Muhteşem

29 07 2009

Fikret Doğan bugün mühteşem bir yazı yazmış, aynen kopyalıyorum:

“Sekiz Alevi Brezilyalı

Cemal Süreya bir yerde “Brezilya dünyanın Fenerbahçe’sidir” der. Haksız da sayılmaz, Fenerbahçe öteden beri top cambazlarının cirit attığı bir kulüptür. Orada temaşa her şeyden önce gelir. Nitekim taraftarı da bir hareketle rakibin belini kıran çalımbaz oyuncuyu sever, karınca gibi çalışıp didinen topçuya hamal gözüyle bakar, hatta “kazma” diye gamatoyu basmak için hatasını kollar. Rakibe atılan bir beşlik neredeyse golden bile değerlidir.

Bu bakımdan Fenerbahçe’nin bir Brezilyalı cennetine dönüşmesine şaşmamak gerekir. Kaldı ki Brezilyalı da halinden fazlasıyla hoşnuttur, çünkü burada herkes onun dilini konuşmaktadır. Her iki taraf da birbirinin ruhunu okşuyordur, tencere yuvarlanmış kapağını bulmuştur; Lincoln gibi yolunu şaşıranlar takım oyunu anlayışını uygulayan bir kulübe gitmenin bedelini aforoz edilerek ödeyecektir. İşte tam da bu yüzden her Brezilyalı Fenerbahçeli olarak doğar.

Kısacası, Fenerbahçe Türkiye’nin Brezilya’sıdır. Ne ki işgüzar medya daha şimdiden felaket tellallığına soyunup “nerede çokluk orada bokluk” vecizesini (bkz. Ercan Güven), “Brezilya cuntası”nı (bkz. Hıncal Uluç) gündeme getirdi bile. Arsen Wenger’in Brezilyalı futbolcular için söylediği “azı karar çoğu zarar, Brezilyalı futbolcular teknik direktörü işinden eder” mealindeki özlü sözü ağızlara sakız oldu. Anelka’nın “bir takımda ikiden fazla Brezilyalı varsa orada mutlaka çeteleşme olur” şeklindeki beyanı temcit pilavı gibi öne sürüldü. Böylece her Brezilyalının rahmetli Erol Taş kıvamında kötü bir adam olduğunu kavramış olduk.

Bir iki ekleme de ben yapayım, tablo tamamlansın. Sambacılar sadece çeteci, cuntacı değil, aynı zamanda Önder Somer’e parmak ısırtacak derecede entrikacıdır da. Nitekim hepsinin ne kadar düzenbaz olduğunu Yalan Rüzgârı’nda görmedik mi? Bunların alayı şeytana pabucu ters giydirir. Herkesi parmağında oynatır. Kendileri dışında hiç kimseye pas atmazlar, teknik direktörün ayağını kaydırmak için mahsustan gol kaçırırlar, kulübün altını oymak için geceleri tünel kazarlar. Anlayacağınız, haysiyetsizlik sadece ve sadece Brezilyalılara özgü bir vasıftır. Şimdi bunlar zavallı Türk oyuncuların kolasına ilaç da katarlar.

İyi hoş da bunların hemen her konuda anlaştıkları ne malum? Ya peki Brezilyalı Brezilyalının kurduysa? Sürekli birinin ak dediğine diğeri kara diyorsa? Ya biri diğerinden gıcık kapıyorsa? Aralarında kültürel ve sosyal farklılıklar varsa? Ya biri solcu, diğeri sağcıysa, beriki Tolstoycu, öteki Dostoyevskiciyse? Ya sekizi de beşbenzemezse? Hayır, böyle bir ihtimal yok, çünkü nasıl bütün Giritliler yalancıysa, bütün Brezilyalılar da öyle aynıdır, o yüzden hepsi çeteci ve cuntacıdır. “Kişi nasılsa başkasını da öyle bilirmiş” klişesinin şimdi tam zamanı, çünkü cuk oturuyor.

Her oyuncuya farklı bir kişilik diye bakmazsan varacağın nokta işte bu toptancılıktır. Ama futbolcunun oyun karakterinden değil de milliyetinden yola çıkarak ipe sapa gelmez şeyler sayıklamak sadece spor sayfalarına özgü bir durum değil. Toplumun geneli bu hastalıktan mustarip. Liberal yazar Emre Aköz bile “nüfusun yüzde 15’ini oluşturan bir mezhep üyelerinin yüksek yargıdaki koltukların yüzde 50’sine oturmaları normal mi” diye soruyorsa eğer her şey kaybedilmiş demektir. Peki bu sorunun kendisi normal mi? Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndaki üyelerin zihniyetini değil de dinsel kimliklerini tartışmaya açan sorunun neresi normal olabilir ki?

Emre Aköz ülkenin önünü tıkayan Kemalist bürokrasiyi sorgulamıyor, günah keçisi ilan ettiği Alevileri ateş hattına atıyor. Peki, bunun Alevilerin kapısına çarpı işareti koymaktan ne farkı var? Ülkede kaç Alevi cumhurbaşkanı, kaç başbakan, kaç genelkurmay başkanı, kaç vali var diye sormayıp HSYK’daki Alevi oranını sormak normal mi? Ben Alevileri savunan birçok yazı yazdım diyor Aköz. Peki, cumhuriyeti kuran ideolojinin halka rağmen halkçılık anlayışını eleştiren birinin Alevilere rağmen Alevicilik yapması normal mi? Peki bu her haltı ben bilirim faşizanlığı normal mi?

Aslında Alevilerin yargıdaki koltuklara sığınmaları bu ülkedeki ayrımcılığın en güzel kanıtıdır. Amerikan filmlerinde adalet dağıtan iyi kalpli hâkim genelde zenci değil midir? Ayrımcılıktan, öldürülme korkusundan, haksızlıktan öylesine bezmiştir ki zenci köle, can havliyle kendisini adalet sarayına atmıştır; ancak beyaz adamın yasasını uygulayarak hayatta kalacağını bilmektedir çünkü.

Sekiz Alevi Brezilyalı Fenerbahçe’nin en ışıltılı çocuk gülüşüdür; kıymetini bilelim.”



Birinci Türk Tarih Kongresi

28 07 2009

“Birinci Türk Tarih Kongresi’nin, ilk tarih kongresi olmanın yanısıra en belirgin özelliği muhalefet üslubunun tümüyle itizarî(apologetic) oluşudur. Resmî ideolojiden ayrılmadan yapılabilen (!) eleştiri bir haslet olarak görülüyordu. Çünkü kongrede hiç kimse ulusçuluk ya da bilim karşıtı görünmek istemiyordu. Zaten bilime ve ulusçuluğa karşı çıkmak özdeş görülüyordu, esas görev resmi tezi araştırmak, yazmak ve okutmak olarak ele alınıyordu. Herhangi bir küçük eleştiri ciddi bir “engelleme” olarak telakki ediliyordu. Siyasal muhalefetle baş edebilmek için uygulanan yöntem doğrultusunda, kongrenin atanmış misyoner tarihçileri de, aşılanması öngörülen ideolojiyi sorgulayan ya da eleştiren bir tavra geçit vermiyorlardı. Türk milliyetçiliğine, Türk ırkına, Türk kültür, dil ve tarihine başka boyutlar getirmek isteyenler şüpheli kişiler olarak görülüyorlardı. Sınırları siyasî olarak çizilmiş reform ve misyonlara sorgusuz sualsiz sadakat gösterenler ise tek güvenilir kişilerdi. Türk tarihinin yeniden yazılması ve Türk Tarih Tezi’nin formüle edilmesi siyasî hayatımızdaki muhalefet anlayışının niteliğini göstermesi bakımından çarpıcı bir örnektir. Bu özgün muhalefet üslubu daha sonra iktidar tutulmasına ve saldırgan bir düşmanlığa da yolaçabilmiştir.”¹

¹Ersanlı, Büşra. [1992]2006. İktidar ve Tarih: Türkiye’de “Resmi Tarih” Tezinin Oluşumu(1929-1937). İstanbul: İletişim Yayınları. s.142-143



Cumhuriyet ürünü kadın(?)

28 07 2009

Az önce -Weeds‘den kafamı kaldırıp- gazetelere göz attım. Tufan Türenç’in kendisine hayran bıraktıracak şahanelikteki yazısını okuduktan sonra da hemen övgülerimi paylaşayım dedim. Mevzu katsayı uygulamasının kaldırılması ve Milli Eğitim Bakanı’nın bu değişikliğe verdiği destek…

Türenç, önce Başbakan’ın -kendisi de İHL’de okuduğu için- bu değişikliğe destek vermesini “olağan karşıladığını” belirtiyor, ancak Nimet Çubukçu’nun bu değişikliğe sevinmesini ve “YÖK’ü kutlamasını hazin” bulduğunu söylüyor. Ne alaka diye düşünmeye fırsat bırakmadan da, neden bu durumu hazin bulduğunu şöyle açıklıyor:

Şunun için; Nimet Hanım cumhuriyetin ürünü modern bir kadın.
Kendisi bugün o koltukta oturuyorsa bu Atatürk ilke ve devrimleri sayesindedir.
Ne yazık ki, Bakan Hanım YÖK’ün kararının Atatürk ilke ve devrimlerine karşı olduğunu oturduğu koltuk hatırına görmezden gelebiliyor.

Cumhuriyet ürünü kadın nasıl oluyor bilmiyorum. Tahminim rahmetlik Türkan Saylan modelindeki hanımlar, o kategoriye giriyorlar ama Nimet Çubukçu’nun hangi özelliği onu cumhuriyet ürünü kadın yapıyor onu anlamış değilim. Aklıma gelen bir kaç ihtimal var ama: (1)Kadın bir siyasetçi olması otomatikman, kendisini, esirgeyen ve bağışlayan Atatürk’ün mükemmel eserlerinden biri yapıyor olabilir zira Ulu Önder kadınlara seçme ve seçilme hakkı vermiştir; (2) başı açıktır ve Tufan Türenç’in küçük dünyasında başı açık her bayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı mütemadiyen Cumhuriyet ürünü modern kadınıdır.

İki seçenek de eşit derecede saçma. Bir kadının sadece başı açık diye Atatürk ilke ve inkılaplarının amansız savunucularından olacağı(ya da olması gerektiği) gibi bir yargının absürtlüğü bir tarafa, kadınların seçme ve seçilme hakkı bir lütuf¹ değil, kazanılmış bir haktır. O hakkın kazanılmasındaki mücadeleyi tamamen göz ardı etsek bile, Erdal Güven’in 26.07.2009 tarihli yazısında geçen -aslında Kürt Sorunu için söylenmiş ama daha da kapsayıcı olarak kullanmakta hiçbir sorun yaratmayacak- şu sözlerindeki önemli gerçeği ne yapacağız?

Demokratik reform, müzakere edilmez, pazarlığa açılmaz; hükümet ya da devlet yapacağı reforma karşılık beklemez. Bir partinin, bir örgütün ‘karşı adımları’ına endekslemez. Bu, o partinin, o örgütün önerilerini, beklentilerini, taleplerini duymazdan gelmek, yok saymak anlamına gelmez. Demek istediğim, eğer ülkede iktidar, demokratik reforma gerek görüyorsa, oturur yapar.

Bu arada her ulusalcı köşe yazarı gibi Tufan Bey de yazısının bir yerine “Herkes herşeyini Atatürk’e borçludur” mesajını sıkıştırıvermiş. “Atatürk Olmasaydı” blogu, bu tondaki laflara en doğru cevapları vermiş zamanında.

Yazının devamında Tufan Bey, AKP’nin nasıl iktidarını “dinin siyasal alana hakim olması için” kullandığını ve Atatürk’ün moderleştirdiği güzel vatanımızı nasıl gericileştirdiğini ve Nimet Çubukçu gibi modern bir kadının koltuğunu korumak için bu su götürmez gerçeği görmezden geldiğine falan değinmiş. Artık bu konular hakkında bir şeyler yazmaya bile acayip üşeniyorum.

¹ İşin ironik tarafı, gerçek Cumhuriyet Kadını profilini ifade eden ve feminizm/kadın-erkek eşitliği konusunda ahkam kesen başörtülü avcısı hanımların bu işi bir lütuf olarak görmesi.



Sen Kör Kalmışsın

25 07 2009

Neşe Düzel birileriyle röportaj yaptıkça, ortodoks solda angut reaksiyonlar oluşmaya devam ediyor. En son Zülfü Dicleli ile yapılan röportaja(1, 2), Haluk Yurtsever’den bir tepki gelmiş. Parça parça ne dediğine bakalım:

Taraf gazetesi, ikrarından dönmüş eski solcuları kendi yönünde taraflaştırmak ve parlatmak konusunda başarılı bir pratik sergiliyor. Neşe Düzel’in son söyleşilerini kimlerle yaptığına bakın: Nabi Yağcı, Hüseyin Ergün, Zülfü Dicleli. Çok belirgin iki ortak paydaları var: Eski solcu olmak, dünü, bugünü ve hatta yarınıyla solu aşağılamak! Bu zatların piyasa değeri söylediklerinden değil, bir dönem taşıdıkları “solcu”, “komünist” kimliklerden geliyor. Söylediklerinin daha “iyi”sini Batıdaki “futurist” denilen üçüncü sınıf gelecek simyacılarından okuyabilirsiniz. Bunu en iyi kendileri bildikleri için piyasa değerlerini artırmanın yolunun “eski solcu” sıfatıyla solu değersizleştirmekten geçtiğini görüyorlar. Misyonları budur.

Evet, ülkemizin en büyük siyasi hareketi olan solu değersizleştirmek için Taraf elinden geleni yapıyor. Türlü gizli oyunlar ve hipnotik telkinlerle insanları pençesine geçirdiği gibi, kadim Türkiye solunu aşağılamak için sayfalarına taşıyor. Zaten sol denen şey o kadar tatlı, o kadar mükemmel şeydir ki eleştirilemez(!). Bu adamlar nasıl böyle bilimsel ve eleştirel sosyalizmden dönebildiler, heyhaaat! Haluk Bey o korkunç zekasıyla konuyu iyi kavramış. Yoksa biz Tanrının daha gerizekalı yarattığı kulları, sola eleştiri getirenlerin çoğunun hala “sol” kimliklerini koruduklarını, solun 21. yüzyıla uyum sağlaması gerektiğine inandıklarını ve özeleştiriyle doğru orantılı olarak biraz değişim gerektiğini söylediklerini, sanacaktık. Doğrusunu öğrendik, sevindik!

İkincisi, bu yurttaşlar, bu dünyada olup biten her şeye, dönmüş insanlara özgü, kıraldan fazla kıralcı bir prizmadan bakıyor, “insan beyniyle görür” sözünü çarpıcı biçimde doğruluyorlar. Taraf’ın yayınladığı metinle başlayan, en önemli iki amacının Fethullahçılığın toplumsal meşruiyetini artırmak, hatta dokunulmaz kılmak ve otoriter polis devleti yönündeki gidişi hızlandırmak olduğu şimdi artık net biçimde açığa çıkan gelişmeleri, Türkiye’nin AKP eliyle “askeri vesayet rejimi”nden kurtulması, “demokratikleşmesi” yönünde adımlar olarak görüyor, Fethullah Gülen hareketinin siyasal meşruiyet kazanmasına, “şeffaflaşması iyi olur” gerekçesiyle destek veriyorlar.

Bak bak bak “dönek” vurgusunun güzelliğine bak, adeta Bob Ross‘un çizdiği küçük, tatlı ve mutlu bulutçuklar gibi, zarif. Kim, neye dönmüş? Taraf’ın ele geçirdiği ve beynini yıkadığı eski solcular, Fethullahçıya dönmüşler. En azından Fethullahçılığın toplumsal meşruiyetini sağlamaya çalışıyorlarmış. Ne demek ki şimdi bu? Fethullah Gülen hareketi gayri meşru bir şey mi? Ne bakımdan öyle, bu yargıya nasıl varıldı? Sen kimsin ki böyle bir şey söyleyebiliyorsun? Nasıl bir yetkiyle insanların hangi cemaatlerde bulunmasının meşru/gayrı meşru olduğuna karar veriyorsun?

Ayrıca ortada polis devleti falan yok. Bu polis devleti lafını Ergenekon Davası’ndan muzdarip olanlar(ya da Ergenekon Davası bi taraflarında patlayanlar) bayağı kullanıyordu, beyfendiyi ne gerdi anlamış değilim.

Dicleli’nin, sigortasız, kayıtsız, esir ücretiyle işçi çalıştıran, işçi sınıfı üzerinde en yoğun sömürüyü ve baskıyı uygulayan, dinci gerici “Anadolu sermayesinin” fışkırarak, dünyayla bütünleşerek Türkiye’yi demokratikleştireceği görüşü büyüklere masallardan başka bir şey değildir.

Bu kısmı sadece “dinci, gerici” vurgusu için alıntılıyorum. Neden mi? İleri de beyimiz sol asla “din düşmanı olmamıştır” şeklinde laflar söyleyecek. Aslında kısmen doğru. Sol dine mesafeli, dindara düşman olmuştur. Çünkü dindar olana bakış hep: gerici, salak, ilim-irfan bilmeyen, yobaz şeklinde algılana gelmiştir.

Ne denebilir ki? Neşe Düzel, Dicleli’ye “eski solcu” olduğunu anımsatıp, solla ilgili değerlendirmeler yapması için bin dereden su getirip çanak sorular soruyor. Söyleşinin en ilginç soru-yanıtı şöyle:

Neşe Düzel soruyor: “Türkiye’de solun geleceğinden ümitli misiniz?” Yanıt aynen şöyle: “Ben Türkiye’nin geleceğinden umutluyum. Şimdiye dek demokrasi olmadığı için, askerî vesayet sistemi hüküm sürdüğü ve baskı yapıldığı için bu toplum dinamizmine kavuşamadı. Ama artık Türkiye’nin önü açılıyor.” Dicleli’yi solun geleceği filan ilgilendirmiyor. O çoktan varlıksal ve zihinsel geleceğini “önü açılan” kapitalist Türkiye’ye bağlamış durumda.

Sen hala komünist/devletçi bir gelecek umuyorsan hiç yaşama bile, oksijen israf etmekden başka bir iş yapamazsın artık. Ayrıca sol sadece Dicleliyi değil, kendini sol da tanımlayan bir avuç insan dışında kimseyi ilgilendirmiyor. Yurtsever boşuna kasmasın yani…

Bu durumda Dicleli’nin din, İslam ve sol üzerine söylediklerine şaşırmamak gerekiyor. Hüseyin Ergün, 1971 devrimcilerini “MİT’le ilişkileri vardı” üzerinden lekelemeye çalışmıştı. Zülfü Dicleli, şimdi “Sol hep din düşmanı oldu!” buyuruyor. Yalan yanlış konuşuyor. Türkiye’de sol hiçbir zaman, hiçbir kesimiyle din düşmanlığı yapmadı. Bu soruna ilgisiz kaldığı da söylenemez. Doğrusu yanlışı, eksiği ve fazlasıyla Hikmet Kıvılcımlı’dan Doğan Avcıoğlu’na, İdris Küçükömer’den Turan Dursun’a bu konuyla ilgili geniş bir literatür var. Bu bir yana, Dicleli örneğin TİP’in, THKP-C’nin, TKP’nin, burada hepsini sayamadığım adı anılır hiçbir sol örgütün din düşmanlığı yaptığını kanıtlayamaz.

Bu haksız saldırı yalnız kapitalizme değil, iktidardaki siyasal İslam’a biat eden bir kafanın ve ruh halinin ürünüdür. “Sol din düşmanlığı yaptı!” nın arkasından bakın ne geliyor: “İslam kültürü bizim kültürümüzdür.”

Benim takip edebildiğim kadarıyla Hüseyin Ergün, eski sol gruplara MİT’ten sızmalar olduğunu söylemişti, o da çok yanlış bir şey değil(hatta bilakis, bilinen bir gerçek). Solun İslam’a ve dindara bakışına yukarıda değinmiştim, yalnız “İslam kültürü bizim kültürümüzdür” lafında ne gibi bir sorun var anlamış değilim. Anadolu kültürünün büyük bir bölümü İslam değerleriyle yoğrulmuştur, kendini Müslüman olarak tanımlamayan(benim gibi) insanlar bile hayatlarına yerleşen ahlaki ve kültürel değerlerin bir kısmını(bazı durumlarda bir çoğunu) İslam kültüründen almıştır. Ama “bilimsel bir sosyalist” asla herhangi bir dinden herhangi bir şey almaz, günahtır!

Dini toplumsal bir gerçeklik olarak algılamak, anlamak, analiz etmek, somut durumların, siyasal mücadelenin koşullarına vb. bağlı olarak yaratıcı tutumlar almak başka, sol ve sosyalist hareketin varlıksal ve amaçsal karakteri olan dünyevi, seküler bir hareket olma özelliğini tartışmalı hale getirmek başka şeylerdir. Evet, İslam bu topraklardaki kültürel alaşımın önemli bir öğesidir. Sosyalistlerin kendilerine kaynak alacağı kültür değildir!

Yıllardır tekrar edile gelen “sol halkla bütünleşemedi” denmesinin nedeni de bu. Solun kendine kaynak alabileceği yerli ve halkın içinden bir kültür olmadığı(ya da olana da solcular tarafından, burun kıvrıldığı) için ya Kemalizm gibi elitist bir zıkkım, ya da bu coğrafyanın insanlarına hiçbir şey ifade etmeyen pozitivist anlayışa yöneldiği için sol bugün bu kadar zayıf kaldı.

Türkiye’nin yakın tarihi, 1960’lı 1970’li yıllar, solun ve sosyalizmin emekçi halk yığınlarına, insanın bu dünyada mücadele ederek yaşamını, yazgısını değiştirebileceği mesajını siyasallaşmış bir toplumsallıkla verebildiği dönemlerde dinin emekçiyle sosyalizmin arasına girmediğini, giremediğini açık seçik göstermiştir.

Eee 60-70′ler böyleyken bugün niye, kimse sola itibar etmiyor? Aslında bütün mesele de bu soruyla alakalı. Yurtsever’in ince bir şekilde dönek ilan ettiği adamlar bu sorunun cevabını arıyorlar, nerede yanlış yapıldı sorusunu soruyorlar. Ama solun yanlış yaptığı gibi büyük bir küfür(daha doğrusu “blasphemy“) kabul edilemez. Lanet olsun kimse sola laf edemez. Solun gerçek sahipleri kafalarındaki hunilerle gayet mutlular çünkü…



Tarih Dersi Kitapları

24 07 2009

“Tarih ders kitapları Cumhuriyet’in ilk on yılında Türk Tarih Tezi’nin şekillenmesi konusunda iyi bir fikir vermektedir. Tarih yazımını ulusçuluğun bir tezahürü dolayısıyla siyasal atmosferin ideolojik bir anlatımı olarak ele aldığımızda -ki birçok ülkede böyle olmuştur- bu ders kitaplarının incelenmesi bize hem siyasi iktidar hem de Türk ulusçuluğunun özellikleri hakkında etraflı bilgi verecektir.

Türk tarihi üzerinde sürdürülmekte olan bilimsel ve kültürel çalışmalar Cumhuriyet’in kuruluşuyla yeni bir devreye girmiştir. Bu çerçevede, tarihin siyasal amaçlı bir eğitim sağlamaya yönelik yazılması kararlaştırılmıştır. Derli toplu ve metodik ders kitapları yazılması çok açık bir gereksinme olarak görülüyordu ve bu işin özgün bir biçimde Türkler tarafından yapılması öngörülüyordu. Türk tarihçilerinin “bilimsel ve çağdaş kurallarla” tarih kitapları yazmaları isteniyordu. Ayrıca siyasî iktidarın pekiştirilmesi amacıyla Türk ulusçuluğunun yeniden tanımlanması da zorunlu görülüyordu.

Bu siyasî ve eğitsel amaçlar 1924-1932 yılları arasında kullanılan bazı örnek tarih ders kitaplarındaki dönüşümün incelenmesi ile izlenebilir. Ele alacağımız ilk örnek Hamit ve Muhsin tarafından yazılmış 1924-29 yılları arasında üç kez basılmış ve orta dereceli okullarda okutulmuş olan Türkiye Tarihi adlı ders kitabıdır. İkinci örnek Kemalist tarih tezinin ilk atılımını temsil eden fakat yeterli ve başarılı görülmediği için okullarda okutulmayan, ancak özeti çıkarılarak 30.000 adet bastırılıp dağıtılan Türk Tarihinin Ana Hatları adlı komisyon çalışmasıdır. 1929-30 yıllarında hazırlanan bu kitap bir-iki yıl içinde resmî olarak okullara girecek dört ciltlik Tarih kitaplarının bir tür ön çalışması olarak kabul edilebilir. Demek ki üçüncü örneğimiz bu dört ciltlik Tarih kitabı ile bunun birkaç yıl içinde basitleştirilecek olan Ortamektep İçin Tarih adlı üç ciltlik benzeridir. Bu üç örnek toplam olarak 10 ciltten oluşmaktadır: Türkiye Tarihi bir cilt, Türk Tarihinin Ana Hatları ve Türk Tarihinin Ana Hatlarına Medhal iki cilt, Tarih dört cilt ve Ortamektep İçin Tarih üç cilt…

Tarih ve Ortamektep İçin Tarih ciltleri resmi tarih tezinin olgunlaştığı döneme tekabül eder. Bu kitaplar on yıllarca pek ciddi bir değişiklik yapılmadan okullarda kullanılmışlardır. Ancak otuzların ikinci yarısından sonra daha zor anlaşılır bir hale getirilmişlerdir. Demokrasiye geçiş olarak kabul edilen kırklı yılların ikinci yarısından sonra ise devreye giren yeni siyasî partiler bu kitapları yöntem açısından değiştirmemiştir. Olaylar, yine bir oldu bitti şeklinde anlatılmış, tüm siyasal gelişmeler ister olumlu ister olumsuz görülsün bir tarihsel açıklamaya ve objektif bir durum değerlendirmesine gerek görülmeden, “bir idêe directrice” olarak öne sürülmüşlerdir. 1950′lerde Cumhuriyet Tarihi ciltlerinin sonuna eklenen demokrasiye geçişle, yani Demokrat Parti (DP) ile ilgili 10-15 sayfa, 1960 darbesinden sonraki aylarda sınavlara girecek öğrencilere ya hiç okutulmamış ya da yırttırılmıştır. Dolayısıyla ideolojiler değişse, rejim altüst olsa bile zihniyet aynıdır: Olağanüstü güçlerin rastlantısal ve beklenmedik hareketleri ya da acil bir ihtilâl ihtiyacı sonucu kitaplar değiştirilebilmektedir…”¹

¹Ersanlı, Büşra. [1992]2006. İktidar ve Tarih: Türkiye’de “Resmi Tarih” Tezinin Oluşumu(1929-1937). İstanbul: İletişim Yayınları. s.114-116



Ahahahahah

23 07 2009

DSC00571



Tarihi Yapan, Tarihi Yazan

22 07 2009

Osmanlı tarihyazıcılığının Cumhuriyet tarihçiliğine doğrudan yansıyan en önemli özelliği tarihin siyasal meşruluk için yazılmış olmasıdır. Meşruluğu sağlamanın en kısa ve sağlam yolu ise tarihi yapanla yazanın aynı kişiler olmalarıdır. En azından aynı dar çevrenin kişileridir bunlar. Siyasal iktidarın tarihle bu denli doğrudan ilişkisi ise kullanılan üsluba ve tarih yazım tarzlarına da yansımıştır. Başarılar da başarısızlıklar da bu dar çerçeve içinde öylüleşmektedir. Başka ülkelerin deneyimleri ya da başka zaman dilimleriyle karşılaştırmalı mesafeli bakışlar hemen hemen hiç yoktur. Tarih yazımı, çoğunluğukla siyasal yaşamın kendi içinde dönen, kendine yönelik, kendisiyle kaygılı bir anlatımından ibarettir. Anlatımlar üslup zenginlikleri barındırdıkları zaman bile içerik olarak daima kendine dönüktür.

Bu kendine dönüklük ve şimdiki-zamanlılık bir kültür devrimi yaşamış olmasına rağmen genç Cumhuriyet tarihçiliğinde de etkisini sürdürmüştür. Çünkü üslubu da yansıyan bu yaklaşım siyasal kararların hızla alınması için elverişlidir. Tarih yazımını bir edebî anlatım olarak algılar ancak bir yönteme sahip kendinden sorumlu bir disiplin olarak algılamaz. Dolayısıyla tarihçiliğin sorumluluğu sadece tarihin aktörlerinin yani büyük siyaset adamlarının bir yansıma-öyküsüdür. Tarih yazımı yoluyla siyasaların sorgulanması geç Osmanlı dönemindeki nasihatnamelerle varlık göstermekle beraber bunlar adlarından da belli olduğu gibi iktidarı sorgulayan değil padişahın yolunu aydınlatan bütünleyici ve koruyucu yapıtlardır. Eleştirel bakıştan uzak oluşları ve zamanı, zamanlar ve mekanlar içinde bir aşama olarak görme yeteneğine sahip olmayışları Türk cumhuriyetçi tarihyazıcılığına da bir kolaycılık, bir pragmatizm ve işlevsellik kazandırmıştır.

Ancak Osmanlıdaki tarih yazım tarzlarının zenginliği aynı ölçüde Cumhuriyet tarihçiliğine yansımamıştır. Çünkü pozitivizmin ve laikliğin etkileri bir yandan da Osmanlıdan sıyrılma eğilimini beraberinde getirmiştir. Özetle Osmanlı tarihyazıcılığının olumlu olan, zengin olan özellikleri Cumhuriyet tarihçiliğine pek yansımamış oysa olumsuz olanları, özellikle siyasal çözümleme düzeyinde genç Cumhuriyet tarihçiliğinde devamlılık göstermiştir.¹

¹ Ersanlı, Büşra. [1992]2006. İktidar ve Tarih: Türkiye’de “Resmi Tarih” Tezinin Oluşumu(1929-1937). İstanbul: İletişim Yayınları. s.67-68



Yine Özdemir, Hep Özdemir

21 07 2009

Özdemir İnce, bugün öyle bir yazı yazmış ki okuduktan sonra ilk defa efendinin kaç yaşında olduğunu merak edip Vikipedi’den biyografisine baktım. Beyimiz 1936′da doğmuş, yıllardır yakın tarih ve politika konusunda ahkam kesen yazılar yazıyor ve hala cahil, hala bir halt bilmiyor! Ben 73 yaşına geldiğimde bu kadar cahil kaldığımı görürsem, ister istemez sorarım kendime “Bunca yıl ne yaptım?” diye. Ama eminim en azından hakkında doğru dürüst bir şey bilmediğim konular hakkında konuşmazdım.

Mevzu yine birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi(*). Özdemir İnce nihayet Doç. Dr. Ahmet Demirel’in yazdığı Birinci Mecliste Muhalefet: İkinci Grup adlı kitaba rastlamış. İnce, “internette “İkinci Grup”u ararken” karşısına bu eserin tanıtımını yapan bir sayfa çıkmış. Sayfada özetle: “Birinci Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun kurulmasından sonra, organize muhalefet olarak kurulan İkinci Müdafaa-i Hukuk Grubu resmi tarih tarafından ’gerici’ olarak sunulmakta. Bu konuda ayrıntılı çalışma yapan tarihçiler de resmi çerçevenin temel kabullerini fazla sorgulamadan, ufak-tefek tadilatlarla devam ettirmişler. Ahmet Demirel 614 sayfalık detaylı çalışması İkinci Grup’un temel özelliğinin kişi istibdadına karşı mücadele olduğunu ortaya koyuyor” denmiş.

Ee kişi istibdadı falan dersen Özdemir Efendi kesin beğenmez zaten. Çünkü Ulu Önder asla müstebit olmamıştır. O dünyanın en özgürlükçü Şef‘idir, demokrasi ve özgürlük ondan sorulur hep, eşi ve benzeri yoktur, doğmamış ve doğurulmamıştır vesaire. Şöyle buyurmuş Özdemir Efendi:

Kurucularından Mersin Mebusu Selahattin Bey’in ifadesine göre, İkinci Grup, “Her türlü şahıs istibdadını önlemek, şahsi hákimiyet yerine kanuni hákimiyetler ikamesi gayesi ile kurulmuştur; Meclis diktatoryasına taraftar olup şahıs otokratlığına muhalefet etmiştir”. Bu muhteşem muhalefetten(!) size tipik bir örnek:

25 Kasım 1922 tarihinde milletvekili seçim yasasını değiştirmek için teklif verdiler. Yasa teklifine göre belirli bir yerde 5 seneden fazla ikamet etmemiş olanlar o bölgeden milletvekili seçilemeyecek; Misak-ı Milli sınırları dışında doğmuş olanların ve Türk kökenli olmayanların yine milletvekili seçilme hakkı olmayacaktı. Bu yasa, Mustafa Kemal’in ve birçok subay kökenli mebusun ve doğum yerleri ülke sınırları dışında kalanların seçilebilme hakkını ortadan kaldıracaktı.

Ey ahali, bu yasa meclis tarafından onaylansaydı, neler olurdu, neler olmazdı? Türk kökenli olmayanlar da milletvekili seçilemeyecekmiş. İşte size günümüz liberal demokratlarının atalarının demokrasi anlayışı. Tuzlayayım da kokma e mi!….. (Devam edecek).

Kusursuz! Tek kelimeyle: kusursuz! Meclisde yapılan onca tartışmayı görmezden gel, Tan gazetesinde yazılan makalelerden bihaber ol, tek bir olayı -ki onun hakkında da zerre bilgisi yok- örnek göstererek 2. grubun ne kadar “gerici” olduğunu göstermiş ol. Resmen sanat eseri gibi…

Biz Ahmet Hoca’nın Meclis Zabıt Ceridelerine dayanarak aktardığı Hüseyin Avni(Ulaş) Bey’in ve mevzu bahis kanun teklifinin altında imzası bulunan Süleyman Necati(Güneri) Bey’in konuyu nasıl anlattığını bir bakalım:

“Mustafa Kemal Paşa ["kanun teklifinin doğrudan doğruya kendisini hedef aldığını ve vatandaşlık hukukundan yoksun bırakılmasının hedeflendiğini söyleyen" ve bu teklifi yapanlarıni onu "vatandaşlık hukukundan yoksun bırakma hakkını nereden aldıklarını" sorgulayan S.İ] konuşmasını bitirir bitirmez, Erzurum mebusu Hüseyin Avni(Ulaş) Bey konuya açıklık getirme çabasına girişmiştir. Hüseyin Avni Bey, ortada bir kanun teklifi olduğunu, Mustafa Kemal Paşa’nın bunu kendisinin vatandaşlık hukukunun elinden alınması olarak yorumlamasını hayretle karşıladığını belirterek, “Türkiye milleti Paşa Hazretleri’ni kendisinin timsali yaptıktan sonra, Paşa’nın vatanı her yer ve herkesin kalbidir. Fakat Paşa Hazretleri de bu kalplere hürmet etmelidir ki, Türkiye’de artık Arnavut mebus, Arap mebus bulunmayacaktır. Siz kalbimize girmiş, tarihi temsil etmek konumunda dururken başkalarının menfaati için Şahs-ı Devletleri’ni ileri sürmenizi memleketin çıkarlarına uygun göremiyoruz” demiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın “Hüseyin Avni Bey, madde açıktır, yoruma gerek yoktur” şeklindeki karşı çıkışından sonra Hüseyin Avni Bey sözlerini şöyle sürdürmüştür: “Paşa Hazretleri, şahsınız bunun içerisine girmemiştir ve giremez, onlar da o şekilde düşünmüyorlar. Yalnız burada birşey vardır. Şahs-ı Devletleri’ni ileri sürerek diğerlerinin bundan yararlanmasına imkan yoktur. Mustafa Kemal Paşa Hazretleri kimseyle karşılaştırılamaz. Paşa Hazretleri de bilirler ki o arkadaşlar en samimi insanlardır ve işe en evvel başlamış ve sonuçta da milleti yaşatmak için en çok hizmet edenler onlardır. Önceden öyle olduğu gibi, en son yine o arkadaşlar ellerini sizin elinize vererek çalışacaklardır. Gaye budur. Siz herhangi bir noktada çalışırsanız orası sizin seçim hakkınızı sağlamıştır. Vatandaşlık şu veya bu memlekette oturmak esası üzerine değildir. Burada milletin kürsüsünde yegane söz sahibi Türk ve Kürt olacaktır. Siz o seciyeyi taşıdıkça ve siz bu fikre sahip oldukça ebediyyen sizi serfiraz olarak başımızın üstünde tutacağız.”(…)

Süleyman Necati Bey[ise], Mustafa Kemal Paşa gibi milletin kalbinde yaşayan yüksek bir şahsiyetin tekliflerini bu şekilde yorumlamasından büyük üzündü duyduğunu belirterek söze başlamıştır. Süleyman Necati Bey, tarih yapan insanların birer mevki sahibi olduklarını, onların vatanlarının sadece belli bir bölge değil tüm ülke olduğu söylemiş ve “Böyle bir kanun söz konusu olurken Paşa Hazretleri gibi en büyük mümtaz şahsiyet olan bir kişiye pek çok takdir edenlerden ve hatta en önce takdir edenlerden biri olmak üzere benim hatırıma gelmez. Ben böyle namussuz bir adam değilim. Bunu ancak namussuzlar yapar ve ancak bir milletle ilgisi olmayan çıkarcı, vicdanlarını, hayatlarını, namuslarını satmış olanlar yapar” demiştir. Süleyman Necati Bey, tekliflerinin, esas olarak artık Türkiye sınırları içinde bir vatandaşlık tesis etmek üzere hazırlandığını sözlerine eklemiştir.

(…)

[Teklifte imzası bulunan bir diğer imza sahibi mebus Emin(Gevelioğlu) Bey' de Süleyman Necati ve Hüseyin Avni Beylerinkiyle aynı tonda bir konuşma yapmıştır.] Teklif sahiplerinin açıklamalarından sonra Mustafa Kemal Paşa, konunun yeterince aydınlanmış olduğunu düşünmüş olacak ki, başka söz söylememiştir. Gerçekten de, teklif sahiplerinin bu samimi açıklamarından da anlaşılacağı gibi, teklif kesinlikle Mustafa Kemal Paşa’nın vatandaşlık hukukunu hedef almamıştı. Böyle bir girişimi haklı çıkartabilecek herhangi bir gerekçe ya da neden yoktu ve olamazdı. Üstelik, aksi düşünülse bile, teklifi imzalayanlar, Mustafa Kemal Paşa gibi, ulusal direniş hareketini başarıya ulaştırarak meşruiyet kazanan karizmatik bir liderin mebus seçilme hakkının, böyle bir kanun teklifiyle ortadan kaldırılabileceğini düşünebilecek kadar dar görüşlü değillerdi“(**)

Ahmet Demirel’in konu hakkındaki analizi olan son paragraf aslında her şeyi anlatıyor. Meclisde azınlık olan, -muhalefeti güçlü olsa da- yasa çıkarma konusunda yeterli gücü olmayan İkinci Grup, bir kanun değişikliğiyle Atatürk’ün vatandaşlığını almaya çalışacaklarmış. Peh! Özdemir Bey kitap tanıtımlarıyla yetinmemeli, biraz da kitap okumalı bence.

(*) Beyimizin birinci Meclis hakkında atıp tuttuğu ve burada ele alınan bir yazısı daha vardı.

(**)Demirel, Ahmet. [1994] 2003. Birinci Meclis’te Muhalefet: İkinci Grup. İstanbul: İletişim Yayınları. S.517-521 (Vurgu bana ait)



Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın Kısa Tarihi(6)

20 07 2009

Örgütlenme

[Örgütlenme meselesine başlamadan önce Cemil Koçak Hoca'dan bir alıntı yapmak durumundayım. Hoca, Belgelerle İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası adlı eserinde CHF'lilerin, SCF'nin taşra teşkilatı üyeleri hakkında yazdığı istihbarat raporlarına dayanarak, SCF'lilerin, -CHF'lilerin gözünde- ne kadar "gericilik" denen şeye bulaşmış olduğunu hesaplamaya çalışmış. Hoca önce bu raporlarda geçen ve gericiliğe atfedilebilecek sıfatları sıralar ve yine bu CHF raporlarına dayanarak şu yorumu yapar: "Eğer yukarıda yazdığım bütün ve geniş sıfatlar "gerici"liğe kanıt olabilecekse, bu takdirde toplam 40 kadar isim sayılabilir. Bu durumda toplam 854 isim arasında bu rakamın oranı binde beş civarındadır. Eğer herhangi bir değerlendirme yapılmamış isimleri düşecek olursak, bu takdirde elimizde değerlendirme yapılmış isim sayısı 200 kadar inecekti ve 660 civarına gelecektir. Bu durumda da oran binde altıdır. Eğer "gerici"liği daha dar bir aralık içinde kabul edersek, bu takdirde yalnızca iki düzineye yakın bir rakama ulaşırız ki, bu da, sırasıyla, binde iki ve binde üç demektir."(*)]

Ekonomik buhranın, kurulmasında büyük rol oynadığını ve kurulduktan sonra propagandasının aslan payını ekonomik güçlüklere ve bunların çözümüne ayırdığını belirttiğimiz Serbest Cumhuriyet Fırkası, mütemadiyen uluslar arası ticarete daha fazla eklemlenmiş ve bu sebepten ötürü ekonomik krizi daha şiddetli hissetmiş Ege’nin kıyı şeridinde daha hızlı örgütlenmiş ve güçlenmiştir. Kurulacağı gazetelere sızdığı ve daha sonra resmen ilan edildiğinde, -hem SCF’liler, hem CHF’liler için- “beklenmedik” bir ilgi gören SCF’nin kurulmasıyla birlikte çeşitli yerlerden, çeşitli mesleklerden kişilerin tebriklerini ve taşralarda teşkilat örgütleme taleplerini bildiren telgraf ve mektuplar Fethi Bey’e gelmeye başlamıştı bile. Yine, SCF heyetinin Batı Anadolu Turu esnasında, çok sayıda gönüllü¹, kendi bölgelerinde SCF teşkilatını örgütlemek için Fethi Bey’e başvurmuştur. Batı Anadolu’nun yanında Trakya, İstanbul, Güney Anadolu’da örgütlenmeler yapılmıştır ancak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da(Gazi Antep istisnası hariç) hemen hemen hiç örgütlenilmemiştir.

Önce Mete Tunçay’ın aktardığı Merkez Teşkilatı listesine bakalım²:

“1.Umumî Reis(Genel Başkan)- Gümüşhane mebusu Fethi (Okyar).

2. Umumî Katip(Genel Sekreter)- Kütahya mebusu Mehmet Nuri(Conker)

3. Erzurum mebusu Tahsin(Uzer)

4. Şebinkarahisar mebusu Mehmet Emin(Yurdakul)

5. Elaziz mebusu Nakiyettin(Yücekök)

6. Niğde mebusu Ali Galip(Yenen)

7. Kütahya mebusu İbrahim(Dalkılıç)

8. Sinop mebusu Refik İsmail(Kakmacı)

9. İstanbul mebusu Süreyya Paşa(İlmen)

10. Bursa mebusu Senih(Hızıroğlu)

11. İstanbul mebusu Ali Haydar(Yuluğ)³

12. Kars mebusu Ahmet Ağaoğlu”

Merkez Ocak’ı bu şekilde oluşan SCF’nin, örgütlendiği illerin (bulabildiğim)bazıları şunlardır:

Adana, Burdur, Bursa, Çankırı, Denizli, Edirne, Eskişehir, Gaziantep, Giresun, Isparta, İçel, İstanbul, İzmir, Kastamonu, Kırklareli, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Malatya, Manisa, Mersin, Muğla, Niğde, Samsun, Sivas, Şebinkarahisar, Tokat.

Ayrıca bu illerin çoğunda çeşitli kaza teşkilatlanmaları da yapılmıştır.⁴ Emrence, SCF’nin 63 tane Batı Anadolu’da⁵, 103 tane de Batı Anadolu dışında⁶ teşkilat kurduğunu belirtir. Batı Anadolu’da -gerekli bilgilerine sahip olduğu- yerel SCF’lilerden 137 tanesi hakkında incelemeye göre, bu 137 kişinin %37’sinin “ekonomik sınıf”lardan(ekonomik sınıflardan kastı: ticaret, finans, toprağa bağlı çıkarlar, sanayi ve hizmet sektörü çalışanları), %33’ünün de “profesyonel gruplar”dan olduğunu söyler⁷. Bu arada bahsi geçen “profesyonel gruplar”(tahsilli/aydın sınıf)a mensup olan “50 teşkilat üyesinin 41 tanesinin doktor ve avukat” olduğunu söyleyerek önemli bir noktaya işaret eder.⁸ Batı Anadolu dışında kalan bölgelerde aynı kategorilerin oranlarına baktığımızda, Emrence, -yine gerekli bilgilerine ulaşabildiği- 86 teşkilat üyesinin ocak yönetim kurullarında olanların %44,4’ünün “profesyonel gruplar”dan olduğunu, bu oranın vilayet teşkilatlarında %49,2’ye çıktığını aktarıyor⁹. Batı Anadolu dışında SCF teşkilatlarında dikkat çekici bir diğer unsurda “bürokratik geçmişe sahip üyelerin çokluğu”dur. Genelde oranları %30’a varan bu üyelerin, vilayet bazındaki oranları %33’e kadar yükselmektedir.¹⁰

Yukarıda sayılan illere ve oranlara baktığımız zaman, topu topu 99 gün yaşayabilmiş SCF’nin, ekonomik refah propagandasının yukarıda da bahsedildiği gibi Dünya Ekonomik Buhranı’nın etkilerini yoğun şekilde hisseden batı ve kıyı bölgelerinde ne kadar ilgi gördüğünü bu bölgede kurulan teşkilatların yoğunluğu ve etkisinden bellidir. Tekeli ve İlhan da bu konu hakkında şu yorumu yapıyor: “C[umhuriyetçi]. Serbest Fırka, örgütlenmesini daha büyük oranda tamamlamış olduğu kıyı şehirlerinde, özellikle Batı ve Kuzey Anadolu’nun kıyı şeridindeki bölgelerde kendisine güveniyordu.”¹¹

Ayrıca muhacirlerin durumlarının iyileştirme vurgusu da belli bir etki yaratmış olacak ki, Eskişehir gibi o dönem muhacirlerin bolca yaşadığı bölgede örgütlenmeye gidildiği görülmüştür.¹²

Son olarak SCF’nin kendisine ait bir gazetesi olmadığını, amcak “İstanbul’da Yarın ve Son Posta ile İzmir’de Halkın Sesi gazeteleri tarafından desteklen”miş¹³ olduğunu belirtmek gerekir.

Bitirirken yine Cemil Koçak’ın, yukarıda adı geçen raporlardan yaptığı analizlerden bir alıntı yapalım:

“Bir başka dikkat çekici nokta da, SCF’nin kuruluşunda yer almış ve bu raporlarda son derece olumsuz değerlendirmelerle karşılaşılan isimlerin, eskiden CHF’de iken aynı değerlendirmeler ile karşı karşıya kalıp kalmadıkları sorusudur. Bu soruya muhtemelen hayır diye yanıt vermek bir önyargı işâreti olmaz. Çünkü, bizzat raporlarda, bu gibi isimlerin CHF’de uzun yıllar yer aldıklarından ve yöneticilik yaptıklarından söz edilmektedir. Bu durumda şöyle bir saptamada bulunmak gerekiyor: Raporlarda haklarında olumsuz değerlendirmelerde bulunulan eski CHF’li yöneticiler, SCF’ye katıldıkları andan itibaren, SCF’yi bir anlamda karalamış oluyorlardı. Oysa CHF’de oldukları sürece bu anlamda bir sorun görülmemişti. Aynı şekilde, söz konusu raporlarda “gerici” kategorisine giren isimler de, bir zamanlar CHF’de yer alırken ve bu partide yöneticilik yaparken, CHF’yi “gerici” yapmadıkları halde, muhalefet partisini “gerici” hale getiriyorlardı. Bu durum tamamen çifte standart örneği olarak karşımıza çıkıyor!”¹⁴

(*) Koçak, Cemil. 2006. Belgelerle İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası. İstanbul: İletişim Yayınları: S.607-609(vurgu bana ait)

¹ Bu gönüllülerin sosyolojik olarak incelemek de ilginç sonuçlar ortaya çıkarıyor ancak çok uzun bir konu olduğundan mütevellit burada uzun uzun değinemeyeceğim. Ayrıntılı bilgi için bkz: Koçak, Belgelerle İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası. S.511–611(ve aslında eserin tamamı) ve Emrence. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. S.124–159.

² Tunçay, Mete. 2005. Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması 1923–1931. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları. S.261–262. Mete Hoca, bunlara ek olarak SCF üyesi olup, merkez teşkilatında görev almamış mebusların isimlerini de veriyor, ek bilgi olarak onları da yazalım: Ankara mebusu Talat(Sönmez), Bilecik mebusu Rasim(Öztekin) ve SCF’ye katıldıktan kısa süre sonra “yalvar yakar” CHF’ye geri dönen Aydın mebusu Dr. Reşit Galip.

³ “İlginç Tepki” başlıklı yazı da bahsedilen Ali Haydar Bey, bu kişidir. SCF kapatıldıktan sonra “daha dönem tamamlanmadan, devamsızlık gerekçesiyle 19 Ocak 1931’de mebusluktan ıskat edilmiş, bir daha seçilmemiştir” Tunçay, age, s.262

⁴ Yine bu konu hakkında, Emrence, temelde dönemin gazetelerini tarayarak ve diğer bazı kaynaklara dayanarak, bu örgütlenmelerin(ve bu örgütlenmeyi gerçekleştiren kişilerin) izini sürer. Ayrıca Koçak, CHF taşra teşkilatının SCF’liler hakkındaki raporlarını ileterek bu konu hakkında önemli bilgiler aktarır.

⁵ Emrence. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. S.139.

⁶ Emrence. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. S.152.

⁷ Emrence. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. S.139

⁸ Emrence. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. S.142

⁹ Emrence. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. S.152

¹⁰ Emrence. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. S.153

¹¹ TEKELİ, İlhan, İLKİN, Selim. 2009. ‘1929 Dünya Buhranında Türkiye’nin İktisadi Arayışları’. İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yayınları. S.179

¹² SCF teşkilatlarına katılan muhacir kimlikli kesimlerin istatistikî bilgileri için bkz: Emrence. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. S.124–159

¹³ Tunçay, Mete. 2005. Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması 1923–1931. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları. S.258–259

¹⁴ Koçak, Cemil. 2006. Belgelerle İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası. İstanbul: İletişim Yayınları: S.597



İlginç Tepki

20 07 2009

SCF yazı dizisini -artık- bitirmek için (son 3 yazı kaldı) kolları sıvadım, bu hafta içinde bitmesi lazım. Bunun için de yine kitaplara gömüldüm ve Fethi Bey’in hatıralarında, önceden atladığım ama fazlasıyla kıymetli olduğunu düşündüğüm bir hadiseye rastladım. Aynen alıntılıyorum:

Bu aralık sofracılardan biri bana bir telgraf verdi. Telgrafı açıp okumakta iken Gazi sordu, “O nedir?” Ben telgrafı yüksek sesle okudum. İstanbul mebusu Ali Haydar Bey bilakayidüşart bana olan itimadından bahsederek yeni teşekkül eden fırkaya kabulünü rica ediyordu. Gazi birdenbire pek şiddetli tehevvüre geçti ve, “Bunu yazan kimdir” diye sordu.

“Eski İstanbul valisi Ali Haydar Bey” dedim.

Gazi imza sahibini bundan evvel İstanbul valisi iken azledilen ve geçen sene mebusluğa intihap ettirilmeyen Mithat Bey zannetmiş:

“Bu adamı katiyyen fırkanıza kabul etmeyeceksiniz. Ben bunu Halk Fırkası’ndan da tart ettireceğim” dedi ve birçok tahkirlerde bulundu.

Ben hayretler içinde kalmıştım. Haydar Bey’in namuslu, müstakim, tecrübeli, vatanperver bir zat olduğunu ve fırkamıza geçmek isteyen böyle bir zat hakkında kendisinin bu kadar tevehhür gösterdiği işitilirse, kimsenin fırkamıza geçmeye cesaret edemeyeceğini söyledim. Gaz, telgrafın Ali Haydar Bey tarafından geldiğini anlayınca:

“Ali Haydar Bey hakkında bir şey diyemem, o iyi zattır” demiş ve fakat Mithat Bey’i Halk Fırkası’ndan çıkaracağını tekrar ederek bu zatı biraz daha tahkire devam etmişti.

Ben Talât Bey’e gösterilen muameleye inzimam eden bu hadiseden fevkalade mükedder olmuştum. Fırkanın teşekkülünü bu âna kadar büyük bir şevk ile isteyen Gazi’ye, memnuniyetini mucip olur mülahazasıyla fırkaya iltihak için müteaddit telgraf ve mektuplar aldığımı bildirdiğim gibi, İstanbul mebusu Ali Haydar Bey’den gelen telgrafı da göstermekte mahzur görmemiştim. Halbuki ALi Haydar Bey’in bilakaydüşart bana itimat göstermesi Gazi’yi fena halde hiddetlendirdiğini gördüm.

Fırkama girecek olanlar bu suretle gazxebi davet edeceklerse, bu fırkanın teşkili için teklifte bulunulduğu sıralarda gösterilen samimiyetin devam etmeyeceğine dalalet ediyordu. Fırkaya ilk iltihak eden Ağaoğlu Ahmet Bey, Gazi’nin infialine maruz kaldığı gibi, Talât ve Ali Haydar Beyler de aynı muameleye duçar olmuşlardı.

Demek ki, bir taraftan fırkanın teşekkülü arzu edilmekle beraber, diğer taraftan bu teşekkül tasavvur halinden çıkarak fiiliyat sahasına geçtiği anda, Gazi memnuniyetsizliğini izhar ediyordu. ¹

¹Okyar, Osman; Seyitdanlıoğlu, Mehmet. [1997] 2006. Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye: Fethi Okyar’ın Anıları. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. S.127-128