Kıbrıs'ın Üç Hali

27 04 2009

Kıbrıs ‘çözüm’ kelimesinin anlamını unutmuş bir ülke. Güney’le birleşme meselesi, Türkiye’yle ilişkiler, yerle bir olmuş ekonomi, dünyadan neredeyse tamamen izole olmuşluk hali… Eh Kıbrıs’ta Türkiye’nin de büyük katkılarıyla yaratılan bu çözümsüzlük hali, şimdi hem Kıbrıslı Türkleri hem Türkiye’yi, hem de Rumları bayağı etkiliyor.

Kıbrıslı uluslararası camiada tanınmayan, kimliksiz bir vatandaş olarak kalıyor, bitmeyen ekonomik iflas hali de cabası. Kıbrıs ekonomisi neredeyse tamamen Türkiye’den gelecek paraya dayanıyor. Erdal Güven’in bu konudaki yorumu: “Muhtemelen, tahmin ediyorum ama bunu emin olun bir şeylere dayanarak söylüyorum Derviş Eroğlu’nun Mayıs ayındaki (memur) maaşları hangi parayla ödeyeceği” Ayhan Aktar bugünkü yazısında “2004′de Maliye Bakanı Unakıtan Kıbrıs’a yapılan yıllık yardımın 550 milyon dolar olduğunu açıklamıştı. 2008′de bu miktar 800 milyon dolara yükseldi. 2009′da kriz nedeniyle azaldığı söyleniyor.” demiş. 2009′da yapılacak yardımın 450-500 milyon dolar civarında olacak sanırım. Yine Erdal Güven 2009 yıl için 250 milyon liradan bahsediyor ama ekliyor “bu paranın %60′ı ilk üç ayda kullanıldı”. Şimdi 2004-2009 arası Kıbrıs’a ortalama her yıl 600 milyon dolarlık yardım yaptığını varsayarsak 3 milyar dolarlık bir meblağdan bahsediyoruz. Bu ekonomik yük yetmezmiş gibi, Türkiye’nin AB yolundaki en büyük kamburunun adı yine Kıbrıs. Üstelik bu para bir nevi sadece ada insanının günü atlaması dışında bir işe yaramıyor. Kıbrıs ekonomisinin bu hali Kıbrıs’ın geleceği için kesinlikle umut vermiyor. Çünkü hem izolasyon hali ticaretin gelişmesini tamamen engelliyor, hem de ülke içinde ‘kendi kendini çevirme’ projesi için yapılan yatırımlar bile elde kalıyor. Yine Ayhan Aktar’ın bugünkü yazısından alıntılayalım:

“2004′deki Annan Planı referandumunda Türklerin Evet demeleri ve Rumların da Hayır oyu vermelerinden sonra Kıbrıslı Türkler “Bu Rum bizi istemez!” noktasına geldiler. Sonra Kıbrıs’ta ikinci dalga ganimet ekonomisi başladı, Rumlardan kalan arsalar yağmalandı. 2004 – 2007 arasında Rum malı üzerine 5.000.000 metrekare inşaat yapıldı. Yer gök, villa doldu. KKTC ekonomisi yüzde 46 büyüdü ve kişi başına milli gelir 11.000 dolara çıktı. İngilizler villa satın alıyorlardı. Tabii ki müteahhitler de CTP’ye yakın kimselerdi. Ayrıca, ikili görüşmelerdeki “Rum malları meselesi” içinden hiç çıkılmaz hale geldi. Dolayısıyla, inşaat faaliyeti bir bakıma çözümsüzlük, en iyi çözümdür politikasına da hizmet ediyordu.

Rum yönetimi Kuzeydeki Rum malları üzerinde yapılan villaları satın alan İngilizlere dava açtı. Talep bıçak gibi kesildi. “

Bu alıntı aslında her şeyi anlatıyor. Öncelikle Orams davasından söz etmek lazım. Orams davası, bir Rum’un kuzeyde kalan arazisine yapılan villanın bir İngiliz’e satılması sonucu açıldı. Özellikle bu davadan sonra inşaat sektöründeki gelişme geri tepti(Yine bu şekilde Loizidu Davası var ki orada Türkiye bir mülkün sadece kullanım hakkı için 1 milyon 120 bin euro ödemek zorunda kaldı). Yapılan evler, villalar elde patladı. Üstelik bu inşaat çalışmaları çözüm pazarlıklarını olumsuz şekilde etkiledi. Bir de şundan bahsetmek lazım: Kuzey Kıbrıs kurulduktan sonra Eşdeğer Mal Uygulaması diye bir şey ortaya çıktı. Güney’den kuzeye geçen Türklere, Kuzey’de kalan Rum malları bir tür çekilişle dağıtıldı. CTP döneminde sanırım bu uygulama durdurulmuş, bir de Mal Tazmin Komisyonu kurulmuştu. Bu komisyon Kuzey’de malları kalan Rumlarla anlaşıp tapuları karşılığında zararlarını tazmin eden bir komisyon. Bu bilgilerle Ayhan Aktar’ın yukarıdaki cümlelerini bir daha okuyunca görüntü dayanılmaz bir hale geliyor.

Yine bu konu hakkında Niyazi Kızılyürek’in yazdıklarına(bu yazının tamamının okunmasında fayda var) bakalım:

Bu coşku, Kıbrıslı Rumlardan arda kalan ganimeti paylaşırken tam bir bayram sevincine dönüştü. Lüks binalar, evler, fabrikalar, oteller, birden bire Kıbrıslı Türklerin olmuştu. ‘Her şey birden bire olmuştu’. ‘Çocuklar gibi şen’ Kıbrıslı Türkler, bir tombala torbasına ellerini atıyor ve ellerine gelen numaraların işaret ettiği güzel Rum evlerine talip oluyorlardı. Köy meydanlarında toplanan erkekler ‘yeni evleri’nin güzelliğini anlatıyor, sırtlarına geçirdikleri Rum kıyafetlerini bir birlerine gösteriyor ve kimin ne kadar ‘ganimet yediğini’ konuşuyorlardı. Kadınlar karşılıklı ziyarete gidiyor ve ‘kimin nesi var’ diye, bir birlerinin yeni evlerini süzüyorlardı. Çocuklar sokaklarda ‘yeni kıyafetlerini’ giymiş, ‘yeni oyuncaklarıyla’ oynuyorlardı. Her tarafa Türk bayrakları çekilirken, evlerin duvarlarından Kıbrıslı Rumlara ait olan resimler indiriliyordu.

1974 öncesi ‘gettolarda’ kıt kanat geçinen Kıbrıslı Türkler, şimdi zengin Kuzey Kıbrıs’ın yeni-zenginleriydi ve peş peşe kurulan siyasi partilerin en sevimli sloganı “Kanla Aldık Terle Yapacağız” biçimindeydi.

Çözümsüzlük içinde bir Kuzey Kıbrıs, bölünmüş bir ada, Kıbrıs sorununu bir türlü aşamayan bir Türkiye.

Not:Kıbrıs meselesinde çok bilgili değilim, ama çok ilgiliyim. Kitaplarımı sipariş ettim, bu konu hakkında, yakın zaman içinde bir iki kelam daha edebilirim.



Her Şey Tamam, Bir O Kaldı!

25 04 2009

Dün insanların dikkati Obama’nın 24 Nisan konuşmasına kilitlendi. 24 Nisan malumunuz Ermeni ileri gelenlerlerine karşı yapılan cadı avının başladığı tarih. Katliam’ın yıl dönümü olarak kabul edilir.

‘Soykırım diyecek mi’, ‘Ne mesaj verecek’, ‘Ermenistan’la ilişkileri etkiler mi’ gibi sorular kafalarda; çaylar kahveler içilerek, hatta belki çekirdek çitleterek gelişmeler takip edildi. O dönem yaşananlar tamamen görmezden gelinip, meseleye olabildiğince pragmatist şekilde odaklanıldı.

Ben horul horul uyuduğumdan takip edemedim, Obama ’soykırım’ dememiş de, ‘Meds Yeghern’ (büyük felaket) demiş. Al sana yeni tartışma. Meds Yeghern zaten soykırımı karşılamak için kullanılan bir terim. Ama direk ‘genocide’ da denmemiş. Süper tartışma konusu işte saldırsın millet.

Bugün internet âleminde kim ne demiş bir bakayım dedim. Baykal, Bahçeli, Erdoğan ve Gül konu hakkında açıklamalarda bulunmuşlar. Gül o dönem hayatını kaybeden Müslümanları hatırlatmış, Baykal’la Bahçeli aynı kafadalar zaten ‘İfadeler ağır, hayal kırıklığı yarattı’ falan demişler. Erdoğan’ın yorumunda biraz taşın suyunu sıkar gibi olumlu bir anlam çıkarmaya çalıştım, zira -büyük ihtimalle Ermenistan’la gelişen ilişkilere zarar vermemek için- bu yönde malzeme veren tek lider oldu. Ne demiş Başbakan:

“Sayın Başkan’ın hazırlanan metni bir denge metni olarak görüyorum. Bu metin bir defa bizi tatmin eden bir metin değildir. Ama burada bir gerçeğin altını çizmem gerekiyor. Tarihi araştırmak, gerçeği araştırmak, biz siyasilerin işi olmasa gerek. Bunu müteahhit defalar söyledim. Bu tarihçilerin işidir. Onlar bunu açıklasınlar, araştırsınlar. Hatta hukukçular da bu işe dâhil edilsin. Araştırmalar yapılsın. Ondan sonra biz siyasetçilerin önüne bu gelsin. Hatta benim geçmişte açıklamalarım var. Burada bize yönelik olumsuzluk çıkarsa biz geçmişimizle yüzleşiriz. Burada devam etmekte olan normalleşme sürecini gölgeleyecek açıklamalardan kaçınmak lazım. Yani hiçbir siyasi kendi verdiği söz veya taahhüdü kendi geleceğine yatırım için kalkıp da ülkeler arasında barışı gölgeleyecek açıklamalar yapmaması gerekir.”

Soykırım meselesine siyasetimizin en olumlu yaklaşımı bu kadarcık işte: “Araştırılsın, hatamız varsa yüzleşiriz”. Şimdi bahsi geçen yüzleşme için, bu meselenin daha ne kadar araştırılması, daha ne kadar yazılması, daha ne kadar tartışılması gerekiyor,  hala bilmiyorum. Türkiye’de -hadi haklarını yemeyelim- görece önemli bir kesim oluştursalar da, dünyada doğru dürüst itibar edilmeyen sözdeci Halaçoğlu tayfası dışında kimse ‘11 Ermeni öldü, onlarda futbol maçında çıkan anlaşmazlık sonucu başlayan kavga yüzünden’ tavrıyla bu konuya yaklaşmıyor. Soykırım denir, denmez. Ama uluslararası akademik camiada bu konu hakkında çok derin ayrışmalar da yok.

Neyse hadi Erdoğan siyasetçidir, pragmatikliğin kitabını yazmak durumundadır-ki bu da bambaşka bir tartışma konusu- diyelim. Yukarıda bahsettiğim, bir taraftan çekirdek çitleyip, bir taraftan da the Secret metotlarıyla ‘Soykırım demesin, pozitif enerji, soykırım demesin’ modundaki adamlara ne oluyor ki? Biz kendi iç hesaplaşmamızı yaptık bitti de bir Obama’nın tüyü dikmesi kaldı sanki. Basit ve imzalayan birey dışında kimseyi bağlamayan bir özür kampanyasının internet sayfasının bile kırk kere hacklendiği bir ülkede tek derdimiz Obama’nın ağzından çıkacak kelimeler mi yani? Hani ‘biz onları kesmedik, onlar bizi kesti’ denmesini bile bir kenara koyalım, ifade özgürlüğüne saygının rakımı, deniz seviyesinde iken en büyük problemimiz ‘genocide’, ‘Meds Yeghern’ tartışmaları falan mı?

Çok canım sıkılıyor…



23 Nisan: Bir Peri Masalı

23 04 2009

Güzel İzmir’imizin en laik, en ilerici, en Atatürkçü bir semtinde ikamet ettiğinizi düşünün. 23 Nisan günü gelmiş, ‘coşkulu kutlamalar’ için hazırlıklar başlamış, çocuklara ezberleyecekleri Kemalist sloganlar(bunlara şiir diyen de var) dağıtılmış. Hatta ilkokulun İzmir’e yakışan Atatürkçülükteki müdürü, ‘bu yıl iki şiirle geçiştirmeyelim, bir piyes hazırlayalım bir de ünlü isim davet edelim’ demiş. 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da Meclis açılırken yaşananlar, 23 Nisan 2009′da çocuk oyuncuların katkılarıyla sahnelenmeye karar verilmiş. Tabii böyle önemli bir ‘şov’ için o ağırlıkta bir celebrity lazım. Hemen Bekir Coşkun aranmış ve davet edilmiş. Bekir Coşkun, malumunuz, çok zeki bir insan olmadığından ‘Ergenekon Davası’na karşı, Atatürkçü duruşu göstermek için katılmalıyım’ diye düşünerekten teklifi kabul etmiş. Gelmiş güzel İzmir’e.

bolum13_1

Velhasılıkelam. ‘Her şeyimizi Atatürk’e borçluyuz, bu yüzden ona tapıyoruz’ temalı şiirler çocuklar tarafından okunduktan ve Hocalardan biri 23 Nisan hakkındaki resmi-görüşü 1.000.000.000.000. kez tekrar edecek olan konuşmasını yaptıktan sonra piyesimiz başlamış. Başlamasıyla birlikte izleyiciler arasında homurtular, inlemeler, alien(laik bir ülkede ‘cin’ olmaz, alien olur) görmüşçesine titremeler başlamış. 23 Nisan 1920′yi canlandıran çocuklar dualar ediyor, temsili kurbanlar kesiyor, tespih ve tekbir çekiyor, hatta meclis binasını simgeleyen bir kartonun üzerine Kuran’dan bir ayet asıyorlarmış. Bu görüntüye dayanamayan izleyiciler: ‘Aman Allah’ım Amerika’nın Ilımlı İslam politikasını çocuklarımız uyguluyor’, ‘Büyük Ortadoğu Projesi amacına ulaşıyor’ şeklinde naralar atarken tecrübeli Bekir Coşkun hemen olaya el koymuş ve ‘Sandalyelerin altına bakın, Fethullah buralarda bir yerde olmalı’ diye bir komut vermiş. Hemen aramalar başlamış, 23 Nisan kutlamalarının yapıldığı okul didik didik edilmiş ama Fethullah Gülen bulunamamış. Bekir Coşkun yine tecrübesine dayanarak: ‘Bu herif zaten Soros’la ortak, ikisini de CIA, FBI, KGB, MOSSAD koruyor. Kaçmakta sorun yaşamamışlardır’ diyerek hem kalabalığı tehlikenin geçtiği konusunda temin etmiş, hem de ‘düşmanın’ her şeye kadir olduğunu vurgulayarak tetikte kalmalarını belirtmiş.

Bekir Coşkun ertesi gün yazdığı yazıda olaylardan Milli Eğitim Bakanı’nı sorumlu tutmuş. Çocuklara tarihle alakası olmayan bu ‘iğrençlikleri’ yaptıranların cezalandırılmasını talep etmiş. Laf arasında da ‘göbeğini kaşıyan adamlardan tiksiniyorum’ yazmış. İzmir’deki piyesin gerçektende 23 Nisan 1920′de yaşananları temsil ettiğine asla inanmamış. Hatta sorgulamamış bile. Konu hakkında bir satır kitap okumamış. Çünkü laik, muasır, Atatürk’ün böyle bir meclis açılışına izin vermeyeceğine eminmiş.

Ve sonsuza kadar aptal yaşamış.



İyi ki Varsın Be!#9

21 04 2009
Alper Görmüş

Alper Görmüş

Alper Görmüş hakkında birçok övgü dolu cümle sarfedilebilir. Sadece ‘Darbe Günlükleri’ni ifşa etmesi ve haberinin arkasında durması, ‘puşt tarlası’ durumundaki medya mensuplarına gazetecilik dersi niteliğindedir.

Ama onun önemini en iyi şekilde anlamak için bugünkü yazısının finaline bakmak lazım. Unutturulmaya çalışılan, görmezden gelmemiz için bilinçaltımıza hunharca tecavüz edilen mevzular hakkında ‘Hop birader, bir de meselenin şu yanına bakalım’ diyebilme kabiliyetidir onu özel kılan.

Alper Bey bugün, Ayşe Arman’ın 6 Mayıs 2007′de Türkan Saylan’la yaptığı röportajı hatırlattı. İtiraf edeyim ya Ayşe Arman röportajlarını okumaya tenezzül etmediğimden ya da okuyupta aklımdan çıktığından, bu röportajı tamamen unutmuşum. Biraz alıntı yapalım:

Mitingde “Ne şeriat, ne darbe” diyordunuz, muhtıraya karşı mısınız?
- Tabii ki değilim. Çünkü o, bir muhtıra değil! Abartıyorlar. 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı’nı gölgelemek için, bir “kutlu doğum haftası” icat edildi. Neymiş? 23 Nisan, Peygamberimizin doğum gününe denk geliyormuş. Bu vesileyle, çocukları sarıp sarmaladılar, ilahiler okuttular. Ordu da bu tür meselelerde çok hassas. Bu yüzden muhtıra verildi. Ertesi gün Milli Eğitim Bakanı televizyonlarda, “Valla biz yapmadık! Belki Diyanet’tir” dedi. Diyanet “Alakamız yok” dedi. Anlaşıldı ki, Hizbullah’a bağlı bir dernekmiş. Kimse farkında değil. Allah’tan ordu var, onlar görüyor, vazifelerini yapıyorlar. Biz de buna sevineceğimize, söyleniyoruz. Bunu darbe çağrısı gibi algılıyoruz. Çok kızıyorum buna. Çünkü orduya zarar vermeye çalışıyorlar. Der Spiegel’den de geldiler, onlara da söyledim, “Bizim insanımızda Çankaya’ya ve askere karşı müthiş bir saygı vardır” dedim, “Bunu korumamız lazım.” Evet, Türkiye daha önce darbelerden çok çekti, ama bu yaşadığımız darbe filan değil. Haklı bir uyarı

Anayasa Mahkemesi’ne baskı yapıldı diyorlar, light darbe, soft darbe diyorlar..
- Hayır efendim, böyle düşünenler oportünist ve kötü niyetli. Ordunun böyle bir niyeti yok, olamaz da.

Siz AKP’ye toptan karşı mısınız? Aralarında hiç mi uzlaşabileceğiniz insanlar yok?
- Olur mu? Yarısından fazlasıyla anlaşırım. Öğrencilerim, tanıdıklarım var aralarında. Zaten toplama bir parti. Ben, Milli Görüşçülere karşıyım. Ben, sen, bizim oğlan mantığına. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Meclis Başkanı onlardan. Yok artık!

Peki ya örtünme meselesi?
- Mitinge gelenlerin yarısı başörtülü kadınlardı. Hatta evde temizlik yapıyordum bir gün önce, yardımcım dedi ki, “Yarın biz de geliyoruz. Topluca.” “Çok iyi edersiniz tabii ki gelin” dedim. Onlar başka, militan türbanlılar başka. Bizim söylediğimiz türbanı siyasete alet edenler.

Peki ya AKP, Milli Görüşçü unsurlarından arınırsa…
- Bakın, ben hiçbir zaman demokratik yollarla gelen bir partiye karşı olamam. Ama ben, dindar bir Cumhurbaşkanı da istemem. “Cumhuriyeti yok edeceğiz, laiklik de neymiş” söylemlerini ağzına almış insanlara güvenmem.

Gül’ün eşi türbanlı olduğu için mi bu kadar sert tavır koyuyorsunuz?
- Evet, Atatürk’ün Çankaya’sında Milli Görüş sembolü bir türbanlıyı onaylamamız olanaksız.



Anlayan Beri Gelsin

21 04 2009

Atatürk Araştırma Merkezi’nin sitesinde, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri’ni karıştırırken şöyle bir bölümle karşılaştım, hiçbir şey anlamadım. Anlama ihtimali olanlar için aynen kopyalıyorum(vurguyu ben ekledim):

İsveç Kralı ve Türkiye-İsveç İlişkileri Hakkında Konuşma

3 Ekim 1934

Memleketimizi ziyarete gelen İsveç Veliahdı Prens Güstav Adolf şerefine Çankaya Köşkü’nde verilen ziyafette söylenmiştir.

Altes Ruayâl,
Bu gece, yüce konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken duyduğum, tükel özgü bir kıvançtır.
Burada kaldığınız uzca, sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi içinde, bu yurtta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankısını bulacaksınız.

İsveç-Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, önü, bu iki ulus, ünlü sanlı sözlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır.

Ancak, daha başka bir alanda da onlar erdemlerini, o denli yaltırıklı yöntemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özence değer değildir.

Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar; baysal utkusu.

Altes Ruayâl,
Yetmiş beşinci doğum yılında oğuz babanız, bütün acunda saygılı bir sevginin söyüncü ile çevrelendi. Genlik, baysal içinde erk sürmenin gücü işte bundadır.

Ünlü babanız, yüksek kralınız beşinci Güstav’ın gönenci için en ıssı dileklerimi sunarken, Altes Ruvayâl, sizin Altes Ruvayâl, prenses Louise, sevimli kızınız Altes Prenses İngrid’in esenliğine, tüzün İsveç ulusunun gönencine içiyorum.



Siz Açılım Falan Yapmayın

20 04 2009

Zimbabve’yi kuran Zimbabve halkına ZIMBA denir.
İlker Başbuğ

Son günlerin en popüler konusu Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un Harp Akademisi’nde yaptığı konuşma. Konuşmayı izleyen gazetecilerden kim ayağa kalktı, kim kalkmadı, Montesquieu’nün ismi nasıl yazılmalıydı falan fistan gibi ufak meselelerin yanı sıra genelde birçok bakımdan önemli bir konuşmaydı.

Şimdi önemli denilen her şeyin illaki olumlu manada bir önem arz etmesi gerekmiyor. Önemliydi çünkü 2009 yılında hala ‘güvenlik gücü’ olması gerek bir kurumun başkanı, kendisini hiç alakadar etmeyen, görev ve yetkilerinin çok uzağındaki meseleler hakkında ‘Veber, Mönteskiyu falan fişmekan’ diyerek ahkâm kesebiliyor. Üstelik yine aynı konuşmada demokrasiden falan bahsetmeye kalkıyor. Birinci cumhuriyetin en karikatür hali bu konuşmaydı herhalde: Genelkurmay Başkanı’nın demokrasi dersi vermeye çalışması…

Bir de açılım meselesi var. Akreditasyonun biraz genişletilmesi, TSK’nın din düşmanı olmadığı yönündeki vurgu ve sözde Türkiye halkı açılımı¹ gazlandıkça gazlanıyor. Yapılması normal ülkelerde yadırganacak bir konuşma, anormal ülkemizin, anti-normal basını tarafından göklere çıkarılıyor. Bahane de hazır: ‘Türkiye’nin kendine has koşulları‘, ‘Türkiye Danimarka, Finlandiya değil‘ vs. Türkiye’nin kendine has koşullarını yaratanlar, şimdi o koşulları sömürüyor, vatandaşın da bunlara katlanması bekleniyor. İşe bak!

Hayır ortada dikkate değer bir laf olsa ne gam! Neymiş efendim, ordu mütedeyyinlere karşı değilmiş, cemaatlere karşıymış. Biz de bunu yedik. Sanki ‘İslam terakkiye manidir’ci zihniyetteydi bizim ordu. Ben mi yanlış hatırlıyorum? Şehitlik ve gazilik kavramlarını sömürmek dışında ordunun dinle falan ne gibi bir yakınlaşması olmuş bugüne kadar? Başörtülü oldukları için çocuklarının yemin törenini izleyemeyen kadınlar unutuldu mu sanıyorlar onu anlamıyorum ben. O kadar da balık hafızalı değiliz.

Hem milletin cemaatinden kime ne? Kişi ister Nurcu olur, ister Gülen cemaatinden olur, ister Nakşibendî, ister Aczimendi. Hem İlker Başbuğ’un siyah-beyaz algılayış tarzına göre Laikçi kesim de bir nevi cemaat. Laikçi cemaatin insanları tek tip yaşama biçimine zorlaması makul, diğer cemaatlerin değil şeklinde bir sınıflandırma yapılıyor resmen. Biraz tezat var bu işte.

Türk Silahlı Kuvvetleri ülkenin savunmasında çığır açtı da cemaatlerle, Türkiye halkıyla, Monteskiyuyla falan uğraşıyor bir de. Herkes kendi işini yapsın yeter, açılıma falan gerek yok.

¹Genelkurmay bu açılım yaygaralarının akabinde yaptığı açıklamayla ortada açılım falan olmadığını belirtti. Murat Belge’nin konu hakkındaki yazısı için buraya tıklanarak okunabilir.



Akıl Defteri & Tersi ve Yüzü

20 04 2009

Jørmungand sağolsun Mehtap TV’de yayınlanan Tersi ve Yüzü programından haberim oldu. Bir de tam Kıbrıs Seçimleri öncesi yapılan ve Cengiz Aktar’la, Niyazi Kızılyürek’in konuk olduğu Kıbrıs konulu programı izleyince iyice sevindim(Tersi ve Yüzü 17.04.2009). Özellikle Kıbrıs’taki bu seçim sonuçları sonrasında izlenmesi artık faydalı bile değil, zorunlu.

Arşivi taramaya başlıyorum.

Bu arada yine Mehtap TV’de Şahin Alpay, Mehmet Altan, Eser Karakaş üçlüsünün Akıl Defteri adlı bir programı varmış da, 130 küsürüncü bölüme gelmişler. Benim yeni haberim oluyor. Hasan Cemal’in konuk olduğu bir bölümünü izledim. Abiler programcılığa daha tam ısınamamışlar ya da benim gözüme bir garip göründüler. Özellikle Mehmet Altan okul mektuplarını Kral TV vj’i kıvamındaki bir coşkuyla okuduğunu görünce biraz eğlendim biraz da garipsedim. Ama sohbet iyiydi. İzlenir.

Bir de tam bu yazıya programların linklerini eklerlken Levent Köker’le, Naci Bostancı’nın Ana Fikir adlı programıyla karşılaştım. Daha hiçbir bölümünü izlemedim. Ama Levent Köker varsa bir göz atılır.




Fotoğraf, Halay, Coşku

19 04 2009

Bugün ek$i sözlükte gezinirken Oray Eğin’in bir internet sitesi olduğunu öğrendim. Bakalım ne saçmalamış montofon diye göz atayım derken aşağıdaki fotoğrafla karşılaştım. Kendisi fotoyu yayınladığı postun altına bişeyler saçmalamış ama ben ilk gördüğümden beri neden olduğunu anlayamadığım bir eğlenme halindeyim. Bir keyif kapladı içimi. Resmen baktıkça coşuyorum. Sanki halayı ben çekiyorum. Garip.

candar-sancar



Alternatif Sorular

19 04 2009

İzlenimler ve UçanBalık‘daki testlere özenip bende bi 5 soru hazırlayayım dedim.

İlk soru 50, kalanlar 12,5′er puandır.

Başarılar.

1)Aşağıdaki şıkların hangisinde ismi geçen kişiler suikast sonucu öldürülmüştür.

A) Rauf Orbay, Kazım Karabekir

B) Ali Şükrü, Mustafa Suphi

C) Kemal Atatürk, İsmet İnönü

D) Aziz Yıldırım, Adnan Polat

E) Fethi Okyar, Ahmet Ağaoğlu

2)Aşağıdakilerden hangisi Atatürk’ün demokrat olduğunun ispatıdır.

A) Milletvekillerinin Cumhurbaşkanı tarafından aday gösterilmesi.

B) Terakkiperve Fırka’nın kapatılması.

C) Serbest Fırkanın kapatılmaya zorlanması.

D) Kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi.

E) Yok böyle bir şey.

3)Aşağıda sayılan tarihi olaylardan hangisini, Mustafa Kemal Atatürk, bizzat yapmıştır.

A) Modernleşmeyi başlatmıştır.

B) Demokrasiyi getirmiştir.

C) Çanakkale Savaşını kazanmıştır.

D) 31 Mart İsyanı’nı bastırmıştır.

E) Hiçbiri.

F) Bir kısmı.

4)Zekeriya Sertel’in ‘Ankara’da dalkavukların ustası’ dediği gazeteci aşağıdakilerden hangisidir?

A) Yunus Nadi

B) Falih Rıfkı

C) Arif Oruç

D) Hüseyin Cahit

E) Diego Lugano

5)“Hürriyete istinad etmeyen cumhuriyet, iğfalkardır” diyen Hüseyin Avni Ulaş hakkında, Özdemir İnce aşağıdaki yorumların hangisini kesinlikle yapmaz.

A) “Hüseyin Avni, Fethullahçıdır.”

B) “Hüseyin Avni, Sorosçudur.”

C) “Hüseyin Avni, demokrattır.”

D) “Hüseyin Avni, cumhuriyet değerlerine karşıdır.”

E) “Hüseyin Avni, şeriatçıdır.”



Mustafa Kemal'in Askerleri

18 04 2009

Memleket meseleleri bizim insanımızın sevdiği mevzulardır. Okul kantininde, köy kahvesinde, meyhanede, iş yerinde, evde, aile içinde politika konuşulur, tartışılır ve nerede politika konuşulsa, her şeyin en iyisini kendisinin bildiğini sanan, kendisini iyi, kurtarıcı, vatanperver; kendisi gibi olmayanı kötü, dönek, vatan haini diye sınıflandıran birileri hemen atılıyor lafa: ‘Biz Mustafa Kemal’in askerleriyiz, sizin gibilere bırakmayız bu memleketi.’

Eğitim sisteminin böğrüne hançer gibi saplanmış resmi-ideolojinin meyvesi budur işte. ‘Mustafa Kemal’in askerleri’. Kafasına çakılan kutsal yalanı, gerçeği feda etmek, hatta gerçeği bizzat katletmek suretiyle savunmaya çalışan bireyler. Napolêon‘un köpekleri ve koyunları.¹

Ergenekon Davası bu gerçeği bir kere daha göstermiş oldu. Lafı hiç dolandırmayacağım, şu davayı sulandırmaya çalışan ulusalcı güruhun insan haklarıyla, hukukla, demokrasiyle falan hiç alakaları yok. ‘Biz de demokratız ama bu dava AKP muhaliflerini susturmak için yapılıyor’ diye başlayan savunma cümleleri tamamen trışka. Zihniyet bu kadar sığken bu zihniyetin takipçilerinin demokrasi, çok seslilik, hukukun üstünlüğü gibi derin kavramlarla pek işi olmaz. Düşünce yapısı şu kadar basit:

  1. Türkiye, Atatürk’ün kurduğu Kemalist Cumhuriyettir. Ülkenin bütün kurumları ve vatandaşları Kemalizme bağlı olmak zorundadır.
  2. AKP, liberaller, demokratlar vs. Kemalist Cumhuriyet karşıtıdır.
  3. Ergenekon, TSK, Anayasa Mahkemesi vs. Kemalist Cumhuriyetin koruyucularıdır, bunlara kayıtsız şartsız desek verilmelidir.

Anlayış bu iken, tepkilerde bu oranda sığ olur. Anıtkabirde yapılan protesto mesela. Hadi her işlerine gelmeyen mevzudan sonra Anıtkabir’e yapılan olağan ziyaret mevzusuna hiç girmiyorum². Ama ‘haklıyız, çünkü Atatürkçüyüz’ anlayışının bir adım ötesine geçememek bayağı bir komik kaçıyor. Hürriyet’in haberine göre eylemcilerin kullandıkları sloganlar şöyle: “Devrimlerinin bekçisiyiz”, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz”, “Türkiye laiktir laik kalacak”, “Haberal nerede, biz oradayız”.  Mustafa Kemal böyle tırt askerlerinin olduğunu görseydi hayal kırıklığına uğrardı herhalde.

Mustafa Kemal’in bir diğer askeri: Tarık Akan. Devrimci Kemalist kategorisindeki sanatçıların gırla olduğu memleketimizin güzide sanatçısı. Bakın beyimiz ne demiş:

Tarık Akan şöyle devam etti: “Şuna da karşıyım tabii ki. Ne olursunuz bu darbeleri bugünkü orduya yakıştırmayın. Ey aydın insanlar, ey dönek insanlar bunu yapmayın. Çünkü ordumuz tek gücümüzdür. Şu anda Atatürk’ün düşüncelerini sahiplenebilecek tek gücümüzdür. “

Aydın insan kendisi, dönek insanda TSK’yı eleştirenler oluyor, belirtmeye gerek yok³. Namus bekçisi, kutsal, Atatürk’ün mirasının bekçisi güzide ordumuzu eleştirmek döneklik oluyormuş. Tek gücümüz orduymuş. Demokrasimiz, hukukumuz, kültürümüz, dinimiz, bilimimiz, sanatımız vs. hafiften kolpa kalmış demek ki. İyi bir şey mi şimdi bu?

Üstelik “Atatürk’ün düşüncelerini sahiplenebilecek tek gücümüzdür” ne demek? Atatürk’ün düşüncelerini isteyen vatandaş sahiplenir, isteyen sahiplenmez. Kurumların bu işe karıştırılması ne demek oluyor? Sahiplenmek. Allah, Allah! Bir de şu mesele var. Ordunun yetkisi ve görevi nedir ki bir şeyleri sahiplenecek yada sahiplenmeyecek? Normal ülkelerde ordu dediğin hükümetlerin yönetiminde ülkenin güvenliğini sağlayan bir araçtır. Ne sahiplenmesinden bahsediyorsun sayın Akan?

Gerçi bizde ordu, siyasi bir aktör olmuş, vakti zamanında muhtıra vermiş, darbe yapmış, başbakan asmış, hatta 2009 yılında bile, ordunun başındaki kişi rahatça sahneye çıkıp, saatlerce ülke politikaları hakkında ahkâm keser hale gelmiş durumda. O yüzden, orduya türlü türlü görevler atfetmek normal olmasa da olağanlaşmış bir durum bizim için. İşte en esas memleket meselelerinden biri de bu. Aslında uzunca bir süredir toplumda oluşan çatlağın sebebi bu. Uzunca bir süredir yaşadığımız ortamın tanımı bu.

Anormalde diretenlerin, normali savunanlarla; Mustafa Kemal’in askerlerinin, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyla çatışması…

¹Napolêon için bkz: Orwell, George Animal Farm. Ayrıntılı bilgi için şuraya tıklayın.

² Atatürk’ün kendilerini duyup, bir anda dirileceğini sanıyorlar herhalde. Ya da Anıtkabir’i dahi son damlasına kadar sömürmeye uğraşıyorlar.

³ ‘Belirtmeye gerek yok’, diyerek ‘belirten’ bir cümle kurduğum şu gün, fani ömrümün en önemli anlarındandır. Bir diğeri de hatırlayacaksınız ‘kalemşör’ kelimesini kullandığım yazıydı.