Beyaz Türk/Siyah Türk
8 06 2009Güzel İzmirimizde gerçekleşen bir hadise:
İzmir’de kıyafet ve inanç özgürlüğünü zedeleyen ilginç bir olay yaşandı. Konak ilçesi Yağhaneler semtindeki bir apartmanın yöneticisi, ‘kapıcılık hizmet yönetmeliği’ne başörtüsü yasağını da soktu. Başörtüsünü ’siyasi simge’ olarak değerlendiren kadın yönetici, uyulmaması halinde işten atılma gerekçesi sayılan yönetmeliğe şunları yazdı:
“Kendisi, eşi ve çocukları takke, şalvar, takunya, kötü terlikle dolaşamaz. Eşi ve kızları, siyasal simge haline gelen türban ve benzerlerini kullanamaz. Dinî inanç ve ibadetini herkesin gözü önünde yapamaz, işlerine mazeret olarak gösteremez.”
Olay Eskiizmir Caddesi’ndeki Öz-Ter Apartmanı’nda yaşandı. Çorumlu Naki Seriner, 2002 yılında göç ettiği Çeşme’de güvenlik görevlisi olarak çalışıyordu. Çocuklarının okul problemi baş gösterince geçen yıl İzmir’e taşındı ve 4 Ağustos’ta Öz-Ter Apartmanında işe başladı. Yöneticisi Figen Tüzün, kendisini işe alırken söz konusu sözleşmeyi imzalattı. Aradan 1 yıl bile geçmeden de görevine son verdi. Naki Seriner, İzmir 4. Noterliği’nden gelen 28 Mayıs 2009 tarihli ihbar mektubuyla şaşkına döndü. ‘İş akdinin sona erdirildiği’ tebliğ ediliyordu. Kanunen 4 ay olması gereken ihbar tazminatının 4 hafta şeklinde ödeneceği bildiriliyor, 15 gün içinde apartmandaki daireyi tahliye etmesi isteniyordu. Gerekçe olarak İş Kanunu’nun 25. maddesini ihlal etmesi gösteriliyordu. Ancak Seriner, işsiz kalmasını yönetmeliğe bağlıyor. Yöneticinin daha önce kendilerini ziyarete gelen annesine tepki gösterdiğini, kıyafetini beğenmediğini ileri sürüyor. “Üç ay önce eşimin ağabeyi ve eşi bizi ziyarete gelmişti. Yönetici, yengemizin başörtüsünü problem yaptı, çıkarmasını istedi. Birkaç günlüğüne gelen misafirlerin, uzun süre kalmamasını talep etti. Başörtüsü takmamalarını, gerekirse gelip başından alacağını söyledi. Ben de polise gittim ama bir işlem yaptırmadım. İşten kovulmamızın başlangıcı bu olaydır.” diyor.
Yönetici Figen Tüzün ise yönetmelikteki hükmü savunuyor. Bunun özel bir şart olduğunu, sözleşmenin okutularak imzalatıldığını ve kapıcının o şekilde işe başlatıldığını anlatıyor. Kapıcının akrabalarının binaya gelerek uzun süre kalamayacağını dile getiren Tüzün, Naki Seriner’in kendisine saygısızlık ettiğini, kapısını tekmelediğini iddia ediyor. Tüzün, ‘Türbanı siyasî simge olarak mı algılıyorsunuz?’ sorusuna, ‘bazı kişilerin taktığı tuhaf şeyler olduğunu, bunların hoş olmadığını ve bir kadın olarak yakıştıramadığı‘ karşılığını veriyor. Apartmana başörtülü gelenlere de karışmadığını vurguluyor. Apartman sakinleri ise yöneticiye itaatsizlik sebebiyle kapıcının işine son verildiğini söylüyor.
Haberin devamında İş Kanunu’ndan ‘Eşit Davranma İlkesi’ zımbırtısı vurgulanmış, işin o kısmıyla zerre kadar ilgili değilim. Apartman yöneticisinin yasal olarak ‘eşi veya kızı başörtülü’ birini işe almama hakkı veya bu sebeplerle işten atma hakkı var mıdır, yok mudur diye bir soru saçma geliyor bana. Asıl mesele benim ‘Tayyörlü Cumhuriyet Kadını Sendromu’ dediğim zihniyetle alakalı.
Dine, dindara ve muhafazakara beslenen kinin ifade bulmasıdır bu olay. Başka bir şey değil. Etrafındaki, dine dair olduğunu düşündüğü her şeyin üzerine tam teçhizat saldıran Laikçi Teyze’nin gazabı, yengesi başörtülü olan ve bütün başörtülülüğüne rağmen Laikçi Teyze’nin yöneticisi olduğu apartmana girme küstahlığını gösteren, kapıcının üzerine olmuş. Atatürk’ün ona emanet ettiği laik, çağdaş, apartmanı gerici, yobaz ve karşıdevrimcilerden korumaya ant içmiş bu teyze, ‘önce o kafandaki çıkacak’ diye kapıcının yengesine Cumhuriyet’in o kutsal emrini vermiş, akabinde bu durumdan şikayetçi olan kapıcıyı, Ata’sından öğrendiği ‘ya biat edeceksin, ya tasfiye edileceksin’ mantığıyla Laik Apartman’dan atmış. Tam anlamıyla “Bir Cumhuriyet Destanı”…
Laik, Çağdaş, Atatürk’ün mirası Cumhuriyetimizin, tayyör giyip saçını gülle gibi topuz yapıp bir de başörtülü kovalayınca ‘çağdaş’ olunduğunu zanneden kadınlar yetiştirmesi, bu kadınların kendilerini ‘beyaz, çağdaş, temiz’, başörtülüleri ise ‘kara, yobaz, pis’ olarak algılamaları ve yine aynı kadınların ‘şeriat gelecek, bizi çarşafa dolayacaklar, baskılara mağruz kalacağız’ şeklindeki gayet abes bulduğum niyet okumalara dayanarak, her fırsat bulduklarında başörtülü hanımlara -bir şekilde- saldırmaları ve her daim başörtülüleri ‘baskı’ altına almaları, bence şuanki en önemli problemlerimizden biridir.
İzmir’de yaşanan bu olay, tam da anlatmaya çalıştığım ve aslında hayatın her alanında karşılaştığımız için anlatılmaya bile gerek olmayan ‘tahammülsüzlük’ ile alakalı. Birkaç örnek verelim:
Meselau sitenin de takipçilerinden Gönül D.’nin Çarşaf başlıklı yazıma yaptığı şu yorum:
Hayatımın ilk ‘olağan faşisti’ 12 yaşımda bana ve sınıf arkadaşlarıma ‘pisliğinizi örtmek için başınıza örtü geçiriyorsunuz’ diyen öğretmenimizdi İHL’nde. Lise bittiğinde bu ‘olağan faşistler’den epeyce tanımıştık. Üniversitenin son sınıfında okuldan atıldığımda, elbette ‘olağan faşistler’ başarımla filan ilgilenmediler. İstanbul sokaklarında, emniyet müdürlüklerinin bodrum katlarındaki nezarethanelerde yaşadıklarımın teferruatına ise hiç girmiyorum.
En kötüsü ne biliyor musunuz?
Artık bu rezilliklerin kanıksanmış olması…
Yahut DerinDüşünce’den Ekrem Senaî’nin, DerinSular’daki “Çarşaflı Kadının Allah’ı” başlıklı yazıya yaptığı yorum:
Bu taciz olaylarını artık o kadar kanıksadık ki, gün geçmiyor ki bir tane yaşanmamış olsun.
Demek ki size denk gelmemiş. Bizim için sıradan olaylar haline geldi.
Size şurada bir çırpıda sıralayayım:
Birinci olay. Yer: Altunizade
Başörtülü yengeme geçenlerde- altında eski kasa Renault Laguna var, çok matah bir araba da değil- bir kadın işaret etmiş, “herhalde bir şey, tarif filan soracak diye camı araladım” diyor. “Sen bu arabaya layık değilsin” demiş ve yüzüne tükürmüş gitmiş. “Kalakaldım, ne diyeceğimi bilemedim, öylece dondum kaldım” diyor.
İkinci olay. Yer: Bağdat Caddesi.Orta yaşın üzerinde bir tanıdığım hanıma, caddenin karşı kaldırımından bir adam bağırıyor: “Sen ne hakla buraya geliyorsun, buralar sana kalmadı…”. “Allah, Allah kim ne yapmış adama, kime söylüyor bu sözleri? diye arkama baktim. Gördüm ki herkes bana bakıyor”… Dumur…
Üçüncü olay. Yer Bağdat Caddesi.
Başörtülü bir akrabamla Bağdat caddesinde geziyoruz. Bir çocuk balonunu düşürdü. Yerden alıp çocuğa balonunu verdi. Eşine, “çok tatlı maşallah” deyip gülümsedi. Adam, cevap vermedi ve başını kaçırdı. Hoşlanmayabilirsin ama hayvan değilsen bir gülümsersin, medeniyet icabıdır. Geçelim… Başörtülü bir başka arkadaş da çocuğunun şapkasını düşürmüş, kalkarken bir kadın “ayy her yere geldi bunlar!” diyor. Arkadaşım “ne oluyo yaa?” diye diklenince; köpek kışlar gibi ve iğrenme efektiyle yürüyip gidiyor…
Dördüncü olay. Yer Armutlu.
Muhafazakar kesimin gittiği kadınlar plajı olan bir yer. Bir tekne kadınlar plajına yaklaşıyor, “ooo kimler de buradaymış beyler bayanlar” diye kıyıdan taciz ediyor. Sonra teknedekiler onuncu yıl marşını okuyor ve defolup gidiyor. Yönetime şikayet ediliyor. Bir şey yapamadıkları şeklinde dönüşte bulunuluyor. Ne yapabilirler ki, ülkenin sahiplerine kim, ne yapabilir?
Bu bahsettiğim benim ilk elden şahit olduğum, dinlediğim hadiselerin çok çok cüzi bir kısmı.
Kaba davranışlar, aşağılamalar, tepeden bakmalar… onları sayıp bitirmek zaten mümkün değil.
Siz de gezerken daha bir dikkatli bakarsanız en azından belki bakışlardan ve konuşmalardan ipucu yakalayabilirsiniz.
Tabii baskı diye dayak, işkence, darb filan gibi şeyler anlıyorsanız, çok şükür henüz o seviyede değiliz.
Kim ‘ben asla böyle bir olaya tanık olmadım’ diyebilir? Çok az kişi. Ama kaç kişi ‘evet böyle şeyler oluyor, ama iyiki de oluyor’ der diye sorarsak, bayağı okkalı bir sayıyla karşılaşırız.
İşin kanıksanmışlığını ‘Türkiye’nin laisist kadınlarının olağan faşistliği’ olarak adlandırıyordum ben. Az bile söylüyormuşum…
Aslında işin en trajikomik tarafı, baskıya uğrama korkusu duyduğunu iddia edenlerin, baskının kralını yapması, insanlara yobaz, gerici gibi ithamlarda bulunanların kafalarının 1930 zihniyetiyle çalışması, ve düşman gördükleri başörtülülere tiksintiyle bakanların, aslında tiksinçin sözlükteki karşılığı olmalarıdır heralde.












Bunlar sadece bir demet örnek.. Dingili bol bir memlekette yaşıyoruz. Kafasındaki örtü, boynundaki haç, teninin rengi, şivesindeki kırıklık.. Hep hakaret nedenidir bu ülkede..
Senai’nin verdiği örneklerin temel olarak aynılarına çeşitli yerlerde başı açık kadınlar da rastlıyor.
Bu toplumsal bir sorun..
sapına kadar haklısınız ama, ben başka bir noktadan bakacağım, bu zihniyeti eleştirmekle, yermekle dönüştüremeyeceğimize göre, kökleri yüz yıl öncesine varan bu anlayış(!)ı veri ve vakıa kabul edelim.
medeni ortam ve durumlarda gerçekleşen, karşılık verilmesi imkan dahilinde olan, olası vakalar için söylüyorum:
siz de ezdirmeyin kardeşim kendinizi.
20. yy. bitti.
21. yy. dünyasında yaşıyoruz.
kimsenin tahakkümünü kabullenmeyin.
laf sokun, tartışın, “mukabele edin”.
armut toplamayın.
ankara metrosunda üç beş emekli memur size (aklınca) böceğe bakar gibi baktı diye, metrodan mı vazgeçeceksiniz, başörtünüzden mi vazgeçeceksiniz?
güçlü olun biraz.
özal’a alışan, buna da alışır.
yunan harbinde türk köylüsü de öldü, kürt de, ermeni de, dindar da… vatan halka aittir kardeşim, doğan medyası etkisindeki bir avuç demokrasi özürlü çayyolu sakinine değil.
Türkiye topraklarının yüzde 95′inde kimin kime baskı yaptığını biliyoruz biz. Biraz da Anadolu’yu mesela Gümüşhane gibi yerleri yazsanız, acaba orada değil oturmak, iş bulmak, başörtüsüz bir kadının sokakta saldırıya uğramadan yürümesi mümkün mü acaba, bir araştırın.
Benim düşünceme göre sizin Laikçi Teyze dediğiniz ne kadar uğraşırsa uğraşsın sizin muhafazakarlarınız kadar faşist olamaz. Kimsenin türban taktığı için sokakta dövüldüğünü duymadık değil mi? Ha diyorsanız ki, muhafazakarlara faşist olmak serbest, biz sadece çağdaşlar faşist olunca yadırgıyoruz, o zaman tamamdır.
“Dine, dindara ve muhafazakara beslenen kinin ifade bulmasıdır bu olay.” diye buyurmuşsunuz. Sanırsın muhafazakarlar dinsizlere çok hoşgörülü de. Anadolu’da üzerinde “Allah yok!” yazılı bir tişörtle dolaş bakalım ne oluyor? O zaman görürüz sizin muhafazakarlar dinsizleri ne kadar höşgörüyormuş!
Size kendinize yeni bir meşgale bulmanızı öneririm. Artık liberal camia bu 1930′lar traşından bıktı usandı, herkes muhafazakarların ne kadar özgürlükçü ve demokrat olduğunu öğrendi, biliyor. Boşuna kasmayın diyorum…
dünya’da Orospu çocugu olan çok insan var hocam, takmamak lazım.
ben lisadeyken erzurumda da bizim apartmandaki hacı amca kapıcının eşi türbansız diye kapıcıyı kapı önüne koyduydu.tabii biz bu konuda haber yapmadığımız ya da yazı yazmadığımız için insan hakları ve özgürlük ihlali olmadı ama siz yapınca oluyor tabi.
Evet, aynen öyle.
Dindar olan dindar olmayanı ısırırsa haber olmaz, dindar olmayan dindarı ısırırsa haber olur, mantığı.
Seviyesiz Bey’imize gezeteciliğin bu en temel ilkelerine bağlı yayıncılığından ötürü bir tebrik gönderiyoruz….
@Tarık
Ne anlatmaya çalıştığını hiç anlayamadım. %95 aşırı abartılı bir sayı olmuş ama kimse başörtüsü takmayanların Anadolu’da ‘hiç’ baskı görmediğini söylemedi. Yüz yıldır var bu. Ama madem ki başörtüsüzler baskı görüyor, o zaman şehirlerde başörtülülerin baskı görmelidir şeklindeki çıkarım çok saçma geliyor. Ayrıca benim derdim ‘çağdaş’ olma iddiasında olanlarladır. Muhafazakar adı üstünde muhafazakardır. Ben çağdaş olanın faşistliğinden bahsederim, sen muhafazakarların faşistliğinden bahsedersin gül gibi geçinip gideriz. Ayrıca ‘benim faşistim seninkini döver’ mantığı da bayağı bir anlamsız geldi bana.
Ayrıca muhafazakarlan neden benim oluyor onu da anlamadım, yazının herhangi bir yerinde de ‘muhafazakarlar inanılmaz ögürlükçü ve demokratik, herkes onlar kadar özgürlükçü olsun’ diye bir şey de yazmadım. Nereden çıkarıyorsunuz bunları Allah aşkına? Ben muhafazakar cenah hakkındaki görüşümü başka bir yazıda ‘muhafazakâr kesimin fazlaca yeterli olmasa bile kesinlikle önemli olan dönüşümü’ diyerek belirttim, ki bu görüşümün de arkasındayım.
Açık konuşmak gerekirse liberallerin hangi meseleden sıkılıp sıkılmadığı beni zerre kadar ırgalamıyor. Bana ne liberallerden? Liberallerin ‘in’ ve ‘out’larına göre yazmak bir blogcunun öncelikli görevi mi?
Benim size tavsiyem browserınızın yukarısındaki kapatma buttonuna basıp, dışarı çıkarak gezip dolaşmanız. Hayat güzel çiçekler falan. Sıkmayın kendinizi.
@Ezel. Siz kimsiniz bilmiyorum ama, Hürriyet’in öyle olayları atlayacağını sanmıyorum. ‘Laiklik elden gidiyor’ diye manşet bile atmış olabilirler.
‘Gazetecilik’. Ahahahaha. Siz beni güldürdünüz, Allah da sizi güldürsün.
……….
Ama madem ki başörtüsüzler baskı görüyor, o zaman şehirlerde başörtülülerin baskı görmelidir şeklindeki çıkarım çok saçma geliyor.
……….
Benim yaptığım çıkarım bu değil, şu: Türkiye’de muhafazakarlar, muhafazakar olmayanlara oranla çok daha fazla baskıcı, anti-demokrat ve hoşgörüsüz bir gruptur. Her iki anlayışın egemen olduğu toplumsal kesimler mukayese edildiğinde bu açıkça görülüyor. Benim itirazım, hal açıkça böyleyken, Türkiye’de hoşgörüsüzlüğün *başlıca* sorumlusunun “laikçiler” diye adlandırılan kesim olduğunun söylenmesi ve artık otomatiğe bağlanmış bu eleştiriler üzerinden liberal kesimlere yönelik, modern kesimi liberal değerler nezdinde kriminalize eden bir propagandanın yürütülmesi.
Yani kimse başörtülüler baskı görmeli demiyor. Söylediğimiz şey, bu ülkede kimsenin kimseyi “Allah var” dediği için linç etmeyeceği, oysa “Allah yok” derseniz büyük ihtimalle linç edileceğiniz. Bu nedenle hangi kesimin hoşgörüsüz olduğu konusunda gerçek liberallerin herhangi bir kuşkusu olduğunu sanmıyorum.
“Türkiye’de muhafazakarlar, muhafazakar olmayanlara oranla çok daha fazla baskıcı, anti-demokrat ve hoşgörüsüz bir gruptur.”
‘Muhafazakar olmayan’ çok genel bir tabir. Muhafazakar olmayanın içine sosyalistler, liberaller vs. de girer. Ama ‘muhafazakar olmayan’ ile kasıt ulusalcı tayfaysa ben de sizin çıkarımınızın tam tersini büyük rahatlıkla iddia edebilirim.
‘Allah var’ yanlış bir örnek olmuş. Sizin örneğinizi şöyle uyarlamak lazım: Mesela İzmir’de Atatürk’ü karikatürize eden bir tshirt’le dolaşırsanız, Erzurum’da ‘Allah Yoktur!’ t-shirtüyle dolaşan kişinin gördüğü tepkilerden, çok da farklı olmayan reaksiyonlarla muhattap olursunuz. Yine liberallere geldik. Bana ne liberallerden?
iki türlü baskı da olabilir de sonuçta başı kapalı bir insan İzmir’de sokakta yürürken hakarete uğrar mı? sanmam..ama ya bayburtta şortla dolaşan bir genç kız? cevabı iki baskının karşılaştırmasıdır..
”Aslında işin en trajikomik tarafı, baskıya uğrama korkusu duyduğunu iddia edenlerin, baskının kralını yapması, insanlara yobaz, gerici gibi ithamlarda bulunanların kafalarının 1930 zihniyetiyle çalışması, ve düşman gördükleri başörtülülere tiksintiyle bakanların, aslında tiksinçin sözlükteki karşılığı olmalarıdır heralde.”
seviyesiz bu cumlelerle konuyu ne guzel ozetlemissin ya, fazla soze ne hacet!
(kalemine saglik diyecektim birden) Klavyene saglik arkadasim!
Ezel Kara;
Erzurum’da eşi türbansız diye kapıcıyı kapıya koyan Hacı Amca’yı haber yapmadığınız ya da insan haklarına sahip çıkmadığınız için suçlusunuz!..
‘İki türlü baskı da olabilir de sonuçta başı kapalı bir insan İzmir’de sokakta yürürken hakarete uğrar mı? Sanmam.’ diyorsunuz.
Uğrar efendim, tam da Karşıyaka iskelesinin karşısındaki otobüs durağında.. 2008 yılı yazında… Bu cevapla da iki baskının karşılaştırmasını daha kolay yapabilesiniz diye söylüyorum.
İki türlü de baskı olabileceğini söyleyip kendinizi sağlam ve emin bir zemine attıktan sonra, İzmir’de başörtülü birisine hakaret edilmeyeceğine dair zannınızı hakikat gibi sunuyorsunuz.İma ettiğiniz mana bu. Fakat sizinkisi ‘zan’. Hakikat öyle değil maalesef.
Tarık ta duymamış ama, sokakta dövülür mü başörtülü, dövülür. (Bknz: Fenerbahçe Kulübü Disiplin Kurulu Başkanı Avukat Tuncer Erdoğan’ın Sabah yazarı Emre Aköz’e bildirdiği ve onun ‘Türbanlıya Saldırı’ başlıklı yazısına konu olay.) Üniversite kapılarında polisten yenilen dayaklar hariç memleketin muhtelif köşelerinde yaşanmıştır bunlar. Siz duymamış olabilirsiniz, BEN YAŞADIM.
Mümkündür. Dünyanın her köşesinde, kendi anlayışının faşisti bir çok insan; Müslümanı, Sihi, Ateisti, Kemalisti vs. bir diğerine kendi fikrini bu şekilde dayatabilir, baskı uygular, hakaret eder, hatta saldırır. ‘Bu olması gerekendir’ manasında değil sözüm, ama maalesef olandır.
Lâkin, bir tarafın diğerine yaptığını ‘ama siz de yapıyorsunuz’ diye amigoluk keyfiyetiyle değerlendirip laf üretmek anlamsız. Bu baskıların her türlüsünden bütün taraflar bîzâr olup hicab duyabilmeli .
Ben yaşadığım bütün kepazelik ve aşağılanmalara, hukukumun ırzına geçilmesine rağmen kimseye bu yaşadıklarımı yaşatmayı düşünmedim. Düşünmem de. Cami avlusunda kot pantolonlu diye hakarete uğrayan arkadaşının hakkını sakallı hacılara karşı korumayı başörtülü yeğenime öğretebilmekten dolayı da çok mutluyum.
Fakat gözden kaçan şey şu; Başörtülülerin dışında, iş kitabına ve kanun kılıfına uydurularak okuma hakkı elinden alınan, çalışma hakkı verilmeyen, başka bir kesim var mı? Seviyesiz’in aktardığı hadisede de iş kitabına uydurulmaya çalışılıyor dikkat ederseniz.
Harbiye Askeri Müzesi’nde Naturel ürün fuarını gezeyim diye gidip kapıda bekletilirken içeriye giren üniversite öğrencisi bir tipin bana söylediği şey ‘her yerin bir kuralı’ olduğuydu. Bana ‘kanun’ hatırlatıyor ve yapılan aşağılık uygulama için kanun tedarik ediyor kendince. Sanki askerlik yoklamamı yaptırmaya gelmişim oraya?! Bu kadar kör ve sağır. Ben de ondan sonra pirincin taşını ayıklamakla uğraşıp duracağım. Şeriatın kestiği parmak acımayacak. (Fakat yine orada yaşanan bir diğer şey de Ateist olduğunu söyleyen bir bayanın bana destek olmasıydı. Olması gereken de bu değil mi sizce?)
Shere Khan’ın dediği gibi, sokaktaki adamın bana laf etmesi, hatta saldırması bile umurumda olmaz. Misliyle mukabele görür. Gördü de. Yıllarca yaşadığım bu rezillikler karşısında asla gözyaşı dökmedim. Herşeyin bir haysiyeti var. Haksızlığa uğramış olabilirim ama, aciz değilim… Bedel mi? Ödedim, öderim de… Yapılan haksızlıklara sesini yükselten bir adamın da 14 yıldır cezaevinden çıkmasını beklerim bir yuvam olsun diye.
Fakat…
Sizler ve bizler toplumun içine işlemiş bu faşistliğe ve kanun kılıfına uydurulmuş bu zorbalığa amigoluk refleksiyle karşılık vermeye devam ettiğimiz sürece…
Olabilecek hiçbir şey yok…
Ne yazık ki kendisine “liberal” diyen bazıları, kişisel hak ihlallerinden bahsedince totaliter bir zihniyetle hareket edip “başörtülüler”e böyle oluyor, “açıklara” şöyle oluyor diye ayrım yapabiliyor. Yahu şurada başıma gelen hadiselerden bahsediyorum, bunu yazmaktaki amacım insanların biraz empati yapmasını sağlamak. Adam çıkıp İzmir’den, Erzurum’dan mahalle baskısı örnekleri veriyor. Baba ben mi yapmışım baskıyı? Ben yaptıysam eyvallah kısasa kısas, vurun boynumu. Ama “madem sizin camia faşist, o zaman paşa paşa ezileceksin” diyen de kendine “liberal” adını takmasın bari, ne zamandan beri ikiyüzlülüğün adı liberalizm oldu?
arkadaşlar bu türban baskısını da dinsel baskıyı da kırmak için eş zamanlı bir kampayna başlatalım mı?
mesela hem türbanla üniversiteye girme kampanyası hem de camiye şortla etekle başı açık girme ve kadınlara caminin en ön sırasında oturma şansı tanınması kampanyası.aynı anda.eş zamanlı!
var mısınız?
Ben varım. Türkiye’de Camiler de tıpkı üniversiteler gibi herkesin ödediği vergilerle finanse edilen kamu kurumları olduğu için, tüm vatandaşların benimsediği değerlere ve yaşam biçimine saygı duymak mecburiyetindedir. Nasıl türban takmayı tercih edenler bir kamu hizmeti olan üniversite eğitiminden tercihleri dolayısıyla men edilemeyeceklerse, aynı şey camiler ve dini hizmetler için de geçerli. Eğer camiler benim vergilerimle finanse ediliyorsa ve bunlar kamu hizmetiyse ne hakla bana bu hizmeti vermeyi reddedebilirler? Camilerde sadece kılık ve kıyafet serbestisi yeterli değildir, aynı zamanda vaazlarda da her kesimin değerlerine sahip çıkılmalı. Mesela ben içki içmenin gayet ahlaklı ve İslam’ın ruhuna da uygun olduğunu düşünüyorum. İmam da vaazında bu görüşü de dile getirmek mecburiyetinde, benim yaşam tarzını kınama hakkı yoktur bir kamu görevlisinin. Vaazında cemaate içki içmenin faziletleri de anlatılmalı. Haksız mıyım Allah aşkına?
yok musunuz?
Diyanet İşleri Başkanlığı’na ve bir şekilde camiyle alakası olmayan insanların vergilerinin camii giderleri için kulllanılmasına karşıyım. Ama şortlu cemaat üyesi işlerini bilemeyeceğim. Benim bildiğim İslam’da ibadet ederken, hem kadınlar hem erkekler için geçerli olan örtünme kuralları var. Ama kendi tarikatınızı kurup, bahsettiğiniz şeylerin olabileceği camii kurmak isterseniz sizin bileceğiniz işler bunlar.
yoo genel kabul görmüş örtünme kuralları yok ki. örneğin bir ilahiyat profesörü çıkıp başı açık olunabilir diyebiliyor.
kaldı ki, mağlum İslam dininde kararlarının kural olduğu bir ruhban sınıfı da yok. Allah ile kul arasına girmek kesinlikle yasak.
Hal böyleyken, ben müslümanım ve Kuran’da camiiye örtünerek girmek yazmıyor diyen bir bayan vatandaşımızın hakkını kim koruyacak?
Şok…Şok…Şok…
Mehmet Altan’da Ergenekoncuymuş!
http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mehmet-altan/anti-pisuvar-vali-haber-206716.htm