Felat’ın Hikayesi

31 05 2009

Hasan Cemal’in “Kürtler” kitabı, Felat Cemiloğlu’nun hikayesiyle başlar. Giriş bölümünün adı ‘İşkence’. Şu günlerde yoğun şekilde tartışılan Kürt Sorunu’na gerçekten empati sahibi bir tutumla yaklaşmak için, önce Felat Cemiloğlu, Bedii Tan, Selim Dindar gibi isimlerin hikayelerini bilmek lazım. Felat Cemiloğlu’nun Hasan Cemal’e anlattığı hikayesini burada bir kez daha hatırlayalım:

“5 No’lu hapisyaneye gitmek için ertesi günü bekledik.

Son geceyi başımıza nelerin gelebileceğini düşünerek geçirdik. Bütün anlatılanlara inanmak mümkün değildi. Öğleye doğru 5 No’lu hapishaneye gönderilmek üzere dört kişi dışarıya çıkarıldık. Vazifeli başçavuş yemek yiyip yemediğimizi sordu. ‘Yemek yesinler öyle gönderelim, zira yedi sekiz gün yemek yemeyecekler’ dedi.

Buna inanmak mümkün değildi.

Kapalı kamyonete Bedii Tan’la(*) birlikte beş kişi bindirilip sevk edildik. Yolda Bedii Bey’le ilk defan yan yana oturduk. Benim kulağıma Birol Binbaşı’nın hapishane müdürü olduğunu, kendisini tanıdığını ve rahat edeceğimizi söyledi. Hapishaneye teslim anımızdan ölünceye kadar Bedii Bey’in gözü hep kapıda oldu. Binbaşı Birol’u bekledi. Ama malesef onu göremeden öldü. Sonradan, mahkumlardan sorumlu güvenlik amirinin Yüzbaşı Esat Oktayyılldıran olduğunu, Birol Binbaşı’nın güvenlikle alakası olmadığını öğrentik. Asayişle ilgili her hususta olduğu gibi, diğer hususlarda da hep Yüzbaşı Esat Oktayyıldıran’dı tutukluların muhatabı. Ve yüzbaşı kendi deyimiyle ‘5 No’lu’nun Allahı”ydı.

Bizi hapishanede bir teğmenle ona yakın asker karşıladı.

Tamamen soyunmamız emredildi.

Eşyalarımızı kontrol ederken benim tıraş köpüğümü aldılar, herhalde daha evvel görmedikleri için bunun ne olduğunu sordular. Üst kapağa basınca köpüğün fışkırdığını görünce çok zevklendiler ve köpükleri hepimizin yüzüne, kafasına ve vücütlarımıza fışkırtarak, köpüklü yüzümüze tokat atmaya başladılar. Tokatladıkça köpük üstlerine ve etrafa sıçramakta, onlarda bundan büyük bir zevk almakta ve tekrarlamaktaydılar.

Bir müddet sonra nizamî olarak ‘Geriye dön!’ emri verildi. Ben biraz muntazam dönmüş olacağım ki, ‘İbneye bak, nizamî dönüyor’ diye hem alay ettiler, hem mükafat olarak çıplak sırtıma bir kaç darbe vurdular.

Sonra, makatlarımızın içine de baktılar.

Eşyalarımızın kuşak, kravat gibileri haricindekileri torbalarımıza koyarak giyinmemizi söylediler. Ve sonradan öğrendiğimiz 35 No’lu koğuşa, içinde hücreler bulunan koğuşa bizi götürüp 1 No’lu hücreye sokarak, ‘Soyunun!’ dediler.

Bedii Bey, Hilvanlı Hamdoş dedikleri elli yaşlarında Hamit Gerger ve on beş- on altı yaşlarında bir çocukla aynı yerdeydik.(…)

Eşyalarımızı hücreye bırakmamız ve külot üstümüzde kalacak şekilde soyunmamız söylendi. Koridora çıkarıldık. Diğer hücredekilere arkalarını dönmeleri ve yere çökmeleri emredildi. Bize de birer süpürgeyle ortlardaki bir hücredeki suyun koridora çıkarılması emredildi. Hücre içindeki tuvaletin tıkalı olduğunu ve içeride bir karış kadar suyun içinde pisliklerin yüzdüğünü gördük.

Su ve pislikleri hücrelerin önündeki geniş koridora yaydıktan sonra, daha gerideki bir hücreye tekrar toplanmamız istendi. Bunları yaparken bir taraftan coplanıyor, bir taraftan da ‘Son sayı üç!’ deyip, sayıncaya kadar bitirmemiz isteniyordu.

Bu ‘Son sayı üç’ emrinin sonradan her işte kullanıldığını gördük. ‘Son sayı üç’ dedikten sonra hemen ‘Bir…İki…’ deyip arkasından ‘İki on beş… İki otuz…’ diye yavaş yavaş sayıyorlardı. Her seferinde yapılacak iş daha bitmeden ‘İki kırk beş… Üç…’ deyip saymayı bitiriyorlardı. Tabii emri zamanında yerine getiremediğin için de ceza hemen geliyordu. Bu ‘Son sayı üç’ emrinin tatbik edilmediği hiçbir anımız yoktu. İçtimada, yemekte, tuvalette, bulaşıkta, velhasıl her yerde bu emirle iş yapıyorduk.

Pis suyu, içinde yüzen boklarla birlikte istedikleri hücreye doldurduktan sonra, bu hücrenin eşiği yüksekliğinde bir göl meydana geldi.

Bu suyla yıkanmamız emredildi.

Pislikle birlikte avuçlayarak başımızdan itibaren bu suyla yıkandık.”¹

(*) Yazar Altan Tan’ın babası.

¹ Cemal, Hasan.[2003]2007. “Kürtler”. İstanbul: Doğan Yayıncılık. s.21-23

Devam edecek…



Postal Dalkavukları

31 05 2009

roni_marguliesTaraf yazarı, DSİP üyesi ve şair(*) Roni Margulies Kocaeli Kitap Fuarı’nda Ergenekon hakkında verilen bir konferansta konuşurken, bir takım ‘yoldaş’lar tarafından saldırıya uğramış. Liderlerinin köpeklikleri ortaya bir bir çıkınca, bir tarafları tutuşan İşçi Partili arkadaşlar, boş zamanlarında hobi olarak postal yaladıklarını unutup, Roni Bey’e ‘AKP Dalkavuğu’ demiş bulunmuşlar. Haber7′nin haberine bakalım:

Margulies’in darbeci zihniyeti eleştirdiği panelin ardından geçilen soru cevap bölümünde söz alan ve kendilerini İşçi Partisi mensubu olarak tanıtan bir grup, ünlü yazara hakarete varan sözler sarf edip üzerine yürüdüler. Margulies’e “Sen AKP yandaşı dalkavuksun” diyen ve Doğu Perinçek’in kitaplarını yayınlayan Kaynak Yayınları’nın da Kocaeli Kitap Fuarı’ndaki standında görevli olan bir kişi, 27 Mayıs darbesini övüp, Margulies’e hakaretler yağdırırken, güvenlik görevlisi ile de yumruklaştı. Hrant Dink’in Ergenekon tarafından öldürülmediğini ve Margulies’in elinde belge olmadan iddialara dayanarak suçlamalar yaptığını belirten protestocu, “Bilimsel bir sosyalist ve kendisini komünist olarak tanımlayan aydın, BOP’u savunan AKP’yi destekleyemez. Siz AKP yalakası bir dalkavuksunuz” dedi.

Tabi Roni ‘kutsal, ilerici ve devrimci darbeler’imiz hakkında ileri geri konuşunca, İşçi Partili ‘bilimsel sosyalist ve komünist’ arkadaşlar, haklı olarak alınmışlar. Diyecek söz yok buna. Ayrıca Hrant cinayetiyle de Ergenekon’un hiç alakası yok, ne alakası olacak zaten? Laf. Roni, boş boş konuşmuş, İşçi Partili magandalar da haklı bir tepki vermişler evet. Bilimsel sosyalist dediğin tam da böyle davranır.

(*) Bu arada Haber7′nin Roni Margulies’i “Yahudi yazar” diye tanıtması bambaşka bir öküzlük. Yahudi olması ne değiştirir? Ne farkeder yani? Ne mesaj verilmeye çalışılıyor? Ya da ortada bir mesaj yok da, bu tür tanımlamalar sıradanlaşacak kadar içselleşmiş mi? Yahut -hadi özeleştiri yapayım- ben mi bu tür konularda fazla hassasım? Nedir yani? Pfff…



Tiananmen '89

30 05 2009

Şu aşağıdaki fotoğraf bayağı meşhurdur. Bilmeyen yoktur herhalde, Tiananmen Olayları sırasında çekilmiştir. Benim bilgisayarımın masaüstü resmidir. Nedense bu resme her baktığımda içimden ‘demokrasi işte tam da budur’ diye bir cümle geçiyor. On yılda bir darbe yapılan bir ülkenin vatandaşı olmanın yan etkisidir herhalde…

tiananmen-square_student



Yüzünüz Kara…

30 05 2009

Abdullah Gül “tarihi fırsat” açıklamasını yaptığı an, ardarda şehit haberleri gelmeye başladı. “Tarihi fırsat”ın ne olduğunu anlamayan, ya da anlamazdan gelen üç kuruşluk herifler de yine döktürmeye başladılar milliyetçi zırvalarını. Bekir Coşkun’un bugünkü yazısı, bu konuya çok güzel bir örnek.

Alıştık artık bunlara, hep aynı şehit edebiyatı. Ölen gençlerin dökülen kanlarına bile sulanan vampirlerin, daha fazla kan, daha fazla kan diye yanıp tutuşan nefisleri, ‘şehitlerimize ihanet ediliyor’ sloganıyla ortaya dökülüyor. ‘Şehit anneleri’ diye duygu sömürüsü yapan adamlar, kördüğüm olmuş bir meseleyi iyice çıkmaza sürükleyip, daha fazla şehit annesi, dolayısıyla daha fazla materyal elde etmeye çalışıyorlar. Ne güzel söylemiş Engin Ardıç bugünkü yazısında:

Çukurca’da altı çocuğumuz ölmüştü, onların ilanı falan yoktu, köylü ilan vermezdi. “Bilmemne locasından biraderleri” de yoktu parayı bastırıp onları evrenin ulu mimarına uğurlayacak. Onlar haber yapılırlardı ancak, sabah “yüreğimiz yanıyor” yazıp akşam Papermoon’da yanan yüreklerini soğutacak gazeteciler tarafından…

Tarihi fırsat nedir? Kürt sorununu yaratan zihniyetin, yani Kürtçeyi yasaklayan, Kürt’ü Öztürk ilan eden, Dersimi yakan, kart-kurt diyen, Diyarbakır Cezaevi’ndeki dehşeti yaratan ve Ne Mutlu Türküm Diyene diye tutturan zihniyetin tasfiye sürecine girmesi. Tarihi fırsatın sonucu nedir? Silahların susması, bir 30 yıl daha savaşın olmaması, bir 30 bin çocuğun daha ölmemesi.

Bunlar, Bekir Coşkun gibi adamlar için hiçbir şey ifade etmiyordur belki ama eminim Bekirgiller, ’silahlar sussun diyenler’in yanında, devede kulak kalıyorlar.

Şehit anneleri falan umrunda değil, dün ölenleri umursamadığı gibi yarın ölecekleri de umursamayacak. Ölen her Kürt çocuğu içinse kıçına bir tutam kına yakıyor zaten. Ama Bekir Coşkun’un bunu açık açık söylemeye yüreği yok, dili varmıyor. Çünkü bunu söylerse, otomatikman Kürt Sorunu’nu yaratan adamların basiretsiz ve ırkçı olduğunu kabul etmek durumunda kalacak. Ve evet, o basiretsiz ve ırkçı olanların finosu olduğu için, aynı onlar gibi, Bekir Coşkun’un da yüzü kara…



Bilmiyorsan Sallama

29 05 2009

Bugün çeşitli gazetelerin internet sayfalarında ve bazı haber sitelerinde ‘Vatandaş Kürtçe konuş!‘ başlıklı Doğan Haber Ajansı kaynaklı bir haber yayınlanmış. Haberde “Adnan Menderes hükümeti döneminde başlatılan ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ kampanyasının bu kez Kürtçe versiyonu gündemde” diye bir ifade geçiyor. Haberi hazırlayan arkadaş ya sallamış, ya da ekşisözlüğü açıp ilk entry ye göre haberi yazmış. Mevzu pek öyle değil. Ahmet Yıldız’dan alıntı yapalım:

Türkleştirme çabasının en önemli aşamasını Türkçe’nin umumîleştirilmesi problemi oluşturmuştur. Azınlıkların isimlerinin Türkçeleştirilmesi, Türkçe’nin anadil olarak benimsenmesi ve kamusal mekanlarda (umumî yerlerde) Türkçe konuşulmasının zorunlu kılınması, Türkçe’nin genele mal edilmesinin politik araçları olarak ortaya çıkmıştır. Türkçe’nin sadeleştirilmesi yolunda atılan adımlar, Arap harfli alfabeden Latin harfli alfabeye geçiş(1928) ve Soyadı Kanunu(1934) Türkçe’nin genelleştirilmesi talebinin siyasi yansımalarıdır.

Kemalist basın, 1928′de, sadece gayrimüslim azınlıkları değil gayri Türk Müslüman etnileri de hedef alan, Türk Ocakları’nın himayesindeki “Vatandaş, Türkçe Konuş!” kampanyasında somutlaşan bir tartışma başlatmış ve bu süreç 1937′de doruğuna ulaşarak Atatürk’ün ölümünden sonra da devam etmiştir. Türk Ocakları’nın faaliyet alanını Türkiye sınırlarına inhisar ettirdiği tüzük değişikliğinin yapıldığı 1927 Kurultayı’ndaki ana konulardan biri azınlıkların Türkçe konuşmalarının sağlanması idi. Darülfünun Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti’nin 13 Ocak 1928′de yapılan yıllık kongresinde, azınlıkları Türkçe konuşmaya zorlayacak bir kampanya başlatılmasına karar verildi. 1928 yılının Ocak ayında başlayan bu kampanya, Nisan ayında hızını kaybetti. Bu süre zarfından Araplar, Boşnallar, Çerkezler, Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler vapurlarda kendi dillerini konuşmaktan menedildiler. Türkçe’yi az bilenler bile, bozuk bir şiveyle de olsa “umumi yerlerde” Türkçe konuşmaya çalıştılar. Tiyatro, sinema, lokanta, otel ve gazino gibi yerlere Türkçe konuşmasını “tavsiye eden” afişler asıldı. Kampanya fazla uzun süreli olmadı; aniden bitirildi. Vapurlara ve tramvaylara asılan pankart ve afişler kaldırıldı; sokaklarda Türkçe konuşmayanlara yönelik sataşmalar son buldu. Kampanya zaman zaman tekrarlanmaya çalışılmış ve Türkçe konuşma konusundaki devlet hassasiyetinin sembolü olmuştur. Türkçe konuşmasını zorunlu kılan ve Türkçe konuşmayanlara cezai müeyyideler getiren bir kanun tasarısının hazılranması öngörülmüş ancak bunun idari yollarla yapılması “maslahata daha uygun bulunmuştur. Kampanya azınlıkları tedirgin etmekle birlikte, Türkçe’yi onlara benimsetmek konusunda pek başarılı olamamıştır.

(…)

Türkçe’nin tamimi politikası için Kemalist rejimin başlattığı seferberlikta, hedef kitlesi iskana tabi tutulanlar olsa da, 1930 yılında İçişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan gizli bir genelge aydınlatıcı bir nitelik taşımaktadır. Genelge, “yabancı lehçeli Türkler”in anadilleri Türkçe kılınmak suretiyle Türk camiasına kazandırılmasını, valilerin sorumluluğuna tevdi etmekteydi. Bunu gerçekleştirmek için uygun usul ve araçlar bulmak valilerin görevleriydi. Bu politikanın ortak noktaları arasında şu hususlar bulunmalıydı:

  • Yabancı lehçelerle konuşan köylerin isim ve nüfuslarının belirlenmesi;
  • Bu tür köylerin küçük olanlarını çivardaki Türk köylerine dağıtmak;
  • Yabancı lehçeli olanların köy ve mahalle kurmalarını önlemek;
  • Yabancı lehçelilerin bulundukları yerlerdeki memurları, mutlaka o yabancı lehçeyi konuşmayan Türklerden seçmek;
  • Türkçe konuşmanın ve “som Türklüğe” mensup olmanın sadece şerefli değil aynı zamanda karlı bir iş olduğunu göstermek;
  • Türk kızlarını Türkçe konuşmayan Türklerle evlenmeye özendirmek;
  • Yabancı lehçeyle konuşanların kıyafetlerini, şarkılarını, oyunlarını, düğün ve diğer geleneklerini kötü göstermek, bu kişilerin ve ailelerinin isim ve lakaplarını Türkçeleştirmek, onları hiçbir zaman Boşnak, Tatar, Çerkez, Laz, Kürt, Abaza, Gürcü, Türkmen, Pomak vs. diye adlandırmamak, köylerin o lehçedeki isimlerini değiştirmek ve evlerinde ve aralarında Türkçe konuşmaya zorlayarak onlara yürekten “Türküm” dedirtmek. Özetle, “dillerini, adetlerini ve dileklerini Türk yapmak, Türkün tarihine ve bahtına bağlamak her Türke teveccüh eden milli ve mühim bir vazifedir.¹

¹ Yıldız, Ahmet.[2001]2007. “Ne Mutlu Türküm Diyebilene”: Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları(1919-1938). İstanbul: İletişim Yayınları. s.286-289



Büyük Birader'in Gözü Sende

29 05 2009

656a7365d8f15e91d2a6aa694b0a379ba9f9bd7a



27 Mayıs

27 05 2009

Giriş

girisGelişme

gelisme

Sonuç

sonuc



Rasim Ozan Sohbeti

26 05 2009

FriendFeed’in nimetleri büyük vesselam. Dün “FF tayfasına ‘Rasim Ozan Kütahyalı’yı’ nasıl bilirsiniz diye sorsam ne cevap alırım acaba?” diye bir şey sordum ve kenardan.wordpress.com yazarı Tolga Bey’le benim çok faydalandığım bir sohbete giriştik. Aşağıya kopyalıyorum.

Seviyesiz: FF tayfasına ‘Rasim Ozan Kütahyalı’yı’ nasıl bilirsiniz diye sorsam ne cevap alırım acaba?

Tolga: Tehlikeli soru :) Temel olarak durduğu noktayı yadırgamıyorum ben. Çoğu zaman gayet önemli meselelere değiniyor; ama tarzı, tavrı ve üslubu bazen çok fazla indirgemeci olabiliyor. Şu bizim her zaman şikayet ettiğimiz “köşeli” ve iki kutuplu düşünce yapısından o da bir miktar nasibini almış gibi. Değindiği konuları çizgisini kaybetmeden daha derin okuyabilse ve biraz daha mütevazı yazsa çok iyi olacak gibi. Fakat diğer yandan da içinde bulunduğu konumu anlıyorum, içinden çıktığı Kemalist aile yapısı ve sosyal çevreye bakınca kendimi yakın hissediyorum ve neden bu kadar tepkili olduğunu da anlayabiliyorum.

Seviyesiz: Sence Rasim’in durduğu nokta nedir? Köşeliliği hakkında da bir miktar demişsin, ne kadar bir miktar mesela? Nasıl örnekleyebiliriz bunları. (Yanlış anlama ciddi bir meraktan soruyorum, öyle sorguya çekmek gibi bir niyetim yok :)

Tolga: :) Açıkçası üzerine düştüğü meseleleri önemli buluyorum ben. Türkiye solundaki Kemalist ve nasyonalist damar olsun, laik kesimdeki ikiyüzlülük olsun (din konusundaki ikiyüzlülükleri, “gerçek din”in ne olduğunu belirleme çabaları ve buna müdahale etme arzuları vs. -ki ben de laik ve seküler bir düşünceyi savunuyorum, kendi adıma da rahatlıkla inançsız olduğumu söyleyebilirim; ama “laik kesim” olarak adlandırdığım kesimde evrensel bir sekülerlik anlayışının olduğunu söylemek mümkün değil-), sonra modernizm eleştirileri. Bunun dışında ciddi noktalardan liberalizm eleştirileri de yapmaya çalışıyor, liberalizmin o “modernist” yapısını teşhir etmeye çalışıyor. Bütün bu noktalarda Rasim’e katılıyorum. Katılmadığım ve rahatsız olduğum şey sanırım üslubundaki o “ben her şeyi bilirim” havası ve her kurduğu cümlenin “kesinlik” içermesi. Yani modernizmi eleştirmeye çalışıyorsun, fakat bir yandan modernizmin o “kesinlik” nosyonunu alıp determinist bir şekilde içselleştiriyorsun. Bu noktada tutarsız bulduğumu söyleyebilirim. Belirlenemezciyim ben :) Kesin bilgi, mutlak doğru gibi şeylere inanmıyorum. Modernizmi eleştiren birisinin de bu tuzaklara düşmesini yadırgıyorum açıkçası. Ha sonuçta kendisi bir akademisyen, bir bilim insanı değil, sadece bir köşeyazarı. Bu kadar ince eleyip sık dokumamak gerekir dersen de katılırım sana :)

Seviyesiz: Yok, bilakis ince eleyip sık dokumaktı niyetim. Benim kafamda çok büyük soru işaretleri var Rasim Ozan hakkında, onları gidermeye çalışıyorum. ‘Kesinlik’ kısmında aynı fikirdeyiz. Ama bu ‘kesinlik’çiliği ve ‘keskinliği’ Rasim Ozan hakkında bir yargıya varmaya çalışırken ne ölçüde etkili olmalı? Tamam çok ‘kesin’ konuşuyor ama doğru söylüyor deyip geçebilir miyiz? Ya da bahsettikleriyle, üslubu arasındaki tutarsızlık yüzünden üzerini çizebilir miyiz? Hepsinden öte genellemeciliği hakkında ne söyleyeceğiz? Mesela RO’ın bir anda adını duyurduğu Deniz Gezmiş ve jenerasyonunun ulusalcılığı meselesindeki tavrı, Türkiye solundaki Kemalist/Milliyetçi etkileri anlamamıza yardımcı mı oldu yoksa ‘onlarda milliyetçilerdi işte’ diyerek kolaya mı kaçıldı?

Tolga: Aslına bakarsan o biraz bizim bakış açımıza da bağlı. İncelemek de geçiştirmek de bizim elimizde. Rasim Ozan sanki biraz geçiştiriyor gibi. Yani “bu kötüdür, bu kakadır” diyor, tamam ahlâki olarak ben de tutarsız buluyorum Türkiye solundaki bu damarı, orası doğru. Fakat bu kötücüllüğün sebepleri, sonuçları neler olmuş. Geçmişten ne almış geleceğe ne vermiş, bunlara bakmadan yalnızca “tamam işte hepsi milliyetçi, allah belalarını versin” demek de bize bir şey kazandırmıyor sonuçta. Analizi derinleştirmek gerek. Ama Rasim Ozan’ın attığı adımları (her ne kadar kolaya kaçmayı tercih etse de) cesur ve yapılması gereken şeyler olarak görüyorum yine de. Bunları o derinleştirmiyorsa, mutlaka derinleştirecek birileri çıkacaktır. Ki Halil Berktay’ın yıllardır yaptığı da bu zaten.

Seviyesiz: Çok soru soruyorum kusura bakma :) , ama şuraya geri dönüyoruz “bu ‘kesinlik’çiliği ve ‘keskinliği’ Rasim Ozan hakkında bir yargıya varmaya çalışırken ne ölçüde etkili olmalı?” Halil Berktay bu mevzuyuz derinlemesine incelemesi bakımından güzel ve doğru bir örnek, o zaman konuştuğumuz bu örnek meselede -ki “bence” RO’ın çoğu yazılarını ve aslında genel tutumuna da yansıyan- ’sığlık’ önümüzde dururken Rasim Ozan’ı nasıl değerlendireceğiz? Onu iyi veya kötü bir yazar ve yazdıklarını doğru veya yanlış yapan nedir, neye göre ve hatta niçüüün?

Tolga: Herhalde durumu şöyle özetleyebilirim kendi adıma: Rasim Ozan tıpkı Ahmet Altan gibi iyi bir “zihin kaşıyıcısı”; ama sonuçta bir kuramcı değil. Bazı olguları ve olayları sunup, kendi meşrebince yorumluyor. Sanırım Rasim Ozan’dan bu “zihin kaşıyan” meseleleri alıp daha derin bir okuma ve yorumlamaya kendimiz girişmeliyiz :)

Seviyesiz: Anladım. İyi de oldu bu muhabbet vallahi, çok sağol.

Tolga: Ben teşekkür ederim; ama açıkçası senin görüşlerini de merak ediyorum. Sen pek ipucu vermedin :)

Seviyesiz: Ben bayağı kararsızım diyeyim. En başlarda -daha bu kadar medyatik değilken- yazdıklarını bir bakımdan beğeniyordum bir bakımdan beğenmiyordum. Beğeniyordum, çünkü protest diyebileceğimiz konulara değiniyordu, ki hala değiniyor ve bu yüzden hala bazı yazılarını severek okuyorum. Tabu, dimdik ayakta iken tabuya karşı durmakla, tabu çatırdar ve dağılırken tabuya karşı durmak farklıdır. Rasim Ozan’ı birince sınıfa dahil görüyorum. Beğenmeme nedenimi zaten yukarıda biraz sorgulamaya çalıştım, kesinlik ve keskinlik mevzuları. Televizyonda da ilk gördüğüm anda üslubu bayağı anti-patik geldi bana. 29 Mart seçimleri öncesi tutumu da(Suat hocam kızacak yine bana) iyice hayal kırıklığı yarattı(http://seviyesizsiyaset.wordpr…). Kafam bayağı karışık Rasim Ozan hakkında yani.

Tolga: Evet o yazıyı görmüştüm, o yazıda senin bahsettiğin şeylere de katılıyorum. Hatta jormungand’ın yorumunda söylediği gibi onurdan, şereften, haysiyetten böyle üstüne basa basa söz eden insana biraz şüpheyle yaklaşmak gerek :) Bir de ben Rasim Ozan’ı hiç televizyonda izlemedim (televizyonum yok), o konuda şanslıyım sanırım. :)



Kovmak, Hulk, Faşizm

26 05 2009

Bizim Başbakan’ın bir huyu var, bir anda ortalığa öyle bir laf bırakıyor ki malum çevrelerin içindeki faşist canavar bir anda uyanıyor. Anında ‘Hulk’a dönüşüyor beyler, bayanlar. Başbakanın tek cümlesi, bir anda turnusol kağıdı haline geliyor. En son mesele de başbakanın ‘farklı etnik kimlikten olanların kovulması faşistliktir’ sözü. Bir küçük cümle, etrafımızın Hulklarla dolu olduğunu bir kez daha gösterdi bizlere.

Oktay Ekşi mesela. Hazret bugünkü yazısında özetle şöyle demiş:

“(1)1923′deki mübadele Yunanistan’la anlaşmayla yapılmıştır. Madem Yunanlılar kendi hükümetlerine faşizan demiyorlar, biz de diyemeyiz. Komik olur. Gül lan gül, çok komik. (2)6-7 Eylül’ü Demokrat Parti yaptı, onlar zaten TC hükümetinden kabul edilmez, vatan haini, şeriatçılar ne de olsa. Onlar fasülye yani, sayılmaz. Zaten 6-7 Eylül’den sonra ülkeyi terkedenler kovulmadı, kaçtı. Çok farkediyor çünkü. (3) Kıbrıs’da Makarios Türkleri katlediyordu, İsmet Paşa da ‘O zaman ben de buradaki Rumları kovayım, fit olalım’ diye düşündü ve Rumları kovdu. Ohhh sefam olsun.”

Oktay Bey bayağı bir haklı yahu, nerede faşistlik var burada. İçindeki gayri-müslim vatandaşlara rehin muamelesi yapan ve her fırsatta ülkeyi homojenleştirmek için bu vatandaşları bir şekilde kovan ya da kesen bir devlet nasıl faşist olabilir? Vallahi inanamıyorum. Bu arada Oktay Bey ‘Varlık Vergisi’ denen şeyi de unutmuş, iyi de yapmış, çaktırmamak lazım. Ayrıca içerideki göçürmeleri de çaktırmadığı için tebrikler. Dersim’den Aydın’a zorla göçürülen Kürtleri falan hiç katmayalım işin içine. Ne Mutlu Türküm Diyene falan oldum yani…

Ya da Ruhat Mengi… Ben hala bu kadının neci olduğunu bilmiyorum. Nereden geldi de basının ortasında kendine yer buldu. Nasıl oldu da bir köşe, bir de TV programı sahibi oldu anlamış değilim. Neyse bu çağdaş ve uygar hanımefendinin bugünkü yazısında bir iki soru sormuş, bir bakalım:

1915 tehcirini bir zorunluluk değil de faşizan bir yaklaşım olarak mı görüyorsunuz?

EVET!

Rum mübadelesi Lozan Antlaşması gereğince karşılıklı olarak yapılmamış mıydı, Yunanistan da yüzbinlerce Türk’ü göndermedi mi?

Karşılıklı ortak faşistlik olunca, olayın ne anlama geldiğini görmezden mi gelmemiz gerekiyor? İki faşist birbirlerinin faşistliklerini sadeleştiriyor mu? Fındık kadar beyniniz var mı?

1964’te Rumların göç etmesini devlet mi istedi, Kıbrıs Savaşı nedeniyle Türkler ve Rumlar arasında huzursuz bir ortam oluştuğu için kendileri mi gittiler?

Devlet istedi, devlet baskı yaptı, devlet kovdu.

Aslında İhsan Dağı’nın yine bugünkü yazısının sonuç bölümündeki 2 cümle bu mevzu hakkında yeterince açıklayıcı:

1914′te Rumların Osmanlı topraklarındaki nüfusu 1 milyon 800 bindir; Ermeni nüfusu da 1 milyon 200… Şimdiki toplamları ise 50 binin altında…

Ee ne oldu bu kadar insana? Uçtular mı? Almanya’ya işçi olarak çalışmaya mı gittiler? Hepsi yataklarının altında saklanıp, bize kıs kıs gülüyorlar mı? Yoksa canından olanlar mezarda, yurdundan edilenler de gurbette mi?

Ne oldu ulan bu insanlara?



Karlı İş

24 05 2009

Hürriyet’in haberine göre, bir eski Belediye Başkanı 2 yıl 2 ay önce Atatürk hakkında bir fıkra anlatmış, bunun üzerine de bir grup ADD’li kendisine tazminat davası açmış, bu dava sonucunda da adam başı 500 lira koparmışlar. Toplam 10 kişiye 500er lira veren beyfendiye geçmiş olsun diyor, bu davayı açan akıllı yatırımcıları tebrik ediyor ve Atatürk büstünü yıkan Gülsüm inek hakkında manevi tazminat davası açmak için avukat aradığımı da duyuyorum. Biraz da biz nemalanalım bu işten de bitimiz kanlansın.