Felat’ın Hikayesi 4
3 06 2009Hücrede onuncu günümüz dolduğunda ‘İstiklal Marşı’, ‘Türk Gençliğine Hitabe’ ve ‘Andımız’ marşlarında blok çavuşuyla birlikte iki üç gardiyan bizi imtihan etti. Tam bilenler dahi stres içinde söylerken şaşırdıkları oluyordu. Bu şaşırmalar karşısında küfür ve coplanmalardan sonra 21 Haziran 1982 günü öğleden sonra koğuşlara gönderilmek üzere hücrelerden çıkarıldık. Hücre önündeki boşlukta toplandık.
Ben aynı koğuşa düşebilmek için Bedii Tan’a yaklaşmaya çalıştım. Ellerimiz yanlara yapışık, başlarımız önde, etrafa bakmadan bana çok uzun gelen koridorlardan geçtikten sonra, yine bir koridorda koğuş gardiyanlarına teslim edildik. Külot dahil tamamen soyunmamız emredildi. Eşyalarımız tek tek arandı. Ondan sonrada yüzlerimiz duvara döndürüldü, emir verildi:
‘Domal!’
Hepimizin makatları kontrol edildi.
Tabiî kimsede bir şey bulunamadı. Bulunması ihtimali de yoktu. Soruşturmadan, gözaltından, hücreden gelmiş, zaten defalarca kontrol edilmiştik.
Koğuşa girerken sırayla hepimiz coplandık.
Kırk-kırk beş kişiydik. Bu arada herkesin aynı koğuşa gideceğini, bu koğuşun ‘cezalı bir koğuş’ olduğunu, bu yüzden şansımız olmadığını söylediler. Ve bu koğuşun ceza sebebini öğrenmeye çalışmanın yasak olduğunu, bize de zaten kimsenin söylemeyeceğini eklediler.
Koğuşa girerken ismini sonradan öğrendiğim Mehmet Emin Kardeş’e gözleri ilişti. Meğer Mehmet Emin’in 5 No’lu’ya ikinci gelişiymiş. İkinci gelenlere çok kızıyorlardı. Sebep olarak da ‘Birinci sefer demek ki ders almamış!’ diyorlardı. Mehmet Emin’i, cop, haydar ve kuzuyla hemen hemen bayıltıncaya kadar dövdüler.
Akşam karanlığı bastığı sırada cezalı 33 No’lu koğuşa girdik. Koğuşun bütün camları kapalı ve kırmızıyla boyanmış ve de ortasına ay-yıldız çizilmiş olduğu için koğuş çok loştu. Koğuş, sornadan söylendiğine göre atölye olarak yapılmıştı. Epey büyüktü. Kapı girişindeki kısım boştu. Ortada, herhalde sonradan yapıldığı için yüksekçe üç tane kapısız tuvalet vardı. Tuvaletin önüne rastlayan ranzalar iki katlı, pencere tarafına rastlayanlarsa üç katlıydı.
(…)
[Koğuş] Sorumlular[ın]a, ‘kırk tane mal’ getirdiklerini, ranzalarda değil talim yerinde yerde yatırılmamız gerektiğini, ihtiyar saydıkları on kişiyi ayırıp geri kalanlara iki gün yemek verilmeyeceğini söylediler. Ben yemek verilmeyecek gruba dahil edildim.
O gece koğuş sorumluları ellerinde yazılı on dört-on beş maddeden ibaret koğuş talimatını bize okudular. Ve bunlara riayet etmek mecburiyetinde olduğumuzu, hataların cezasın kalmayacağını söylediler. Bu koğuş talimatnamesi günde dört beş kere anlatılıyor ve tatbikatları yapılıyordu.
Talimattan hatırımda kalanlar şunlar:
(1) Koğuşta konuşmak yasaktı. (2) Koğuş içerisinde dolaşırken eller iki yanda yapışık gezilecekti. (3) Komutanla konuşmak, bir şey istemek yasaktı. (4) Koğuş sorumluları dahil her çağrılan canlı tekmil verecekti. (5) Sabah 5:30′da herkes uyanmış, 20:30′da yatmış olacaktı. (6) Yatışlar sırt üstü ve nizamî olacak, esas duruş uykuda dahi bozulmayacaktı. (Üst ranzada yatıyorsan, kurtuluş yok, ışık gözünün içindeydi.) (7) Akşam 7:30′dan sonra tuvalete gitmek yasaktı. (8) Görüşmelere on iki kişilik postalar halinde gidilecek, kapıdan tekmil verilerek, sayı sayılarak çıkılacaktı. (9) ‘İstiklal Marşı’, ‘Gençliğe Hitabe’, ‘Andımız’ ve bunlardan gayri kırk altı marş öğrenilecekti.
Bu marşlardan bugün isimleri hatırımda kalanlar arasındaki ‘Tarihi Çevir’ marşı otuz beş dakika sürerdi. Sonra ‘Neslin Dede, Ceddin Baba’ adını taşıyan bir marş vardı söylediğimiz. Marşlar yüksek sesle, hareket halinde, dizler karnına doğru çekilerek söylenirdi. Her koğuş aynı anda ayrı bir marş söylerdi her gün, her saat, havalandırma dahil…
Bu delirtici, çıldırtıcı bir şeydi.¹
¹Cemal, Hasan.[2003]2007. “Kürtler”. İstanbul: Doğan Yayıncılık. s.27-28












Ben okumaya dayanamıyorum; birilerinin bunları yaşamış olduğunu düşünmek bile ağır bir vicdanî sorumluluk yüklüyor insanın omuzlarına…
ve hala darbe isteyenler var…
Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananların tüm suçunu sadece 80 darbesine ve darbecilerine yüklemek yanlış olur. Bir zihniyetin en radikal tezahürünün gerçekleşmesidir bu işkenceler ki aynı zihniyetin ılımlı hali bile her an radikalleşebilme eyilimine sahip.
ki “darbe istemek” de o zihniyetin beyin yıkıcı etkilerinin bir tezahürü… biraz ikiyüzlülük, biraz güce tapma, biraz stockholm sendromu, biraz itaat kültürü.
TSK nın sürekli gerici olmakla suçladığı Osmanlı zamanında bile bu tür saçma işkencelerin yapıldığını sanmıyorum. Marş ezberleterek, farklı görüşteki bir insanı, kendi yandaşı haline getirmeyi amaçlamak…
Çok acaip. İnsana babasının yanında bok yedirdikten sonra, oğlu dağa çıkınca vatan haini ilan etmek de her kötü şey gibi cennet ülkeme yakışırdı zaten.
‘rainingman’,
Osmanlı zamanının da kendine has işkence usulleri vardı . Zeki Pakalın’ın ‘Osmanlı Tarih Deyimleri Ve Terimleri Sözlüğü’nde bulabilirsiniz bunlardan birisini mesela. ( ‘Çengele vurmak’ maddesini okursanız..)
Şu anki cezaevlerine gelince… Yaklaşık 14 yıllık bir tecrübeyle konuşuyorum; kıyı köşede kalmış cezaevlerinde durum nasıldır tam bilmiyorum ama, dört-beş sene öncesinde İzmir F Tipi Cezaevi’nde biz ziyaretçilerin bileklerine mühür basılırdı. Sonra o uygulama kalktı orada.
Şimdi burada H Tipi’nde bu mühürleme işi mahkumlara yapılıyor açık görüşlerde. Mühürdeki ibare şu; ‘Türkiye’yi Seviyorum’. Adli mahkumlara bu yapılıyor mu bilmiyorum. Yüksek sesle marş dinletme meselesi de bazı cezaevlerinde uygulandı geçtiğimiz 14 sene içerisinde, bi’t-tecrübe sabit.
F Tipi cezaevlerinde iddia edildiğinin aksine diğer cezaevlerine göre nisbeten daha insani uygulamalar var . Fakat diğer cezaevlerinde dönüşüm daha yavaş, infaz memurları (gardiyanlar) mümkünse eski hal ve tavırlarını değiştirmeme eğiliminde. Özellikle yaş ortalaması yüksek olanlar. Tatar Ramazan zamanında nasılsa öyle olsun istiyorlar. Ne hikmettir bilinmez, bu ülkenin insan kumaşı bu. İki kuruşluk yetki verince kendisini Sezar gibi bir şey sanıyor…
Adli mahkumlara, kapasitesi 500 kişi olan cezaevlerine 1000 kişi koyup sonra da disiplini sağlamak adına , -en hafif tabiriyle söylemiş olayım- hiç te iyi davranılmadığını duymuşluğum var. Siyasi ve terör suçluları eğer haklarını biliyor ve arıyorlarsa, onlara dokunulmuyor genelde.
Cezaevi idareleri bunlara insanlarla nasıl konuşulacağını ve nasıl iletişim kurulması gerektiğini bile özel diksiyon kursları vs. vererek öğretmeye çalışıyor. ‘Müebbedlik mahkuma nasıl davranılmalıdır?’ diye özel seminerler verildiğini biliyorum. Genç infaz memurları için daha ümitli olduğumu söyleyebilirim. Eğitim seviyeleri yüksek. İnsanlıkları da.. (Eğitim ve insan olma vasfının orantılı olduğunu düşünmüyorum ama, o da ayrı.)
Geçiyorum..
Az önce haberlerde ‘güvenlikle ilgili konularda eleştirilemez ve sorgulanamaz’ kurumun başındaki şahsı dinledim yine. Öyle diyor. Bu milletin parasını dağlara taşlara bomba olarak yağdır, evlatlarını harca, ama kimse hesap sormasın. Bunca para, insan, emek, hayat nereye gidiyor diye sorma!! Muhatabına pisliğe bakar gibi bakan adam edasıyla konuştu hazret. ‘Gerek var mı?’ filan diyor. Mayın temizlemeye mi, bizim temizlememize mi, neye anlamadım? Bilmem kaçıncı derece güvenlik bölgesi nasıl kalkar yollu terminolojik bir şeyler filan..
Yani açıkça diyemiyor; ‘PKK, Kürt meselesi vs. olmasa bizim varlık sebebimiz kalmaz. Bu millet bu mavalı dinlemeye devam eder bu mesele sürdükçe. Bozmayın halimizi. Dursun o mayınlar orada.’
Bu sorun yıllardır olmasa, sözkonusu şahsın adını ve ünvanını bu ülkede kim bilirdi Allah aşkına!
…
Emin olun, Diyarbakır Cezaevi’nde olanlar bugün bile sürseydi, umurlarında olmazdı… Zerre kadar..
“Az önce haberlerde ‘güvenlikle ilgili konularda eleştirilemez ve sorgulanamaz’ kurumun başındaki şahsı dinledim yine. Öyle diyor. Bu milletin parasını dağlara taşlara bomba olarak yağdır, evlatlarını harca, ama kimse hesap sormasın. Bunca para, insan, emek, hayat nereye gidiyor diye sorma!! Muhatabına pisliğe bakar gibi bakan adam edasıyla konuştu hazret. ‘Gerek var mı?’ filan diyor. Mayın temizlemeye mi, bizim temizlememize mi, neye anlamadım? Bilmem kaçıncı derece güvenlik bölgesi nasıl kalkar yollu terminolojik bir şeyler filan..
Yani açıkça diyemiyor; ‘PKK, Kürt meselesi vs. olmasa bizim varlık sebebimiz kalmaz. Bu millet bu mavalı dinlemeye devam eder bu mesele sürdükçe. Bozmayın halimizi. Dursun o mayınlar orada.’
Bu sorun yıllardır olmasa, sözkonusu şahsın adını ve ünvanını bu ülkede kim bilirdi Allah aşkına!
…
Emin olun, Diyarbakır Cezaevi’nde olanlar bugün bile sürseydi, umurlarında olmazdı… Zerre kadar..”
Daha güzel ifade edilemezdi herhalde…
selamlar,
Ben ordaki benzetmeyi işkence amacı anlamında yapmıştım. Cümle eksik olmuş sanırım. Osmanlı zamanında bu kişilere karşı bir kaç vergi hariç herhangi bir tepki olmadığını, herkesin beraberce yaşadığını söylemek istemiştim. Yıllarca beraber yaşadığımız ermeni, yahudi,rum ların bir anda nasıl düşman ilan edildiğini anlamak ggerek.. Yani kısaca insanların gerici, kötü, pis kaka olarak anlattığı osmanlıdan bi çok yönden daha zalim bir cumhuriyetin esiri olduklarını anlamaları gerek artık.