Yine Mete Tunçay’a Armağan kitabından, Erik Jan Zürcher’in Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları: Kemalist Jenerasyona ve Jön Türklere Dair Bir Grup Biyografisi Denemesi başlıklı makalesinden bir bölüm alıntılayacağım. Makale, 1800lerin ikinci yarısından başlayarak oluşan bu yeni hareketin, daha sonra hem İttihat ve Terakkiyle hem de sonradan kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin seçkin idarecileriyle nasıl bir süreklilik içinde olduğunu ve bu hareketin içinde yer alan aktörlerin çeşitli ortak özelliklerini ortaya koyuyor. Süreklilikler ve kopukluklar bölümüyle başlayan ve Jön Türk zihniyetinin oluşum sürecini irdeleyen kısımı alıntılamaya başlıyorum:
(Sonuç) Süreklilikler ve kopukluklar
Türkiye tarihinin erken dönemleri oldukça çalkantılı zamanlardı ve bu bir ölçüye kadar tepedeki siyasi liderliğin süreksizliğine yansıdı. Bir grup genç devlet memuru ile imparatorluğun Balkan vilayetlerinde görev yapan onlardan da genç subaylar tarafından organize edilen ve aynı yıl ordu tarafından bastırılması gereken bir karşı devrimin takip ettiği Meşruiyet Devrimi, yurt dışında 1889′dan beri aktif olarak muhalefet hareketini sürdüren ilk kuşak Jön Türk liderlerinin hızlı bir karara itilmesine sebep oldu. Entelektüel tarafı güçlü bir öncüler eylem adamlarına boyun eğdiler. Ardından Jön Türk idaresindeki imparatorluğun Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisi üst düzey siyasi liderlerinin ülkeden kaçmasıyla ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin düzinelerce ileri gelen üyesinin gözaltına alınmasıyla sonuçlandı. Bu durum Mustafa Kemal’e aşamalı olarak kendi üstünlüğünü kurma şansı verdi. Mustafa Kemal eski liderlerden gelen farklı meydan okumaları alt edip, 1925′da geçmiş lider kadrosunun kalıntılarını tasfiye edince, kendisi ve takipçileri için bir iktidar tekeli yarattı.
Bununla birlikte tepedeki lider kadronun altında, bütün bir 1908-45 döneminin siyasi elitleri arasında birçok sürekliliğe rastlıyoruz. Birlikte direniş hareketinin çekirdeğini meydana getiren üç öğe şunlardır: 1. İttihatçı geçmişi olan subaylar, 2. Teşkilat-ı Mahsusa geçmişi olan eylemciler ve 3. yerel merkezlerdeki İttihat ve Terakki Cemiyeti parti başkanları ve organizatörleri. Cumhuriyetin erken dönemdeki lider kadro bu üç bileşeni asker kökenlilerin yoğunlukta olmasıyla yansıtıyor. Kendileri İttihatçı olduklarından 1918′e kadar İttihatçı liderlerin temel karakteristiklerini paylaşıyorlar. Grup, Türklerin yoğunlukta olduğu çeşitli etnik grupların Müslüman ve erkek üyelerden üyelerinden oluşuyordu. Ortalamada 1883 doğumlular; bu da onları Selanik’te 1906′da Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ni kuran memurlarla İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin siyasal olarak aktif üyeleriyle ve onların Merkez Komitesindeki temsilcileriyle aynı yaşta yapıyor. Bu benzerlik aynı zamanda 1918′ten önce Merkez Komiteyi kontrol eden Talat çevresindeki nispeten yaşlı(ortalama 7 yaş kadar) sivil grubun kısmen 1918′de kısmen de 1926′da tasfiye edildiği gerçeğini ifade ediyor.
Belki de bu Anadolu Cumhuriyeti’nin lider kadrosu için şaşırtıcı olan şey, grubun Balkanlar, İstanbul ya da Ege doğumlu insanlar tarafından kontrol edilmesi: Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin kurucularının ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Merkez Komitesi üyelerinin dörtte üçü bu bölgelerden gelmekte. Aynı oranı tam olarak Cumhuriyetin lider kadrosunda da buluyoruz. Sadece 1908′de siyasetten aktif memurlar daha yüksek bir yüzde gösteriyorlar(%95!).
Her ne kadar bu kimselerin ailelerinin refah seviyesi ve konumları fazlasıyla çeşitlilik arz ediyor olsa da, cumhuriyetin lider kadrosu aynı erken dönem Jön Türkleri gibi şehir kökenli (tek bir istisna hariç) ve okuryazar ailelerden gelmiş. Burada incelediğimiz tüm alt gruplar ister askeri ister sivil olsun seküler, Avrupa standartlarında yüksek eğitim almışlar Burada sadece 2 tane yüksek eğitim almamış ancak mesleki olarak eğitilmiş şahıs var: İttihatçılardan Talat ve Kemalistlerden Celal (Bayar). Bu ikisinden biri baş-vezirlik diğeri cumhurbaşkanlığı yaptı. Dini medrese eğitimi almış olan tek şahıs İttihatçı Şeyhülislam olan Hayri Efendi. Birkaç istisna dışında (Celal yine bunlardan biri), tüm grup üyeleri mesleki kariyerlerini, kurtarmak istedikleri devletin hizmetinde subay, bürokrat ya da öğretmen olarak yaptılar.
Jön Türk zihniyeti
Ne mutlu ki artık elimizde Jön Türklerin kökenlerine, geçmişlerine, yaşlarına, eğitimlerine ve mesleklerine dair açık bir tablomuz var. En tepede, 1908′de yaş ortalaması 35 olan bir grup devlet memuruyla, yine 1908′de yaş ortalaması 28 olan bir grup subayın olduğunu biliyoruz. Şimdi yapmak istediğim şey bu grubun üyelerinin ilk gençliklerinden Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne kadar olan dönemde paylaştıkları çok önemli deneyimlerin haritasını çıkarmak ve bu deneyimlerin hangi boyutlarda grup üyelerinin zihniyetlerini ve dünya görüşlerini şekillendirdiğini sormak. Bu biçimlendirici deneyimler daha önce incelediğimiz paylaşılan biyografik niteliklerle ilişkili ancak onlarla birebir örtüşmüyor. En azından bir örnek verelim: biyografilerden çıkan en çarpıcı olgu neredeyse tüm Jön Türklerin bir o veya bu türden modern, seküler okullarda eğitim görmüş olması. Şimdi bu durum verili ancak 20. yüzyıl başında bu türden okullarda eğitim almış olmanın deneyim bakımından anlamı neydi? Şimdi biz bu soruya cevap vermeye çalışacağız. Bunu yaparken bu türden deneyimleri bizim Jön Türklerin iktidara geldiklerinde takındıkları karakteristik tutumlar olarak bildiğimiz şeylerle ilişkilendireceğiz. Bu tutumlar Jön Türklerin kendileri tarafından sözlü olarak ifade edilmiş olabileceği gibi, kendi hareketlerinden de çıkartılabilir.
Elbette bu bir alınyazısı çıkarma amacı gütmüyor. Örnek olarak İttihatçı Diyarbakır valisi Mehmet Reşit’in Kafkaslar’dan gelmiş olmasının onun Diyarbakır’daki Ermeni cemaatinin toplu katlinde başrol oynamasının kaçınılmaz kıldığını iddia etmeyeceğim. Bununla birlikte Mehmet Reşit’in çocukluğunda Kafkaslar’daki Ruslardan kaçmasının Reşit’e toplu katliamın kabul edilebilir, hatta gerekli bir çözüm olduğu fikrini veren zihniyeti açıklamaya yardımcı olacağını iddia ediyorum. Ve Hans-Lukas Kieser’in belirttiği gibi Reşit’in bir askeri doktor olarak geçmişini bilmek neden onun gayrimüslüm cemaatli “mikroplar”, “ülserler” olarak tanımladığını açıklamamıza yardımcı olabilir.
Jön Türklerin deneyimlerini tartışırken askerler üzerinde sivillerden daha fazla duracağım. Bunu yapmamın iki sebebi var: Öncelikle “yeni” ittihat ve Terakki Cemiyeti’nin (Osmanlı Hürriyet Cemiyeti/1906-8 arası Terakki ve İttihat Cemiyeti) erken ve gizli döneminde subaylar sivillerden sayıca çok daha fazla. Cemaate İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin zaferinden sonra çıkarları doğrultusunda katılan birçok kimse farklı ve daha az ilgi çekici bir grup oluşturuyor. Sivil öğelerin göreli olarak önemli olduğu Selanik’te bile devrim arifesinde 505 üyenin üçte ikisi subaydı. Manastır, Yanya ya da Edirne gibi garnizon merkezlerine bu oranın daha da yüksek olması kaçınılmaz. İkinci sebep ise, ordunun etkinliğinin 1912-22 arasındaki savaş koşulları nedeniyle zamanla artması. Her ne kadar o dönemde istifa etmiş ya da emekli olmuş olsalar da, Cumhuriyetin erken dönemi tamamen askeri üyelerin kontrolü altındaydı.
Şekillendirici deneyimlerin tartışılmasının sırası çoğunlukla kronolojik olacak ve 1890′lardan 1918′e kadar olan dönemi kapsayacak.¹
¹Erik Jan Zürcher, “Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları: Kemalist Jenerasyona ve Jön Türklere Dair Bir Grup Biyografisi Denemesi”, Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora, Murat Koraltürk(der.) Mete Tunçay’a Armağan, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007, s. 555-557
Son Yorumlar