KOSKOCA

28 06 2009

TSK, demokrasi ve hukuk devleti ilkelerine bağlıdır ve saygılıdır. TSK, bu ilkelere aykırı düşünce içinde olan, davranışlarda bulunan ve bulunabilecek personelini bünyesinde barındırmaz. Bunu kim söylüyor? Bunu Anayasamızın 117. maddesine göre TSK’nın komutanı olan Genelkurmay Başkanı BEN SÖYLÜYORUM. Artık TSK’nın komutanı olan Genelkurmay Başkanı’nın bu ifadesi en büyük teminattır. Daha bunun dışında başka şeyler aranmasının anlamını anlayamıyorum.

İlker Başbuğ
Haziran 2009

Vay be! Teminata bak. Kapı gibi. Büyük lütuf

KOSKOCA TSK’nın, KOSKOCA Genelkurmay Başkanı’nından bu sözü aldık ya ölsem de gam yemem artık. Kağıt üzerinde adı Cumhuriyet, yönetim şekli demokrasi diye geçen bir ülkenin Genelkurmay başkanı ‘Darbe yapmayacağız, söz’ diyor. Çok ilginç. Sadece bana mı garip geliyor, yoksa abartıyor muyum? Demokratik olduğunu iddia eden bir ülkede “Aha şu ekmeğin üzerine yemin ediyorum, darbe falan yapmayacağım” demesi ilginç değil mi? Bir de zırt pırt gündeme sıkıştırılan/fışkırtılan “TSK bu konuda şunu düşünüyor, ona göre haa!” şeklindeki açıklamalar da cabası oluyor bunun herhalde.

Daha da ilginç olan KOSKOCA Genelkurmay Başkanı’nın ‘hafızasızlığı’, unutkanlığı veya umursamazlığı. Biraz hafızası olsa “başka şeyler aranmasının anlamını anlar“dı. Birazcık düşünse iki yıl önce maruz bırakıldığımız, teknolojinin son harikası, bol radyasyonlu, sözde değil özde muhtırayı hatırlardı. Hali hazırda sürmekte olan Ergenekon Davası’nı, biraz düşünürdü. Bu davanın muhattaplarının darbe ortamı yaratmak için nasıl kıçlarını yırttıklarını, ne pisliklere bulaştığını bir kafadan geçirirdi.

Belki birgün arabasında bir arıza çıkar, tam o anda birileri ‘balans ayarı’ndan bahseder de 28 Şubat kafasında bir şimşek çakar. Ya da olur ya, bir yerlerde Çayan Demirel’in 5 No’lu Cezaevi belgesine rastlar, 12 Eylül, Paşamızın bilinçaltının en ücra yerlerindeki derin uykusundan bir anda uyanır. Her seçimde aklına 27 Mayıs gelmesi lazım aslında, daha 29 Mart’ta bir tanesini atlattık, hiç mi bir şey uyanmadı?

KOSKOCA İlker Paşa boşu boşuna mavi boncuk dağıtmasın. Ortada böyle bir geçmiş varken, onun teminatı kimse için yeterli değil -ki zaten ısrarla “bize ait değil” dediği Poyrazköy’de bulunan silahların TSK’ya ait olduğu ispatlandığı an, ne kadar güvenilir bir insan olduğu ortaya çıktı-. Ancak yukarıda saydıklarım gerçekleşmeden, “başka şeyler aranmasının anlamını anla”yamaz. Anlasa da nasıl bir sonuç çıkarır emin değilim. Dostlar-Düşmanlar şeklinde siyah beyaz çalışan bu KOSKOCA zihniyetten çok şey beklememek lazım…



Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları(5)

27 06 2009

Devrim ve karşı devrim

Yirmili yaşlarının sonlarındaki düşük rütbeli subaylar için doğduklarından beri tahtta olan Sultan’ı devirmek ve Arnavutluk’tan Yemen’e kadar uzanan imparatorluğa hükmetmek (her ne kadar başlangıçta sahne arkasından yönetmiş olsalar da) oldukça zor bir deneyim olarak gözükse de, bu tür bir tehlikeyi göze alanlar için sınırsız imkanlar sunması açısından baş döndürücüydü. İnsan iradesinin birşeyleri değiştirme kudretine olan inanç Mustafa Kemal(Atatürk) ve Enver gibi Jön Türk liderlerinin karakteristik bir özelliğiydi. Bu inanç onların gözünde, muhafazakar kitlelerin kaderciliğiyle kesin olarak zıtlaşıyordu.

Eğer 1908 Devrimi örofik bir deneyimse, Nisan 1909 Karşı Devrimi [31 Mart Vakası (Eski takvime göre)] Jön Türklerin yaşamındaki en travmatik deneyimlerden biriydi. Kendilerini ülkenin kurtarıcısı olarak gören ve sekiz ay önce ‘Hürriyet Kahramanları’ olarak addedilen İttihatçılar, garnizon görevi için taburlara kendilerinin seçtikleri askerlerin ve bir grup radikal dinci öğrencinin başkentte çıkardığı isyan karşısında çaresin kaldılar. Bu durum İttihatçılar arasında büyük bir şok etkisi yarattı. İki hafta içinde Makedoya’dan gelen sadık ordu birimleri yardımıyla düzeni tekrar kurmayı başarmış olsalar dahi, bu isyan İttihatçıları ağır bir savunmasızlık hissiyatı içine düşürdü. O zamandan itibaren, ‘irtica’ onların en kötü kabusu oldu. İttihatçılar, irticai figürlerin cahil kitleleri ilerici güçlere karşı İslam’a başvurarak mobilize etmesi fikrine kapıldılar. 1925′te Şeyh Sait İsyanı’nda ya da 1930′da Menemen Olayı’nda olduğu gibi, Kemalist Rejime karşı yapılan radikal dinci içerikli cumhuriyet isyanları ve gösterileri gerçekleştiğinde, cumhuriyetçi seçkinleri oluşturan eski İttihatçılar bu olayları anlamak için hemen 1909 Nisan deneyimine işaret ediyorlardı. Bugün bile Türkiye’nin seküler yapılanması kendini tehdit altında hissettiğinde, demeçlerde ve gazete başlıklarında 31 Mart Vakası’nın adı geçiriliyor.

Devlet Hizmetinde

Jön Türklerin istisnasız hemen hepsi politik olmayan kariyerlerini Osmanlı Devleti hizmetinde yapmışlardı. Bu etken şüphesiz onların dünya görüşlerinde derin bir iz bırakmıştı. Birçok kez belirtilidiği gibi, dönemin en acil sorunu şuydu: ‘Bu devlet nasıl kurtulur?’. 1908 Meşrutiyet Devrimi’ni tetikleyen olay İngiltere’nin (Reval’de(Talinn) VII. Edward ile Çar II. Nicholas’ın görüşmesi sırasında), Makedonya eyaleti için Hıristiyan bir vali yönetiminde tam bağımsızlığı desteklemeyi önemesidir. Bu çözüm önerisi imparatorluğu Avrupa’da zayıflatabilirdi ancak bölgede yaşayanlar için zararlı olacak diye bir gereklilik yoktu. Ocak 1913′teki İttihatçı darbenin ardında, Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya tarafında savaşa katılma kararının ardında ve 1919 Milli Mücadele hareketinin ardında hep devleti kurtarma amacı yatıyordu. İttihatçılar için devleti kurtarmak, nüfusun gerçekten devlete bağımlı olan kesimini, Osmanlı Müslümanlarını, güçlendirmeye bağlıydı ve en nihayetinde devlet adına hareket etme iddiası her türlü önlemi meşrulaştırıyordu. Devlet çıkarına en yüksek meşruiyeti atfeden bu eğilim, Türkiye için hala Avrupa Birliği üyeliği görüşmeleri sırasında sorunlar yaratan bir mirastır.

Jön Türklerin devlet merkezli bakış açısı, toplumdaki değişim dinamiğini neredeyse kendiliğinden devlette görmekteydi. Devletin ötesine bakabilen tek Jön Türk fraksiyonu Prens Sabahattin’in Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti idi. Sabahttin’in gözünde ilerlemenin anahtarı girişimci ve bireyci seçkin zümrenin eğitim yoluyla gelişmesinde yatıyordu. Geniş kapsamlı adem-i merkeziyetçiliği savunmasından dolayı, onun fikirleri Hıristiyan cemaatleri için çekiciydi. Ancak Sabahattin Jön Türkler arasında hiçbir zaman fazla destek görmedi ve devrimden sonra yalnızca marjinal bir rol oynadı. Kemalistler Jön Türkler’in devletçi geleneğine sıkı sıkıya bağlıydılar.

Askeri Zihniyet

İlk İttihatçıların en azından üçte ikisi mesleki açıdan askerdi ve sorunların çözümüne yaklaşımlarının onların eğitimlerini yansıtması şaşırtıcı değildi. Handan Nezir, Alman askeri mantığının (özellikle birçok Osmanlı subay neslini yetiştiren Colmar von der Golz’un mantığı) ve 1905′teki başarılı Japon ordusu ve donanması örneğinin, bu subay neslini nasıl derinden etkilediğini gösterdi. Bu subaylar sözü geçen kaynaklardan modern devletin ‘ordu millet’ anlayışına dayalı olarak kurulması gerektiğini ve devletin gücünün bir asker milletine dayanması sonucunu çıkardılar. Türklerin asker millet olmaları gerekliliği fikri 1912 Balkan Savaşları’nın patlak vermesinden sonra İttihatçı basında oldukça popüler oldu. Türklerin gerçekte bir asker milleti ve hatta bir asker ırkı olduğu fikri daha sonraları Türk cumhuriyetçi milliyetçiliğinin ayrılmaz bir parçası oldu ve bu durum günümüzde dahi milliyetçi çevrelerde devam etmektedir.

Ordu millet anlayışında birleşmek bilhassa acımasız bir dünya görüşüydü. Bu görüş aynı zamanda Gustav Le Bon (tüm dünyada askerler arasında oldukça popüler olan) gibi birinden çıkarılmıştı ve milletlerin bu dünyada varlıklarını sürdürmek için mücadele etmek zorunda oldukları fikrini de kapsıyordu. Jön Türk yazarlarının Balkan Savaşlarındaki malubiyet hakkında ya da Ermeni soykırımı hakkında yazdıklarına bakacak olursak bu nokta ortaya çıkmaktadır. Osmanlılar Balkanlarda savaşı kaybetmişlerdir çünkü çocuklarına asker olmayı ve düşmandan nefret etmeyi öğretememişlerdir. Ermeniler ölümüne bir mücadelede güçsüz oldukları için yaşama hakkını kaybettiler. Az bir farkla, Mustafa Kemal aynı söylemi Türk milletini modernleşmeye ve gelişmeye teşvik ederken de kullandı: Türkler birbirleriyle mücadele eden milletlerin dünyasında var olma hakkını kazanmak zorundalar. Eğer başarısız olurlarsa, daha güçlü milletler onları yok edecektir. Bu anlamda Jön Türk dünya görüşü Grotius’unkinden ziyade Hobbes’unkine yakındır.¹

¹Erik Jan Zürcher, “Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları: Kemalist Jenerasyona ve Jön Türklere Dair Bir Grup Biyografisi Denemesi”, Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora, Murat Koraltürk(der.) Mete Tunçay’a Armağan, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007, s. 563-565



Valla Ben Yapmadım

26 06 2009

Dün Eminönü-Kadiköy vapurunun taraçasındaydım. Bir kaç genç de az ilerimde oturuyorlar. Muhabbet, kakara-kikiri yaparlarken bir anda durdular, içlerinden biri ‘Kim osurdu lan?!’ diye bağırdı, hepsi de refleks olarak sırayla ‘Valla ben yapmadım’ dediler. Bugün İlker Başbuğ’u dinlerken direk bu olay aklıma geldi.

Ya ne diyecekti? Gerçekten ‘içimizde böyle adamlar varmış, haklarında kovuşturma yapılacak’ demesini kim bekliyordu? Orduyu biraz tanıyanlar zaten hasır altı operasyonunun vakit geçirilmeden başladığının farkındaydılar. Orduyu ‘her işin doğrusunu bilen kurum’ olarak algılayanlar da bir oh çekmişlerdir artık, Genelkurmay başkanı belgeyi yalanladı! Ne büyük olay! Bu müthiş haberi kutlayabilirler artık. Ben bile daha az önce Doğan Satmış ve Ertuğrul Özkök’le kadeh tokuşturdum.

Ne dedi İlker Başbuğ?

Belge kağıt parçasıymış. Askeri savcılar olayı büyük bir titizlikle incelemişler. Belge yokmuş. Kağıt varmış. Zaten belge diye geçtiği zaman da fotokopiymiş. Fotokopi olunca sayılmıyormuş. Bu inanılmaz ikna edici(!) açıklamaya sadece üniversite öğrencileri inanmaz, zira onlar öğrencilik hayatlarını fotokopilere boğulmuş vaziyette geçiriyorlar. Olsun, onlarda 2 gençliğe hitabe, 1 andımız okuyup kendi kendilerini ikna ederler.

‘Birileri’ TSK’yı yıpratmak için organize bir saldırı yapıyormuş. Bu belge de aynı ‘birileri’nin fitne ve fesat yaymalarıymış. Kim bu birileri; ‘iç ve dış mihraklar’. Yani? Adı lazım değil çok büyük bir güç Türkiye’nin ‘en önemli’ kurumunu yıpratıcakmış. Düşmanlar etrafımızı sarmışmış. O ‘adı lazım değil’ kısmını zaten, Hürriyet, Cumhuriyet gibi yayın organları Soros, Fethullah, ABD, AB, CIA, KGB, MOSSAD vs. yazarak dolduracaklar. Zaten ‘TSK’nın bütünlüğünün korunması ülkenin bekâ sorunu’ymuş. İlker Paşa’mız öyle diyor. Yani böyle belgeler yurdumuzu bölmek, parçalamak, şeriata dönüştürmek ve bitirmek için bir takım ‘öcüler’ tarafından hazırlanıyor. Birinci görev tamamlandı yani.

Askeri Yargı da inanılmaz hukukî ve tarafsızmış. Biz bugün bunu öğrendik. Hukukun doruğundaymış. Bir sürü AB ülkesinde askeri yargı varmış. ‘Askeri mahkemeler bağımsız değildir’ demek ‘çirkin’ imiş. İçimden bir saniye için ‘Şemdinli’ diye geçirenler hemen bir yerlerden Atatürk resmi bulup bön bön ona baksınlar, geçer. Şemdinli diye bir şey yok. Askeri yargı demek hukukun zirve noktası demekmiş. Ferhat Sarıkaya bölücü, yıpratıcı. Şemdinli beyinlerden silinsin artık!

Ayrıca ‘halk artık darbe ve muhtıra söylemlerinden usanmış’, eskiden olsa ‘halk asıl darbecilerden ve muhtıracılardan usandı, 22 Temmuz bunun kanıtıdır’ derdim, İlker Paşa’nın bu dolu dolu açıklamalarından sonra, orducu sosyalist/ulusalcı karışımı bir şey olduğum için artık, ‘adam haklı’ demekle yetiniyorum.

Bu arada Albay Çiçek savcılığa ifade verirken neden kolpa imza atmış sorusuna gerek kalmamış. Çünkü TSK’nın erke-dönergeci kıvamındaki makinesi imzalar farklı farklı atılsada, kime ait olduğunu tespit edebiliyorlarmış. Fikret Bila üşenmeyip bir de ‘Peki neden Albay Çiçek’in farklı bir imza kullanma ihtiyacı duyduğu araştırıldı mı?’ diye sorsaymış iyi olurmuş. Sağlık olsun.

TSK da haklı tenkitlere açıkmış. Tenkit’in haklılığına da Askeri Yargı falan karar verir heralde. Kafa öyle çalışıyor çünkü.

Yazıyı bir geçmiş olsunla bitireyim. Soru-cevap faslının ilk sorusunu soran Murat Yetkin’in sorusuna İlker Başbuğ 10 dakikalık bir cevap olmayan cevap verdi. Cevap değildi çünkü soru hakkında değildi. 10 dakika boyunca bu cevap mı, değil mi diye kıvranarak bekledi adamcağız. Soru da güzel sayılırdı:

“Başbakan Arnavutluğa gitmeden önce yaptığı açıklamada, ‘Bu konuda daha yapılması gerekenler’ olduğunu, sizin(İlker Başbuğ’un) bu konuyu çok iyi bildiğinizi ve bir çalışmanın da yürütüldüğüne inandığını söyledi’ bu çalışma nedir? Bu çalışmayı kendisiyle yaptığınız son görüşmede, görüştünüz mü? Nasıl bir çalışmadı? Mahiyeti amacı nedir?”

Yazık oldu. Soruyu duyunca İlker Başbuğ’un gözleri önüne düştü. Morali bozuldu. Sesi kısıldı. Bir saniye için mutsuzluğun en dibine vurdu. Sonra toparlanıp kıvırmaya başladı. Anlattı da anlattı. Ben araya fıkra falan sıkıştıracak sandım bir an, ama Uğur Mumcu’yu sıkıştırarak ulusalcılara çok güzel bir pas attı. Keşke soruya da cevap verseydi.



Melek Ordumuz Asla Yapmaz

24 06 2009

Bazı din eksenli cemaatler, kendilerini demokratik alanın bir oyuncusu olarak takdim etmekte ve çeşitli nedenlerle, kendilerini güçlü bir konuma geldiğine inanmaktadır. Ancak bu güç, imaj ve algı yanıltılıcıdır. Kendilerine en rakip olarak TSK’yı görmektedirler. Bu yapılanmaya karşı, hukuk devleti kapsamında TSK’nın tepkisiz ve etkisiz kalacağını düşünmek ise büyük bir yanılgıdır.

İlker Başbuğ
Nisan 2009

***

  • PKK terör örgütünün Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri ile Irak’ın kuzeyinde bulunan FG’cilere ait okul, dershane ve yurtlara eylem yapmıyor olmasının iki örgüt arasında bağ olduğu ve anlaştıklarının açık bir göstergesi olduğu yönünde haberler yaptırılacaktır.
  • Fethullah Gülen (FG)’ciler gemi azıya aldılar, doğrudan TSK’ya saldırıyorlar’ teması işlenecek. Bu kapsamda muhafazakâr vatandaşları bile ‘Pes doğrusu biz de elhamdülillah Müslüman’ız, ama FG’ciler resmen TSK’ya saldırmak için provokasyon yapıyorlar’ dedirtecek çalışmalar yapılacaktır.
  • Askerî suç kapsamında yapılacak ‘ışık evler’i baskınlarında, silahlı terör örgütü oluşturmak doğrultusunda; silah, mühimmat, plan vb. materyal bulunması sağlanarak, FG grubu ‘Silahlı Terör Örgütü’ ‘Fethullahçı Silahlı Terör Örgütü’, (FSTÖ) kapsamına aldırılacak ve soruşturmalar askerî yargı kapsamında yürütülecektir.
  • Sakıncalı/şüpheli kategorisindeki irticacı subay ve astsubayların irticaî propaganda yaptıklarına dair ihbar çalışmaları yapılacak, müteakiben bu kişilerin ahlakî yönden olumsuzlukları ile ilgili haberler yaptırılacaktır.
  • Ilımlı İslam konusu özellikle vurgulanacak, FG’cilerin ABD güdümünde hareket ettikleri ve İslam’ın orijinalini bozmak istedikleri hususu yoğun olarak dile getirilecektir.

Dursun Çiçek
Nisan 2009



Moloz Yığını

23 06 2009

Malumunuz OdaTv adlı bir internet sitesi var. ‘Sadece özel haber’ mottosuyla ‘habercilik’ yapma iddiasında olan bu Soner Yalçın mahsulü, bu zımbırtının ‘özel haber’ algısı, ancak, Soner Yalçın IQsunda tezahür edebiliyor.

Soner Yalçın’ı bilenler zaten bilirdi, bilmeyenler Tarih-Lenk kitabıyla yakından tanımış oldu. İnanılmaz hayalgücüne, sonsuz saygı duyduğum sakallı Harry Potter, malumunuz olduğu üzere, Hakan Erdem tarafından itin, Soner Yalçın’a en yakışan bölgesine sokuluvermişti.

Yalçın Küçük abisinin biricik veliahtı Soner Yalçın, Oray Eğin vs. gibi adamlar aslında çok da önemli insanlar değiller. Hepi topu her yazılarıyla okuyucuda ‘South Park sessizliği‘ denilen etkiyi yaratıyorlar. E, OdaTv de bu etkinin daha organize olarak vücuda enjekte edilmesinden başka bir şey de değil. Yani aslında bu adamlar zerre kadar umursanmayı haketmiyorlar.

Ama ortada onları çok aşan ve aslında çok da kritik bir toplumsal problem var. “Mevzu bahis çıkarsa yalancılık teferruattır” şiarıyla hareket eden bu zihniyetteki insanların, daha doğrusu bu zihniyetin, medya içinde bir şekilde kanıksanması. Bu tür bayağı yalancılığın medyanın doğal bir parçası olarak görülmesi. Dezenformasyon, çarpıtma ve tamamen uydurma haberler üzerine kurulmuş ‘haberci’liğin artık olağanlaşmış olması. Bunların ötesinde toplumsal ayrışmayı körükleyen zihniyetin tamamiyle içselleştirilmiş olması.

Geçenlerde Serdar Turgut: “…[B]en basında kaliteli ile kalitesizlik arasında bir iç savaş yaşandığını, kan olacağını, yenilen tarafın da tasfiye olacağını düşünüyorum.” demişti. Ben de ‘İnşallah, inşallah. Böylece artık Serdar Turgut okumak zorunda kalmayız’ diye düşünmüştüm. Ama aslında mevzu sadece kalite-kalitesiz savaşıyla alakalı değil, ortada bir savaş algısının bulunması.

Toplum ayrışıyor, kamplaşıyor, ve beni en çok kızdıran şey gerçekleşiyor: kamplaşmayı hızlandıranlar, hatta savunanlar ve kendi kampların diğerini tahakküm altına almak zorunda olduğunu açıkça belirtenler, karşı tarafı suçluyarak zeytinyağı moduna giriyor… Agora(*) duman olmuş durumda. Kutuplaşmayı bir şekilde yavaşlatabilecek ve burayı belki de insanların birbirini dinlediği bir ülke olma yoluna sokabilecek güce sahip olan medyanın önemli bir kesimi, en radikal halini OdaTV’de bulan bir zihniyetle hareket ediyor.

Ben de Serdar Turgut gibi medyada bir tasfiye operasyonunun olmasını istiyorum. Böyle bir şeyin gerçekleşmesini ciddi şekilde arzuluyorum. Lafı bi tarafından anlayan arkadaşlar atlamadan belirteyim, ‘Hepsi Ergenekon’dan toplatılsın!’ falan demiyorum. Medya kendi içinde, biraz içgüdüsel, biraz da vicdani hareket edebilir ve Agora‘yı moloz yığını haline getiren zihniyeti dışlayabilir diye umuyorum.

(*)Agora metaforu Murat Belge’den.



Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları(4)

23 06 2009

Gerilla

Harp Akademisi ve Kurmay Okulu mezunu subaylar kıta eğitimlerini Osmanlı ordularının birinde yapmak zorundaydılar. Başkentte konuşlanmış olan Birinci Ordu, bu amaçla kullanılmıyordu. Bu sebepten genç yüzbaşı ve teğmenler İkinci Ordu’ya (Edirne), Üçüncü Ordu’ya (Manastır), Dördüncü Ordu’ya (Erzurum) ya da Beşinci Ordu’ya (Şam) gönderiliyorlardı. Hemen hemen hepsi bir dönem Arnavutluk, Kosova ve Makedonya’da karargahları bulunan Üçüncü Ordu’da hizmet verdiler. Mezun subaylar bu bölgelerde sıkça rastlanan Yunan, Sırp, Arnavut, Makedon ve Bulgar çetelerinin süregelen gerilla çatışmalarıyla karşılaştılar. Yunani Bulgar ve Sırp çeteleri, her ne kadar eylemleri soyguncu çetelerden farklı olmasa bile, çoğu ordu birimleriyle bu çeteler arasındaki düzenli, sürekli ve küçük çaplı ama bazen vahşice karşılaşmalar birçok Jön Türk subayı için mesleki deneyimin çoğunu oluşturuyordu. Bu tür askeri deneyimler, kimlikleri Müslüman ve gayrimüslim ayrımının gittikçe derinleştiği bir şehir ortamında oluşan kimseler için bu ayrışmayı güçlendirmekteydi. Gerilla çeteleri düzenli orduları mağlup edememekteydi ancak Osmanlıların gözünde onları tehlikeli kılan yarattıkları huzursuzluk ortamının yabancı müdahaleleri çekebileceği gerçeğiydi. Gerçekte, Makedonya 1904 Mürztseg Anlaşması’ndan beri birleşmiş Avrupa kuvvetlerinin himayesi altındaydı ve çeşitli Avrupa ülkelerinden gelen subaylar Osmanlı jandarması müfetttişleri gibi hareket ediyorlardı. Bu durum genç subayların milli gururlarını önemli derecede incitiyordu. Tipik birçok gerilla çatışmasında olduğu gibi, ordu için çeteleri, onlara yataklık eden halktan ayırmak çok zordu. Bu, subayların bir bütün olarak Hıristiyan cemaatlerine olan güvensizliğini arttırıyordu. Bu duruma tek istisna, Sırp ve Yunan yayılmacı milliyetçiliğinin tehlikesine Türkler kadar maruz kalan Ulahlardır. Bu, ünlü Batzaria Efendi gibi bazı Ulahların neden devrim öncesinde İTC’ye katıldığını açıklamaktadır.

Aynı zamanda Jön Türk subayları çetelerin ateşli milliyetçiliklerine ve etkili savaş tekniklerine imreniyorlardı. Bazı durumlarda Müslüman çetelerini gerillalara karşı savaşmak üzere yetiştirmeye çalışıyorlardı. Meşrutiyet Devrimi’nden sonra Jön Türk devrimcileri ile bazı çeteler arasında bir dereceye kadar dostluk ilişkileri gelişti ama bunun kısa ömürlü olduğu anlaşıldı. Ancak Jön Türkler derslerini aldı. İtalya 1911′de Trablusgarp’ı işgal ettiği zaman düzenli Osmanlı ordusu bölgeye ulaşamadı (italyanlar üstün bir donanmaya sahipti ve İngilizler Osmanlı birliklerinin Mısır’dan geçmesine izin vermediler. Birkaç düzine İttihatçı subay, birçok İttihatçı Fedaiin ve Enver, Fethi ve Mustafa Kemal gibi kurmay subaylar Trablusgarp’a iç kesimlerdeki arap kabilelerinden bir gerilla ordusu organize etmeye gittiler. Birçok subay Balkan Savaşları 1912 Ekim’inde patlak verdiğinde acilen geri döndü. 1913′te Fedaiinler, Müslümanların çoğunlukta olduğu ve Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan ve Yunanistan’ın üzerinde hak iddia ettiği bir bölge olan Batı Trakya’da bir gerilla savaşı başlatmakla görevlendirildi. Bu grup 1914′te kurulmuş olan Teşkilat-ı Mahsusa’nın çekirdiğini oluşturmaktaydı. 1915′te İtilaf Devletleri’nin Çanakkale’ye saldırısının yaklaştığı anlaşıldığında ve yine 1918′de Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgi kaçınılmaz olunca İTC’nin liderleri Anadolu’da bir gerilla savaşı hazırlamaya koyuldular. 1919′da Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin (Mustafa Kemal Paşa tarafından yönetilen Milli Mücadele) himayesinde gerilla savaşı başladığında Teşkilat-ı MAhsusa’nın gönüllüleri öncü bir rol oynadı ve Balkanlardan aldıkları dersleri uygulmaya koydular. 1908 öncesi Balkan deneyiminin önemi aynı zamanda Türklerin, Sırpça ve Bulgarca terimlerin bu çeşit gerilla çetelerini adlandırmakta kullandıklarından da anlaşılabilir: sırasıyla Çete ve Komitacı, günümüz Türkiye’sinde de hala kullanılmaktadır.

Üyeliğe Kabul

1906 Eylül ve 1908 Temmuz’u arasında İkinci Ordu ve Üçüncü Ordu’da görev yapmakta olan birkaç yüz genç subay, önceleri Osmanlı Hürriyet Cemiyeti olarak, sonraları İttihat ve Terakki Cemiyeti(Terakki ve İttihat Cemiyeti’nin devrimden sonra konulan daha tanıdık ismi) olarak bilinen yeraltı direniş örgütünde yemin ederek göreve başladılar. Bu cemiyetin üyeliğine kabuller katı olarak düzenlenmiş ve törenselleştirilmişti. Yeni üyeler bir rehber aracılığıyla takdim ediliyor, gece yarısı bir eve götürülüyor, üç adet maskeli ve cübbeli üye tarafından sorgulanıyorlardı. Sonrasında aday şahıs, Kuran ve silah üzerine bağlılık ve sessizlik yemini ediyordu (aksi halde öldürüleceğini biliyordu). Muhtemelen Masoncu geleneklerden esinlenilmiş bu ayin açıkça dinsel tonları içeriyordu. Jön Türklerin kişisel hatıratlarından öğrendiğimiz kadarıyla bu, onların unutamayacakları bir deneyimdi. Bu kişiler bir görevle öncü gruba aitlik hissiyatıyla doldurulmuşlardı. Bu şartlarda ‘Cemiyet-i Mukaddese’ göndermeler bulmak görülmedik bir şey değildi. 1918′te İTC resmi olarak dağıtıldığı dönemde bile, bazıları için bu durum süregelen bir bağlılık yaratmıştı. Celal (Bayar) gibi bir adam bile 1960′larda kendini ‘İttihatçı’ olarak tanımlayabilmişti (o dönem için).¹

¹Erik Jan Zürcher, “Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları: Kemalist Jenerasyona ve Jön Türklere Dair Bir Grup Biyografisi Denemesi”, Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora, Murat Koraltürk(der.) Mete Tunçay’a Armağan, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007, s. 561-563



Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları(3)

22 06 2009

Eğitim

Her ne kadar birçok Jön Türk üyesi Kuran’ın ezberlendiği geleneksel mahalle okullarına devam etmiş olsa da, eğitimlerinin en belirgin özelliği yüksek ve orta öğrenimlerini Batı tarzı seküler eğitim kurumlarından görmüş olmalarıdır. Birçok açıdan bu kişileri biçimlendiren aldıkları bu eğitimdi. Bu da açıkça görülen bilim merkezli materyalist dünya görüşünü aşıladı. Jön Türklerin yazdıkları birçok eser, rasyonel bilimsel yaklaşımın geleneksel anlayışı yerinden eetmesinin gerektiğine işaret ediyordu. Bu 1890′larda Ahmet Rıza için geçerli olduğu kadar, 1930′larda Atatürk için de geçerlidir.

Fransızca öğrenmek bu kişilere tamamen yeni bir dünyanın kapılarını araladı. Birçok Jön Türk’ün anılarından öğrendiğimiz, üzere Fransızcayı sadece ders kitapları için değil aynı zamanda Fransız edebiyatını da okumak için kullandılar. Victor Huko ve Alexandre Dumas gibi Romantik Edebiyatçıar ya da Jules Verne gibi bir bilimkurgu yazarı en beğendikleri yazarlardandı. Romantik aktvizme ve asil edimlere olan düşkünlükleri ve gençliğe olan yüksek saygılarını bu literatürden aldılar. Jön Türkler 1908′de sahneye çıktıklarında kelimenin gerçek anlamıyla gençtiler ancak aynı zamanda Osmanlı’nın gençliği bir değer olan gören ilk kuşağıydılar. Geçliğe her şeyden daha çok değer veriyorlar (Tarık Zafer Tunaya’ya göre) ve gençliklerini yaptıklarını meşrulaştıran bir etken olarak görüyorlardı. Genç ve iyi eğitimli olarak, kendilerinin dünyayı yaşlılardan daha iyi anladıklarına inanıyorlardı. Bu tutum, yaş ile otorite arasında doğru bir orantı olduğunu düşünen Osmanlı’nın önceki kuşaklarının dünya görüşü ile keskin bir karşıtlık içindeydi. Gençliğin Cumhuriyet içindeki temel rolüne olan vurgu, en net biçimde Mustafa Kemal’in 1926′da Gençliğe Hitabe olarak bilinen altı günlük büyük konuşmasında görülebilir.

Her şeyi göz önünde bulundurduğumuzda, Jön Türkler kariyerlerini aldıkları yüksek eğitime borçluydular. Bu yüzden eğitimin, ilerlemeyi ve aydınlanmayı sağlayan gücüne inançları anlaşılabilir. Eğitime olan bu inanç Türkiye Cumhuriyeti’nin en belirgin özelliklerinden biri olarak kaldı ve kendilerini geri kalmış kitlelerin eğitimcisi olarak gören Kemalistlerin kendi kendi öznelliklerini yaratmalarında kurucu bir etmen olarak özellikle önemliydi. 1928′de yeni alfabe kabul edildiğinde, Mustafa Kemal Paşa halka alfabeyi açıklayan dersler verdi. Karatahta önünde tebeşirle olan fotoğrafı hala Atatürk ikonografisindeki en yaygın öğelerden biridir.

Yüksek Okul eğitimi, aynı zamanda Jön Türklerin yasaklanmış metinlerde formüle edilen düşünceler ile Abdülhamit yönetimindeki imparatorluğun gerçeklikleri arasındaki karşıtlığın daha da farkında olmalarına neden oldu. Sultan genişleyen devlet mekanizmasının ihtiyacı olan bürokrat ve memurları üreten yapının aynı zamanda vatanseverlik ve meşruiyetçilik gibi fikirleri yayan husumet yuvası olduğunun dafarkındaydı. Bundan dolayı Abdülhamit öğrencileri yakın takip altında tutuyordu. Casusları her yerdeydi ve her ne kadar yalnızca çok ciddi suçlular sürgün edilmiş olsa da, hemen hemen her azimli Jön Türk bir şekilde sakıncalı materyallerle yakalandı ve cezalandırıldı. Dolayısıyla, polis devletiyle doğrudan karşılaşmalar muhalefet deneyiminin bir parçasıydı.

Esinlenme

Yüksek Okul eğitimleri sırasında birçok Jön Türk, muhalif meşrutiyet hareketinin varlığını keşfetti. Bu kişiler şifahen 1860′ların meşrutiyet hareketinin yasaklanmış çalışmalarından, Genç Osmanlılardan ve özellikle Namık Kemal’in reform ve vatanseverlik için ateşli çağrılarıdan haberdar edilmişlerdi. Elyazması kopyalar yatakhanelerde elden ele dolaşıyordu. 1896′dan sonra yüksekokullarda yurtdışındaki Jön Türk hareketinin mecmuaları(Meşrevet, Şurayı Ümmet ya da Osmanlı gibi) yasadışı okunmakta ve dağıtılmaktaydı. BU mecmuamalar, anayasa ve parlemento adına bilimsellik ve rasyonalizm temelinde bir yenilenme çağrısıyla birleşerek, siyasi muhalefet mesajı getiriyorlardı. Jön Türklerin hatıratları okunduğunda, bu çalışmalarla ilk tanışıklıklarının süregelen bir esinlenme niteliği taşıdığı fark edilebilir. Dumas’ın romantik kahramanları ve Napolyon(kendisi Enver’in rol modeli olarak bilinmektedir) gibi tarihsel figürler kadar, Genç Osmanlı Namık Kemal de bir rol medol olmuştu. Örneğin Mustafa Kemal kendi konuşma ve yazı tarzını Namık Kemal’in stili üzerine kurmuştu. Mustafa Kemal, Namık Kemal’i arkadaşı, ileride merkez komitenin üyelerinden biri ve İTC’nin en ünlü hatiplerinden, genç memur Ömer Naci aracılığıyla öğrenmişti.

Bazı Jön Türkler için, özellikle Avrupa’da yaşayanlar arasında, Avrupalı bir düşünürün keşfedilmesi büyük önem arz ediyordu. Hatırlanmalıdır ki, bahsi geçen kimseler akademik kuramcılar ya da araştırmacılar değillerdi(her ne kadar bazılar üniversitede akademik pozisyonlarda bulunsa dahi). Bunlar devleti kurtaracak ve Osmanlı toplumunu canlandıracak bir yol arayışındaydılar. Onların çözüm yolu arayışındaki aciliyet, bu çözümü bulduklarını düşündükleri anda Jön Türklerin tek bir düşünceyi ya da düşünürü sorgulamaksızın sabırsızca benimsemelerine sebep oldu. Bu düşünürler Ahmet Rıza için, Auguste Comte ve onun çırağı Pierre Lafitte, Abdullah Cevdet için Gustave Le Bon ve Ludwig Büchner ve Ziya Gökalp için Emile Durkheim oldu. Aynı durumu 1930′ların başlarında Avusturyalı Kvergic’in Türk dilinin kökenleri hakkındaki ilginç görüşlerinin, Mustafa Kemal ve çevresi tarafından tamamiyle kabul edilmesinde de görülebilir.¹

¹Erik Jan Zürcher, “Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları: Kemalist Jenerasyona ve Jön Türklere Dair Bir Grup Biyografisi Denemesi”, Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora, Murat Koraltürk(der.) Mete Tunçay’a Armağan, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007, s. 559-561



Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları(2)

22 06 2009

Hristiyan burjuvazi ile hesaplaşma

Gördüğümüz kadarıyla Jön Türklerin dörtte üçü 1880′lerde ve 90′larda Balkanlar’da, Ege’de ya da İstanbul’da büyümüş. Bu şu anlama geliyor, bu dörtte üçlük kesim imparatorluğun şehirlerde ve kasabalarında yükselen Hıristiyan burjuvaziye yakından tanıklık etmiş. Bu insanların geldikleri bölgeler 18. yüzyıl sonlarından itibaren Avrupa ekonomisiyle bütünleşmekteydi ve Avrupa ile ticaret 1830′lardan beri yüksek oranda artık göstermekteydi. Bu durumdan faydalanan, bazen Avrupa’nın ekonomik çıkarlarıyla hareket eden, bazen onlarla yarışanlar genellikle Hıristiyan orta sınıfıydı. 1890′ların ortalarından itibaren bütünleşme hızı yükseldi. Yüzyılın sonu itibarı ile şehirlerde belli bir sanayileşme gözle görülür hale gelmişti ancak sanayi işletmelerinini %90′ından fazlası yabancı ama yerel Hıristiyanların elindeydi. Bu iki kategori bir noktaya kadar çakışmıştı çünkü önceleri bir Avrupalı gücün korumasını alan birçok Hıristiyan sonraları tüm yabancı vatandaşlık statüsünü tercih etti. İstanbul, Selanik ya da İzmir gibi şehirlerde refah, eğitim ve yaşam tarzı açısından Müslümanlarla gayrimüslümler arasında uçurum gittikçe açılmaktaydı. Eski kasabaların dışında Fransız stili apartman blokları ve villalarla, tramvay ve elektriğin olduğu yeni mahalleler gelişiyordu. Bu yükselen Hıristiyan burjuvazisi yeni sosyalleşme yolları yaratıyordu: “centilmen kulüpleri (centilmans clubs)”, kafeler ve restauranlar, hayırsever kurumlar, mason locaları, parklar, gezinti mekanları, spor kulüpleri ve hipodromlar. Şehir kökenli okuryazar ailelerden gelen, modern seküler okullarda eğitim görmüş genç Müslümanlar bu yendünyanın sınırlarında yer aldılar. Talat ve arkadaşları bir locaya katıldılar(bunu kısmen kendilerini her şeyden haberdar olan Sultan Hamit’İn gizli polisinden korunmak için yaptılar). Mustafa Kemal Selanikteki kafelerde ülkenin geleceğini tartışıyordu. Daha sonraları İstanbul’a Pera Palas’ta ve kulüp Cercle d’Orient müdavimi olacaktı.Aynı zamanda maaşları genellikle aylarca sarkan bu genç subay ve bürokratlar kendi durumlarıyla karşıtlık içindeki gayrimüslimlerin refah ve etkinliğinin artmasının farkındaydılar. Onların grup aidiyetleri tam da gayrimüslimlerin karşıtı olarak kuruldu. Bunun en bariz delili Selanik’te 1906′da kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyetinin açık açık gayrimüslümleri dışlamasından görülebilir. İlk 70 üyenin tamamı müslümandı ve cemiyet 1907-1908 sırasında büyüdüğünde bile yalnızca bir avuç gayrimüslimin iştirakine izin verilmişti. Bu kimselerin de hemen hemen tamamı ya dönme ya da Ulan (Makedonya’daki Romanca konuşan bir azınlığın üyeleri)di. Her ne kadar Jön Türklerin çoğunluğu Türk idiyse de, bu dönemde kendilerini daha çok dinsel bağlarla tanımıyor gibi görünüyorlardı.

Aynı dönemde Osmanlı şehirlerinin Hristiyan burjuvazisi kendi modernite vizyonlarını Jön Türklere vermişti. Jön Türklerin(İttihatçı veya Kemalist) esinlendikleri modernite hem trenlerin, uçakların ve ağır sanayinin rasyonel ve teknolojik bir ütopyasından hem de burjuva yaşam tarzından oluşmaktaydı. Bu durum açıkça, Jön Türklerin desteklediği mimari yapılarda ve yeniden düzenlenen kamu alanlarında görülebilir. İttihatçılar bu alanda fazla bir hareket kabiliyetine sahip değillerdi çünkü egemen oldukları on yılın 7’si savaşta geçmişti. Ancak ortam yatıştığında Kemalistler kendi modernite ideallerine uygun bir Türkiye inşa etme şansına sahip oldular. Sonuç olarak yeni alanların Kemalistlerce 1930′larda planladığı Anadolu’nun taşra kentlerinde parklar, kafeler, çay bahçeleri ve tiyatrolar görmeye başladık. Yeni kurulan devletin vitrini sayılan Ankara’da, Balkanlardan getirilmiş sanabileceğiniz villaların, bir centilmen kulübünün, bir opera salonunun ve bir yarış parkurunun düz ve rasyonel olarak sıralandığı bulvarlar bulunuyordu. Kişisel kıyafet ve tavırları dikkate alındığında, Jön Türklerin burjuvaziyi taklit ettiklerini görebiliriz. Bu insanlar Avrupai kıyafetler ve üniformalar giyiyorlardı(bu durum 1926′daki Kemalist kıyafet reformu ile tüm toplum için zorunlu kılınmıştı.) İttihatçı liderlerin eşlerinin ve kızlarının resimleri onların Avrupai tarzı kıyafetler giydiklerini ve bazen başörtüsü yerine “vual” kullandıklarını gösteriyor. Ayrıca 1920′ler ve 1930′larda cumhuriyetçi liderlerin yakınlarından kadın olanları genellikle yüksek topuklu ayakkabı ve kısa kollu kıyafet yahut kürk manto ile görülüyor.

Enver de izci çocuklar hareketini desteklemişti. Aslen Almanya’da başlayan, çocuklara bahriye üniforması giydirme modası Osmanlıya da ulaşmıştı. Jön Türkler kartvizit kullanıyor, evcil hayvan olarak köpek besliyor, salon danslarını öğrenmeye çalışıyordu. Bu yüzden Jön Türklerin modernite yorumlarının aslında Güney Balkanlarda ve Ege’nin şehir ve kasabalarında karşılaştıkları Avrupa burjuvazisi yaşam tarzından kaynaklandığını inkar etmek zor.¹

¹Erik Jan Zürcher, “Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları: Kemalist Jenerasyona ve Jön Türklere Dair Bir Grup Biyografisi Denemesi”, Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora, Murat Koraltürk(der.) Mete Tunçay’a Armağan, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007, s. 557-559



Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları(1)

22 06 2009

Yine Mete Tunçay’a Armağan kitabından, Erik Jan Zürcher’in Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları: Kemalist Jenerasyona ve Jön Türklere Dair Bir Grup Biyografisi Denemesi başlıklı makalesinden bir bölüm alıntılayacağım. Makale, 1800lerin ikinci yarısından başlayarak oluşan bu yeni hareketin, daha sonra hem İttihat ve Terakkiyle hem de sonradan kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin seçkin idarecileriyle nasıl bir süreklilik içinde olduğunu ve bu hareketin içinde yer alan aktörlerin çeşitli ortak özelliklerini ortaya koyuyor.  Süreklilikler ve kopukluklar bölümüyle başlayan ve Jön Türk zihniyetinin oluşum sürecini irdeleyen kısımı alıntılamaya başlıyorum:

(Sonuç) Süreklilikler ve kopukluklar

Türkiye tarihinin erken dönemleri oldukça çalkantılı zamanlardı ve bu bir ölçüye kadar tepedeki siyasi liderliğin süreksizliğine yansıdı. Bir grup genç devlet memuru ile imparatorluğun Balkan vilayetlerinde görev yapan onlardan da genç subaylar tarafından organize edilen ve aynı yıl ordu tarafından bastırılması gereken bir karşı devrimin takip ettiği Meşruiyet Devrimi, yurt dışında 1889′dan beri aktif olarak muhalefet hareketini sürdüren ilk kuşak Jön Türk liderlerinin hızlı bir karara itilmesine sebep oldu. Entelektüel tarafı güçlü bir öncüler eylem adamlarına boyun eğdiler. Ardından Jön Türk idaresindeki imparatorluğun Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisi üst düzey siyasi liderlerinin ülkeden kaçmasıyla ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin düzinelerce ileri gelen üyesinin gözaltına alınmasıyla sonuçlandı. Bu durum Mustafa Kemal’e aşamalı olarak kendi üstünlüğünü kurma şansı verdi. Mustafa Kemal eski liderlerden gelen farklı meydan okumaları alt edip, 1925′da geçmiş lider kadrosunun kalıntılarını tasfiye edince, kendisi ve takipçileri için bir iktidar tekeli yarattı.

Bununla birlikte tepedeki lider kadronun altında, bütün bir 1908-45 döneminin siyasi elitleri arasında birçok sürekliliğe rastlıyoruz. Birlikte direniş hareketinin çekirdeğini meydana getiren üç öğe şunlardır: 1. İttihatçı geçmişi olan subaylar, 2. Teşkilat-ı Mahsusa geçmişi olan eylemciler ve 3. yerel merkezlerdeki İttihat ve Terakki Cemiyeti parti başkanları ve organizatörleri. Cumhuriyetin erken dönemdeki lider kadro bu üç bileşeni asker kökenlilerin yoğunlukta olmasıyla yansıtıyor. Kendileri İttihatçı olduklarından 1918′e kadar İttihatçı liderlerin temel karakteristiklerini paylaşıyorlar. Grup, Türklerin yoğunlukta olduğu çeşitli etnik grupların Müslüman ve erkek üyelerden üyelerinden oluşuyordu. Ortalamada 1883 doğumlular; bu da onları Selanik’te 1906′da Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ni kuran memurlarla İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin siyasal olarak aktif üyeleriyle ve onların Merkez Komitesindeki temsilcileriyle aynı yaşta yapıyor. Bu benzerlik aynı zamanda 1918′ten önce Merkez Komiteyi kontrol eden Talat çevresindeki nispeten yaşlı(ortalama 7 yaş kadar) sivil grubun kısmen 1918′de kısmen de 1926′da tasfiye edildiği gerçeğini ifade ediyor.

Belki de bu Anadolu Cumhuriyeti’nin lider kadrosu için şaşırtıcı olan şey, grubun Balkanlar, İstanbul ya da Ege doğumlu insanlar tarafından kontrol edilmesi: Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin kurucularının ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Merkez Komitesi üyelerinin dörtte üçü bu bölgelerden gelmekte. Aynı oranı tam olarak Cumhuriyetin lider kadrosunda da buluyoruz. Sadece 1908′de siyasetten aktif memurlar daha yüksek bir yüzde gösteriyorlar(%95!).

Her ne kadar bu kimselerin ailelerinin refah seviyesi ve konumları fazlasıyla çeşitlilik arz ediyor olsa da, cumhuriyetin lider kadrosu aynı erken dönem Jön Türkleri gibi şehir kökenli (tek bir istisna hariç) ve okuryazar ailelerden gelmiş. Burada incelediğimiz tüm alt gruplar ister askeri ister sivil olsun seküler, Avrupa standartlarında yüksek eğitim almışlar Burada sadece 2 tane yüksek eğitim almamış ancak mesleki olarak eğitilmiş şahıs var: İttihatçılardan Talat ve Kemalistlerden Celal (Bayar). Bu ikisinden biri baş-vezirlik diğeri cumhurbaşkanlığı yaptı. Dini medrese eğitimi almış olan tek şahıs İttihatçı Şeyhülislam olan Hayri Efendi. Birkaç istisna dışında (Celal yine bunlardan biri), tüm grup üyeleri mesleki kariyerlerini, kurtarmak istedikleri devletin hizmetinde subay, bürokrat ya da öğretmen olarak yaptılar.

Jön Türk zihniyeti

Ne mutlu ki artık elimizde Jön Türklerin kökenlerine, geçmişlerine, yaşlarına, eğitimlerine ve mesleklerine dair açık bir tablomuz var. En tepede, 1908′de yaş ortalaması 35 olan bir grup devlet memuruyla, yine 1908′de yaş ortalaması 28 olan bir grup subayın olduğunu biliyoruz. Şimdi yapmak istediğim şey bu grubun üyelerinin ilk gençliklerinden Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne kadar olan dönemde paylaştıkları çok önemli deneyimlerin haritasını çıkarmak ve bu deneyimlerin hangi boyutlarda grup üyelerinin zihniyetlerini ve dünya görüşlerini şekillendirdiğini sormak. Bu biçimlendirici deneyimler daha önce incelediğimiz paylaşılan biyografik niteliklerle ilişkili ancak onlarla birebir örtüşmüyor. En azından bir örnek verelim: biyografilerden çıkan en çarpıcı olgu neredeyse tüm Jön Türklerin bir o veya bu türden modern, seküler okullarda eğitim görmüş olması. Şimdi bu durum verili ancak 20. yüzyıl başında bu türden okullarda eğitim almış olmanın deneyim bakımından anlamı neydi? Şimdi biz bu soruya cevap vermeye çalışacağız. Bunu yaparken bu türden deneyimleri bizim Jön Türklerin iktidara geldiklerinde takındıkları karakteristik tutumlar olarak bildiğimiz şeylerle ilişkilendireceğiz. Bu tutumlar Jön Türklerin kendileri tarafından sözlü olarak ifade edilmiş olabileceği gibi, kendi hareketlerinden de çıkartılabilir.

Elbette bu bir alınyazısı çıkarma amacı gütmüyor. Örnek olarak İttihatçı Diyarbakır valisi Mehmet Reşit’in Kafkaslar’dan gelmiş olmasının onun Diyarbakır’daki Ermeni cemaatinin toplu katlinde başrol oynamasının kaçınılmaz kıldığını iddia etmeyeceğim. Bununla birlikte Mehmet Reşit’in çocukluğunda Kafkaslar’daki Ruslardan kaçmasının Reşit’e toplu katliamın kabul edilebilir, hatta gerekli bir çözüm olduğu fikrini veren zihniyeti açıklamaya yardımcı olacağını iddia ediyorum. Ve Hans-Lukas Kieser’in belirttiği gibi Reşit’in bir askeri doktor olarak geçmişini bilmek neden onun gayrimüslüm cemaatli “mikroplar”, “ülserler” olarak tanımladığını açıklamamıza yardımcı olabilir.

Jön Türklerin deneyimlerini tartışırken askerler üzerinde sivillerden daha fazla duracağım. Bunu yapmamın iki sebebi var: Öncelikle “yeni” ittihat ve Terakki Cemiyeti’nin (Osmanlı Hürriyet Cemiyeti/1906-8 arası Terakki ve İttihat Cemiyeti) erken ve gizli döneminde subaylar sivillerden sayıca çok daha fazla. Cemaate İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin zaferinden sonra çıkarları doğrultusunda katılan birçok kimse farklı ve daha az ilgi çekici bir grup oluşturuyor. Sivil öğelerin göreli olarak önemli olduğu Selanik’te bile devrim arifesinde 505 üyenin üçte ikisi subaydı. Manastır, Yanya ya da Edirne gibi garnizon merkezlerine bu oranın daha da yüksek olması kaçınılmaz. İkinci sebep ise, ordunun etkinliğinin 1912-22 arasındaki savaş koşulları nedeniyle zamanla artması. Her ne kadar o dönemde istifa etmiş ya da emekli olmuş olsalar da, Cumhuriyetin erken dönemi tamamen askeri üyelerin kontrolü altındaydı.

Şekillendirici deneyimlerin tartışılmasının sırası çoğunlukla kronolojik olacak ve 1890′lardan 1918′e kadar olan dönemi kapsayacak.¹

¹Erik Jan Zürcher, “Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları: Kemalist Jenerasyona ve Jön Türklere Dair Bir Grup Biyografisi Denemesi”, Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora, Murat Koraltürk(der.) Mete Tunçay’a Armağan, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007, s. 555-557



Sen de Postal Yala!

19 06 2009

Tüm bunlar seni ilgilendirmez…

Nedir bu didişme?..

Neler oluyor?..

Hukuk yok, demokrasi işlemiyor, devletin kurumları birbirine düşman, toplumumuz parçalara bölündü…

Bu olanlar sana göre değil…

Sen postal yala…

Aptal aptal yazdıklarına bak…

Ve en azından yarısından utan…

*

Nasıl olsa o postalı giyen Paşa’lar var…

Senin yerine Ergenekonculuk yapan, senin yerine muhtıra veren, senin yerine şerefsiz olan… Aslında senden çok farklı olmayan, senin gibi aynı çarpık zihniyetin, daha da çarpık ürünleri…

Ve senin yerine darbe yapan…

Farkında bile değilsin, bugün ayaklarını yaladığım herifler “Unutma ey halkım… Unutma bizi…” diye rica edeni de öldürmüşlerdi. Şimdi sorsam sana ‘Onu şeriatçılar öldürdü’ dersin…

Sen halkı umursama…

Senin geçim derdinin ne olduğundan haberin olmadığını bilirim…

Demokrasi ile ilgilenme…

Bakma…

Görme…

Düşünme…

Neden çağdaş dünyanın faşistisin, sorgulama…

Sana rozet ve bayrak verirler…

Belki bir de Atatürk büstü…

Sen de onların postallarını yalarsın…

Sonra…

Sonra senin yerine kaçakçılık yapanlar, senin yerine adam öldürenler, senin yerine pisliğe bulaşanlar… Onların bir kısmını maphusa koyarlar. Ülkeyi babasının malı sananlar, zindanın dibini boylarlar. Postalını yaladığın adamlar

Ama sen aldırma. Aynı aptallığınla yazmaya devam et. Okuyanlar çıkacaktır.

*

Bu olanlar, bu devlet içindeki soğuk savaş, bu huzursuzluk, bu didişme, bu bölünme, bu mücadele işte bundandır…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, ülke kurulduğu günden beri senin akılsız zihniyetinin faturasını ödüyor…

Muhtıra veriyorlar, Darbe yapıyorlar, adam öldürüyorlar, işkence yapıyorlar günahları, cehennemdeki yerlerini garantiledi bile…

Bunlar seni ilgilendirmez…

Dönüp bakma bile olana bitene…

Sen postal yala…
(*) Kimden mi bahsediyorum? Şu merkepten.