Felat’ın Hikayesi 6
5 06 2009Gece tuvalete gitme yasağı olduğu için, büyük küçük abdestini altına kaçıranlar da sabahleyin durumlarını tekmil vererek komutana bildirmek mecburiyetindeydiler. İstisnasız bütün vukuatlar sabahleyin komutana söylenirdi. Çünkü koğuşta sık sık değiştirdikleri zayıf karakterli ajanları vardı. İlgili şahıs kendi vukuatını bildirmezse, ajanlar mutlaka bildirirlerdi.
Birini getirirler, dövmüşler eşşek sudan gelinceye kadar. Ölü gibi atarlar koğuşun ortasına. Sen de ona açılırsın, adam bu kadar dayak yemiş diye… Halbuki o adam ihbarcıdır, seni aldatmak için dövüp öyle atmışlardır koğuşun içine…
Her bakımdan seni çökertmek için…
Önünde dizüstü çökertir ya da hazır ola geçirtir, sonrada derler ki:
‘Annen, bacın elimizde; her şeyi yaparız!’
Pis sular çatıdan gelen yağmur oluğuna bağlanmıştı. Pislik tıkanınca taşardı. Plastik bidonlara doldururduk. Aynı bidona su doldurur getirirler, suyu ondan içerdik. Yemek çok az verilirdi. Bir bakarsın bir gün tamamen tuzlu. Ve yemeği bitirmek zorundasın. Bundan sonra da üç gün su yasağı koyarlardı. Tek tip eşofman verdiler. Numaralı hepsi. Kırmızı ve mavi renkli. Eşofmanlar üstünde ıslak kalırdı. İshal olursun. Gece tuvalete çıkma yasağı vardı. Gece gidersen, bunu ihbar etmeyen daa çok dayak yerdi.
Bir bakarsın gece beş on asker ansızın gelir:
‘Kule yapın!’
En alttakinden yukarı doğru huni biçiminde, giderek azalır tarzda üst üste yığılırsın. En alttakinin bazen kaburgası kırılır, bayılır.
Ya da bir başka komut verilir:
‘Kaybol!’
Bu durumda bir anda ranzaların altına yüz beş kişi sığışmak zorundasın. Hiçbir el ayak gözükmeyecek. Ya da arama yapılır. Kimin ne malzemesi varsa, yataklar, her şey koğuşun ortasına konur. Sayma bitene kadar, ‘Bir… İki… İki kırk beş… Üç…’ dendi mi hazır ola geçeceksin. Eşyanı bulamazsan, aynı hızla dayak faslı başlar, üstelik bütün koğuş dayaktan geçirilir.
Bütün bunlar tabiî dayak, eziyet için bahanelerdi.
(…)
Ramazan geldi.
1982′nin Temmuz ayı.
Oruç tutmak serbest dediler. SAhura kalkmak yok. İftar ise saat 20.00′dan sonraydı. Bu aslında ‘Oruç tutma, istemiyoruz!’ mesajıydı. Benim ortağım ve muhasebecim Bedii TAn Bey oruç tuttu. Bu arada havalandırmada, betonda üstümüz çıplak halde dünyanın idmanını yaptırıyorlar. Bedii’nin orucunun farkına vardılar.
Ne yaptılar biliyor musun?
Kanalizasyon kapağını kaldırdılar, avuçla pislik yedirdiler.
Bedii Tan ishal oldu. Çok hastalandı. Hâlâ hatırlarım. Koğuş kapısının önünde, bu kalıbı gibi ‘pat’ diye betonun üstüne düştü. Yerde yatıyordu. Bir er ve bir çavuş gardiyan geldi, koğuşa girdiler. Yerde yatan Bedii Bey’in karnına bastılar. Bağırsakları ve böbreği patladı Bedii Bey’in…
Marşlar kesildi.
Marşlar kesildi mi, ya bir heyetin geldiğini, ya savcının hapishanede olduğunu ya da birinin öldüğünü anlardık.
(…)
Bedii Tan öldü, elli yaşındaydı.
Gardiyanlara dava açıldı.
Diyarbakır E Tipi Askeri Cezaevi’nden çıkıp cezaevi hakkında tanık olarak ilk konuşan ben oldum. O gardiyan 6 sene 8 ay ceza yedi.
Koğuştakı lakabı Gestapo’ydu.
Erdi. Gümüşhaneli’ydi, Adnan’dı ismi…
Bir hadise oldu mu herkes aynı ifadeyi verirdi. Yüz beş kişi birden aynı ifadeyi:
‘Bedii Tan, eceliyle öldü. Komutanlar ilaçlarını muntazaman veriyorlardı.’
Bedii Bey 33 No’lu koğuşa girdikten otuz üç gün sonra öldü.
Üç gün beton üstünde, su içinde yatınca, hepimiz ishal olduk. Bedii Bey ölünce, bizi hastaneye götürdüler, kurtulduk.¹
¹Cemal, Hasan.[2003]2007. “Kürtler”. İstanbul: Doğan Yayıncılık. s.30-33












Son Yorumlar