milletvekilleri
Ne propagandaya gerek vardı ne de siyasal rekabet içinde olmaya. Adayın tek yapması gereken, parti başkanının, yani liderin kendisine güvenmesini sağlamaktı. Bu güven, lidere, rejime, partiye, hükümete tam bir bağlılık/bağımlılık anlamına geliyordu. Bu bakımdan parlamentoya katılan bir adayın yeniden seçilme şansı, eğer kendisinden beklenen misyonu iyi bir şekilde yerine getirirse, hayli yüksekti. Eğer liderin güvenine layık olmayacak bir siyasal tutum içinde olduğu görülürse, ki bu nadiren görülen bir özellikti, bu takdirde bir kez daha seçilmesi imkansızdı.

1946: “Karşı-devrim”
Tek parti döneminin seçim yasası ve sistemi, (bazı görüşlere göre) ‘karşı-devrim’den sonra, yani Cumhurbaşkanı İnönü’nün rejimi dönüştürmesi ile birlikte tarihe karıştı. Hâkimiyeti milliye ilkesi de, “sözün ayağa düşmesi” ile birlikte, tek dereceli ve gizli oy gibi, seçim sonucunun öngörülememesine neden olacak şekilde suistimal edildi! Bunun sonucu malum: İstikrarsızlık, kaos, düzensizlik ve karışıklık… Bu anlamda inkılâpçı seçim sistemi, 1946′da irticaya yenik düştü de denilebilir!”



Tarafsız Bölge & Eğrisi Doğrusu

22 03 2009

Öncelikle program arşivlerini tutan bu iki güzide programını tebrik ediyor programa emeği geçenleri ve CNN Türk’ü kutluyorum. Kanal 24, ATV, SKY Türk, TV Net kanalları ibret alıp, onlar da efendi gibi internetin nimetlerini kullanaraktan  program arşivlerini düzenleyip yayınlasınlar. Kızdırmayın adamı!

Şimdi esas meseleye geçelim. Eğrisi Doğrusu’yla Tarafsız Bölgenin neredeyse tüm bölümlerini izledim/dinledim. Beğendiğim bölümlerinin linklerini aşağıya ekliyorum.

Eğrisi Doğrusu (Programın formatı tek konuk ağırlama şeklinde olduğu için konuk isimlerine göre listeliyorum)

1)Mete Tunçay

2)Cemil Koçak

3)Cemil Koçak(Musul Meselesi)

4)Ahmet Demirel(Kazım Karabekir hakkında)

5)Soli Özel (bayağı sağlam, kesin izlenmeli.)

6)Nilüfer Göle

7)Şahin Alpay

8)Ergun Özbudun’un konuk olduğu çeşitli bölümler: 1, 2, 3, 4

9)Hasan Bülent Kahraman

10)Fuat Keyman

Tarafsız Bölge (Konuları ve parantez içinde konukları gösterecek şekilde sıraladım)

1)Ama Hangi Atatürk 1, 2 (TAHA AKYOL, ALİ SİRMEN, MEHMET ALİ GÖKAÇTI, METE TUNÇAY, CEMİL KOÇAK ,MÜMTAZ SOYSAL)

2)Ak Parti Kapatma Davası 1, 2 (CEMİL KOÇAK,SEYFETTİN GÜRSEL,HÜSAMETTİN CİNDORUK,AHMET İNSEL,YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN,ŞEREF MALKOÇ,AYDIN ENGİN)

3) 27 Mayıs ve Hükümet Yargı Gerilimi (OKTAY EKŞİ, ESER KARAKAŞ, ÜLKÜ AZRAK, NİYAZİ ÖKTEM, YILDIRAY OĞUR, ÖZDEMİR ÖZOK)

4) Yakın Tarihe Farklı Bakışlar (CEMİL KOÇAK, MUSTAFA AKYOL, AHMET KUYAŞ, MUSTAFA ARMAĞAN, ALTAN ÖYMEN)

5) Medya ve Siyaset İlişkileri ( Ekrem Dumanlı,Hasan Cemal,Oktay Ekşi,Nazlı Ilıcak,Oral Çalışlar,Hasan Celal Güzel)

6) İnternet ve Sansür( DOÇ.DR.ASLI TUNÇ,SERDAR KUZUOĞLU,KÜRŞAT ÇETİNKOZ,AV.ERHAN HORASAN,YUSUF ANDİÇ,HALİL ÖZYOLCU,PROF.DR.EŞREF ADALI)