“Nothing can stand in the way of the power of millions of voices calling for CHANGE.”
Barack Hussein Obama
New Hampshire 8 Ocak 2009
Devlet ve Deniz Beyler istedikleri kadar bağırabilirler. Türkiye ekonomik, politik ve en önemlisi toplumsal manada bir adım öne gitmek için değişmek zorunda.
Ki meseleye sadece, sırf şu günlerde bayağı gündeme oturduğu için Kürt Sorunu çerçevesinden bakmak da yanlış. İş onun çok ötesinde, ama çok da girift bir mesele değil: Türkiye Cumhuriyeti’nin mayası tutmadı. Bu kadar. Ulusalcı kesimin sıkı sıkıya sarıldığı “Kuruluş Felsefesi” fiyaskoyla sonuçlandı. Bir de zaten yeterince derdimiz yokmuş gibi, o kurucu kadrodan miras kalan ultra-milliyetçi totaliter “devlet” zihniyetiyle uğraşıyoruz. Bir de o zihniyetin bir tarafına yapışıp kalmışlarla uğraşmak iyice enerji kaybı oluyor.
-Burada yazıya bir ara vermem lazım. Yazının tam bu noktasındayken iki haber okudum.
Birincisini Burak Arıkan friendfeed’den paylaştı. Birgün’ün haberi:
Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde, provokasyon aracı haline gelen “asker uğurlama töreni” esnasında çıkan gerginlik sonucu bir kişi yaşamını yitirdi. Önceki gün akşam saatlerinde İstanbul’un Gaziosmanpaşa İlçesi Karadeniz Mahallesi’nde asker uğurlayan kalabalık bir grup ‘Burası Kürtlere mezar olacak’ sloganları atıp küfür etti. 71 yaşındaki İhsan Erbey saldırgan grubun arabayla ezmesi sonucu yaşamını yitirdi.
Ne yazacağımı dahi bilmiyorum. Sürekli bir şeyler yazıp siliyorum. Ne diyeyim, Devlet Bahçeli, Oktay Vural ikilisi kıçlarına kına yakabilirler artık. Millete “etnik çatışma” falan fistan diye saldırmayı çok iyi biliyorlardı, kendileri yavaş yavaş başlatıyorlar etnik çatışmanın kralını. O 71 yaşındaki adamcağızın vebali, bu ikisinin boyunlarınadır.
İkinci haber, AKP’nin Diyarbakır Cezaevi’ni okul/spor kompleksi gibi bir şey yapmasına Altan Tan’ın gösterdiği -onurlu- tepki hakkında:
“İnsanlık tarihinin en vahşi, en insafsız ve en zorba hareketleri bu cezaevinde yaşandı. Bu cezaevi hakkında ne kadar konuşsak azdır. Hakkında şarkılar, ağıtlar, hoyratlar ve romanlar yazıldı… O dönem insanlık tarihin yüzkarası safhalarından bir safhadır.
AK Parti, ucuz, kolaycı, halkı oyalama taktikleriyle netice almaya çalışıyor. Bu cezaevinin kapatılma meselesi yeni değildir.
İnsan olan herkesin iki isteği var. Burası ya bir müze olacak ya da yıkılacak. 12 Eylül’den bugüne kadar ister dağda hayatını kaybeden asker kardeşlerimiz, ister PKK’lıler, ister cezaevinde işkenceye maruz kalıp ölenler olsun bütün mağdur ve masumların anısına bir anıt dikilmelidir.
Bir bakanın gelip bunu Diyabakır’da ifade etmesini bir bilinç eksikliği olarak görüyorum. Babamın öldürüldüğü bir mekanda benim oğlum nasıl ders görecek? Bu insanların bilinçlerini silme hareketidir. Bu bilincin taze kalması lazım. Dedesinin, babasının öldürüldüğü, işkence gördüğü bir mekanda o çocuklar hangi psikolojiyle ders görecekler?”
Altan Tan söylenmesi gerekenleri çok güzel ifade etmiş. Diyarbakır Cezaevi’nin nasıl bir yer olduğuna ve Altan Bey’in babası Bedii Tan’ın vefatına sitede, Felat Cemiloğlu’nun hikayesini aktarırken değinmiştik, o olayı bir daha hatırlayalım:
Ramazan geldi.
1982′nin Temmuz ayı.
Oruç tutmak serbest dediler. Sahura kalkmak yok. İftar ise saat 20.00′dan sonraydı. Bu aslında ‘Oruç tutma, istemiyoruz!’ mesajıydı. Benim ortağım ve muhasebecim Bedii Tan Bey oruç tuttu. Bu arada havalandırmada, betonda üstümüz çıplak halde dünyanın idmanını yaptırıyorlar. Bedii’nin orucunun farkına vardılar.
Ne yaptılar biliyor musun?
Kanalizasyon kapağını kaldırdılar, avuçla pislik yedirdiler.
Bedii Tan ishal oldu. Çok hastalandı. Hâlâ hatırlarım. Koğuş kapısının önünde, bu kalıbı gibi ‘pat’ diye betonun üstüne düştü. Yerde yatıyordu. Bir er ve bir çavuş gardiyan geldi, koğuşa girdiler. Yerde yatan Bedii Bey’in karnına bastılar. Bağırsakları ve böbreği patladı Bedii Bey’in…
Marşlar kesildi.
Marşlar kesildi mi, ya bir heyetin geldiğini, ya savcının hapishanede olduğunu ya da birinin öldüğünü anlardık.
(…)
Bedii Tan öldü, elli yaşındaydı.
Yazıya verdiğim ara burada bitiyor-
Ya da bitmiyor. Bir bok değişmez bu ülkede. Kürtler ölür, Türkler ölür. Başörtülüyle, başörtüsüz didişir. Çatışma, bağırma ve ölme ve öldürme siyasetin ana aktörleri olmaya devam eder. Siyasetçinin ana amacı karşısındakini bitirmek, dolayısıyla bir nevi katil olmak, olmaya devam eder. Siyasetçinin ahlaksızlığı kitlelerde tükürük saçarak fırlatılan sloganlar haline dönüşür. Boka batmış şekilde yaşamaya devam ederiz.
En başta demiştim ya “Türkiye Cumhuriyeti’nin mayası tutmadı” diye. Ondan da vazgeçtim. O boktan maya çok güzel tutmuş. Bügün bu ülkedeki tüm siyasi aktörler ya tamamen ya da kısmen, ama sonuna kadar despotizmin dibine vurmuşsa, bu maya tutmuş demektir.
Bu boktan yazının sonuç bölümünü, siyasetin bu kadar boka battığı bir ülkede, o boktan mayanın medar-ı iftiharı bir isimden alıntı yaparak tamamlamak boynumun borcudur:
Türkiye Cumhuriyeti, çeşitli mozaik parçacıklarının bir arada yaşadığı geniş bir etnik/kültürel yelpaze üzerinde temelleri atılmış, Türk Ulusunun vatanıdır. O halde her etnik grup, her mezhep ve inanç grubu Türkiye Cumhuriyeti Devleti için sorundur. Çünkü, bırakınız etnik/kültürel farklılıkları, nerede bir insan varsa, orada bir sorun var demektir. İnsanların olduğu her yerde sorunları da olacaktır. Bu kaçınılmaz ve doğaldır. Tıpkı mikrop kapan bir yaranın iyileşmeyip büyüyüp derinleşeceği gerçeği gibi…
Veli Küçük
Ergenekon Operasyonu sırasında ele
geçirilen “Panzehir” adlı belgeden…
Not: Bir hafta falan dinleneceğim. Gazetesiz, televizyonsuz, becerebilirsem internetsiz, sadece bir kaç roman okuyarak bir hafta geçireceğim. Sonrası mı? Sonrasına bakacağız.
Türkiye Cumhuriyeti, çeşitli mozaik parçacıklarının bir arada yaşadığı geniş bir etnik/kültürel yelpaze üzerinde temelleri atılmış, Türk Ulusunun vatanıdır. O halde her etnik grup, her mezhep ve inanç grubu Türkiye Cumhuriyeti Devleti için sorundur. Çünkü, bırakınız etnik/kültürel farklılıkları, nerede bir insan varsa, orada bir sorun var demektir. İnsanların olduğu her yerde sorunları da olacaktır. Bu kaçınılmaz ve doğaldır. Tıpkı mikrop kapan bir yaranın iyileşmeyip büyüyüp derinleşeceği gerçeği gibi..
Son Yorumlar