Haysiyetsiz Adamlar

31 08 2009

ÖDP’li bir grup zibidi, Roni Margulies’e saldırmış:

HAFTALIK gazete ‘Sosyalist İşçi’de “Mahir, Hüseyin, Ulaş” başlıklı yazısında ÖDP’yi eleştiren, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) üyesi ve Taraf Gazetesi yazarı şair Roni Margulies, perşembe günü Beyoğlu’nda bir lokantada ailesiyle akşam yemeği yerken, ÖDP’li dört kişinin ‘yeşil boyalı’ saldırısına uğradı. Hürriyet gazetesinin haberine göre Margulies, “Mafya bile insanlara ailelerinin yanında dokunmaz. Bunlar mafya bile değil tam bir serseri sürüsü” dedi.

Ne demek bu şimdi? Ne yapmış bu ÖDP’li arkadaşlar? Ne yaptıklarını sanmışlar? Ne yapabileceklerini ummuşlar?

Bu yeşillik meselesine takılmış bizim solcularımız. Zaten yıllardır dogmalaşmış ezberleri milyon kere tekrar etmek dışında bir işe yaramıyorlardı, şimdi de o dogmalardan sıyrılıp, biraz olsun eleştirel bakanları düşman ilan ettiler. Kutsal Türk Solu’nu eleştirmek kimin haddine?! Eleştiri yapanlar oportünisttir, sol düşmanıdır, solu karalamak için elinden gelen herşeyi yapıyorlardır, zaten ABD uşaklarıdır. Eleştirileri bile dogmatik olan, açık açık mutaassıp bir solculuk oyunu oynayan kesimler böyle algılıyor en azından. Onlar siyaha çalan kötücül bir kızıl oldukları için, Roni gibileri de otomatikman yeşil oluyorlar. Kafaları bu kadar çalışıyor.

Bunun adı öküzlüktür. Eylem falan değil. Açık açık karaktersizliktir. Yarın öbür gün bu dört çocukla ya da bunları gazlayan abileriyle karşılaşırsanız “ses getiren bir eylem” yapıldı diyecekler, inanmayın. Suratlarına vurun haysiyetsizliklerini.

Güncelleme

Şu yazıyı yayınlar yayınlamaz, Tolga sağolsun, şu aşağıdaki açıklamayı okudum. Alper Taş’ın açıklaması beğenilmemiş sanırım parti içinde, yeni bir açıklama yapılmış.  ÖDP’nin internet sitesinde yayınlanan, ÖDP Genel Başkan Yardımcısı Önder İşleyen’in duyurusu:

Taraf Gazetesi yazarı ve DSİP üyesi Roni Margulies’e, parti üyesi genç arkadaşların yeşil boya dökmesi ile ilgili olarak son günlerde gazetelerde ve internet sitelerinde yapılan yorumlarla olay bilinçli olarak saptırılmaya çalışılmaktadır.

R.Margulies yönelik tepkinin nedeni, onun, uğruna bedeller ödenerek yaratılmış devrimci değerlere yönelik provakatif ve saldırgan tutumudur. Bu eylemle arkadaşlarımız, kendi inisiyatifleri doğrultusunda, Roni Margulies‘in bu çirkin saldırılarına tepkilerini ortaya koymuştur.

Şiddet içermeyen demokratik bir eylemdir ki bu tür renkli eylemler dünyanın her yerinde gerçekleştirilmektedir.

Dogmatiklik diyorum ya işte şu “uğruna bedeller ödenerek yaratılmış devrimci değerler” lafıyla çok güzel örneklendirmişler. Söyleyecek laf bulamıyorum. Daha doğrusu şu söyleyecek bayağı bir küfür buluyorum ama onları buraya yazmaya niyetim yok. Ne farkı var şimdi bunların Alperenlerle? Aynı tür “eline sağlık” mealindeki açıklamayı onlar da yapmıştı Rasim Ozan olayından sonra. E, o zaman sen niye solcusun, o niye sağcı? Zihniyet aynıysa, konuşma stillerinin(içerikler de aynı) farklı olması ne değiştirir?

Bu kadar eşşek olunamaz, olunmamalı.



“Yeter Artık”

29 08 2009

Şu videoyu izleyin. Lütfen izleyin. Özellikle son 9-10 saniyeyi dikkatle izleyin. O son 9-10 saniyede TSK’nın gerçekte ne olduğunu göreceksiniz. O 9-10 saniye TSK’nın en anlamlı özetidir.

Haberi biliyorsunuz. Dört erin bir teğmen tarafından nasıl katledildiği gündemin göbeğinde. Peki Genelkurmay başkanı kendisine bu konu hakkında sorulan soruya ne cevap veriyor: “Yeter artık, burada şimdi 30 Ağustos Büyük Zafer gününü…”. Yeter artık. Bu kadar basit. Olur bunlar. Büyütmeyin. Nedir yani dört tane genç öldürülmüşse. Ne olacak yani? Boşver o erlerin analarını babalarını. Çocukları askerde olan diğer insanların endişeleri de önemli değil. Bakın burada 30 Ağustos BÜYÜK ZAFER GÜNÜ’nü bilmem ne yapıyoruz. Bundan önemli mi dört çocuğun bok yoluna ölmesi? Uzatmayın bu meseleleri. YETER ARTIK!

Genelkurmay Başkanı’nın yüzündeki umursamazlık, “yeter artık” lafındaki aymazlık, “30 Ağustos” kıl tüy bölümündeki kaypaklık. TSK’nın özeti budur. TSK o “büyük tarihin” ürünüdür. O “büyük tarihe” dayanır. O “büyük tarih” sayesinde kafasına göre takılır. Yeri gelir dört çocuğu kendi elleriyle katleder, hiç mühim değil, dayandığı o “büyük tarih” sayesinde bunlar onun için teferruattır. Zaten o “büyük tarihin”, o kadar da büyük olmadığını söyleyenlere ilk saldıran kurum olmasının nedeni de budur.

Nedir yani dört insan ölmüşse. Açıklama falan yok. Açıklamaya gerek de yok. Yedi düveli dize getirmiş TSK, dört çocukla mı uğraşacak. Bak 30 Ağustos gelmiş. Tanklar yürüycek, kutlamalar yapılcak falan. Karıştırmayın o dört çocuğu. YETER ARTIK!



Devlet≠İktidar¹

28 08 2009

Türkiye toplumunun büyük çoğunluğunda devlet ve iktidarın aynı şey olduğunu sanmak gibi bir yanılgı var. En iyi ihtimalle bu ikisinin farklı şeyler olduğu kabul edilse bile, ikisinin sınırlarının nerden başladığı, nerede bittiği konusunda ciddi bir kafa karışıklığı var.

Türkiye’deki devlet iktidar ayrımını, en güzel rahmetli olamayasıca Süleyman Demirel açıklamış: “Bakanlar Kurulu siyasi bir müessesedir. Ama Milli Güvenlik Kurulu devlettir.”²

Durum gerçekten böyleyse -ki böyledir-, iktidarın devlet karşısındaki konumu bir kaç şekilde olabilir: 1) İktidar pısırıktır, devletin bir kolu gibi çalışır, “devlet kararları”nın uygulayıcısı olur. Devletin izin verdiği konularda da serbest çalışır. 2) İktidarla devletin zihniyetleri aynıdır, mutlu mesut takılırlar. 3) İktidar dişlidir, -çeşitli sebeplerle- devletin vesayetinden kurtulmak için mücadele eder.

İktidar böyle. Peki devlet kendisini nasıl algılıyor, ve bu algısının tezahürü nasıl gerçekleşiyor?

Öncelikle Demirel’in formülüne göre, MGK’dan iktidarı çıkarırsak geriye kalan unsurlar devlet oluyorlar herhalde. Tabii iş sadece MGK’yla olmuyor, bürokrasi de ağırlıklı olarak devletin hizmetlisi konumunda olduğu için o da devletin bir kolu durumunda.

Devletin kendisini nasıl algıladığı mevzusu ise uzunca süredir kafamı kurcalayan bir konu. Çözebildiğim kadarıyla, bu algılama şeklini en iyi açıklayan şey “at arabası” metaforu olacaktır herhalde. Şöyle özetlemek mümkün: Ülke bir at arabasıdır, devlet ise o at arabasının sürücüsüdür. Ülkenin doğru yolda ilerlemesi için at arabasının bütün unsurları, sürücünün istediği şekilde işlemelidir. Tabii at arabasını çeken atlar da mütemadiyen vatandaşlar oluyor. Millet de (yani atlar da) doğru yol da ilerlemek için devletin (yani sürücünün) emirlerinden çıkmamak zorundadır. O yüzden atın dizginleri yine mütemadiyen sürücünün elindedir. Sürücünün elinde olan bir diğer şeyse -hiç ilginç gelmeyecek ama- kırbaçtır. O atların arka ayaklarını iktidara benzetebiliriz heralde, at(millet) dişli olursa (iktidar)çifte atar. Böyle durumlarda sürücü kırbacını kullanmaktan çekinmez.

Son Cumhurbaşkanı seçimi meselesinde devlet ve devletin hizmetlilerinin tutumlarını hatırlayalım. Devlet “sözde değil, özde laik cumhurbaşkanı isterük” dedi, devletin hizmetlisi de 367 diye bir şey attı ortaya. Temel mesele laiklik değil, iktidarla devletin güç mücadelesiydi.

Bu güç mücadelesi sürüyor. Şu moda tabirle, her “açılım” bu çarpışmanın farklı farklı cephelerini oluşturuyor. Mesela Kürt Açılımı; iktidar bu açılımı yapıyor, devlet de uluslararası konjonktürün baskısı(ABD, Türkiye, Irak ve Irak’ın içindeki Kürt yönetiminin de dahil olduğu üç ana kol arasındaki yeniden tanımlanan ilişkiler) yüzünden sessiz kalıp onaylıyor(ama bazı kırmızı çizgilerine de sıkı sıkıya sarılıyor).³ Konjontür iktidara avantaj sağladığı için bir şeyler iyiye gidiyor gibi görünüyor. İbrenin devlete dönük olduğu zamanlarda yaşanan darbeler, askeri müdahaleler ve iktidarların devlet karşısındaki tırt pozisyonunu da göz önünde bulundurulunca bu kanı güçleniyor.

¹ Buradaki “iktidar” kelimesi, sözcük anlamından ziyade, meclisin içinden çıkmış hükümet manasında kullanılmıştır.

² Orhan Miroğlu’nun şu yazısında bu sözün devamı da aktarılmış: “Bakanlar Kurulu siyasi bir müessesedir, ama Milli Güvenlik Kurulu devlettir. Bir gün Türkiye, MGK zabıtlarını yayınlama imkânlarına sahip olursa, bakın neler oluyor.

³ Bu cümleleri dün FF’deki bir girişin altındaki tartışma çerçevesinde aynen kullanmıştım. Yeniden aynı tarzda bir şey yazmaye üşendiğim için kopyaladım yapıştırdım.



Ukde

27 08 2009

Şu yaşadığımız karanlık ülkede, bir şekilde kötü yola düşüp, gerçekten ne demek olduğunu anlayarak kendine demokrat demeyi tercih eden insanların kafasında hep bir ukde vardır. O kadar iyi saklanır ki hiç kimse tanımlayamaz. Orada öylece durur. Öylece rahatsız eder bünyeyi yedi gün yirmi dört saat. Öldürmez, süründürmez sadece irite eder. Bazen canını al da kurtulayım der insan, bazen hırslanıp onla savaşmaya çalışır. Ama o hep oradadır, içini kemirir, delirtir, isyan ettirir, her şeye küstürür.

Türkiye’de demokrat olmanın bedeli de budur. Bu bedeli ödemek zordur, çünkü hali hazırda demokrat olmak bu kadar zor iken bir de ekstra bedeller ödemek fazladan yaşlandırır adamı. Ömür bütçesinden içeriye sokar.

Demokratın derdi önce bu ukdeyi tanımlamaya çalışmaktır. Demokratın tek derdi önce bu ukdeyi tanımlamaya çalışmaktır. Demokratlık bu ukdeyi tanımlamaya çalışmaktır. Çünkü kafadaki o ukdeyi Türkiye denen ülke yaratmıştır. Türkiye’nin tarihi yaratmıştır. Türkiye’nin muhtemel geleceği de garanti altına almıştır. Türkiye öyle bir ülke ki demokratın bu ülkede sağlıklı barınma şansı yoktur. Türkiye, kafaya vura vura o ukdeyi sokar. Sokuş o sokuş. Çivi gibi çakar.

Yine de Türkiye demokratın evidir. Bir apartman dairesi, bir gecekondu, ya da bir yalı manasında değil de, “evim” diyebileceği tek yerdir. Bırakılmaz, bırakılamaz. Zaten bıraktırılamaz da. Türkiye demokratın hem cenneti, hem cehennemidir.

O yüzden demokrat çalışmaya başlar. Mücadele serttir. Zafer imkânsız… Ama amaç önce çabadır. Önce uğraşmaktır. Önce bu lanet ukdeyi biraz olsun anlayabilmektir. Okunur, yazılır, konuşulur, sokağa çıkıp bangır bangır bağırılır. Bu mücadele, zafer için ciğer ister. Hem adamda ciğer olmasını ister, hem de o ciğerin kendisini ister. Çünkü ciğer, Türkiye adlı bu garip ülkede beyinden çok daha kıymetlidir.

Bu kıymetli organın kıymetinin en önemli sebeplerinden ya da sonuçlarından biri paylaşılabilir olmasındandır. Beyin paylaşılmaz, paylaşılsa da alıcısı çok olmaz, alıcısı olanın da elinde patlar, kafaya yeni yeni ukdeler zerk eyler. Ama ciğeri olan adam has adamdır, ciğerini paylaşan has adam ise dosttur, kardeştir.

2007 yılının Şubat ayında Gökhan Özgün diye kel kafalı bir adam Radikal gazetesinde ciğerini paylaşmaya başladı. O paylaştıkça onu okuyan demokrat, kafasındaki ukdenin berraklaştığını fark etti. Bir yerden sonra diyemeyeceğim, daha işin en başında Gökhan Özgün ciğerini söktü ortaya attı. Onun ciğeri, demokratın ilacı oldu. Onun ciğeri demokratın ışığı oldu. Onun ciğeri, demokratın ciğeri oldu.

Sonra o geleceği çok bariz olan gün teşrif etti demokratın zaten yeterince karanlık olan dünyasına. Ciğersizliğe dayanamamıştı Gökhan Özgün. Ciğeri çıkmış, harap olmuştu. Ve evet aynı onun dediği gibi bu onun hem zaafı, hem de erdemiydi. 6 Nisan 2009 günü “ciğerimi yenileyebilirsem, belki…” dedi ve gitti. Demokrat bu sefer ciğerinde değil, yüreğinin tam ortasında bir sızı hissetti. Yürek de Türkiye denen garip makinenin en az kıymet verdiği şeydir zaten.

Demokrat bugün hala kafasındaki o ukdeyle uğraşıyor. Artık onu daha iyi tanıyor. Artık onu düşündüğünde, kafasında bir şekil oluşuyor en azından. Ve nereden saldıracağını ve neden saldıracağını iyiden iyiye anlamış durumda.

Ukde, son günlerini yaşıyor, eğer demokrat, demokrat kalırsa…



Özgürlük ve Otoriterizm

27 08 2009

“Cumhuriyet Dönemi boyunca, özgürlükler yukarıdan geldikleri zaman meşrû addedildikleri için, bunların sınırları da aynı çevrelerce olağan ve meşru olarak görülegelir. Özgürlükleri sınırlamayı meşrû kılmak için kullanılan yöntem, Cumhuriyet tarihi içinde aynıdır: devletin tanımladığı siyasal-toplumsal kimliğe aykırı düşen taleplere “iç düşman” damgası vurarak, bunların varlığını devletin bekâsını tehdit ettiğini iddia etmek ve yaratılan olağanüstü durumu bahane ederek, devletin topluma müdahale etmesinin dozunu arttırmak.

Otoriterizmin esas besin kaynağı büyük ölçüde çıkışında kendi tasarruflarının rol oynadığı “olağanüstü hal” ortamıdır. Çünkü kendi tasavvurlarına karşı muhalefeti, devlete karşı muhalefet olarak tanımlamak, bunu da devletin bekâsına karşı gerçekleştirilen bir girişim olarak sunup, her türlü “aykırı” düşünce ve davranışı ezip yok etmek yetkisini kullanabilmesi için, “aykırı”nın veya “öteki”nin varlığının had safhada dramatize edilmesi gerekmektedir. Otoriter bakış, iktidar-muhalefet ilişkisini sürekli “vatanseferler-vatan hainleri” ilişkisi olarak algılar ve bunu abartarak, böyle sunar. Türkiye’de bu algılama tarzı, 20. yüzyıl başlarından beri, sadece otoriterizmin askerî kanadına özgü değildir. Geniş bir sivil kesim de bunu paylaşır. Devletin ülkesini kaybetmesi psikozunun yarattığı gerçek bir sendrom, askerî ve sivil kesimlerin tahayyül dünyalarına hakimdir.

Bu sendromun en somut tezahürleri, Kürt sorunu konusunda aykırı bulunan her türlü düşünce, tavır ve hattâ renk kompozisyonuna karşı kendini belli eder. Bu kadim psikozun yarattığı ruh hali içinde, kimi zaman irrasyonel davranışlar da sergilenir. Kürt sorunu, Türkiye’deki otoriterizmin boyutları ve kökleri konusunda, 1990′lar Türkiye’si için bir turnusol kağıdı işlevi görür. Örneğin DEP’in kapatılması davasında DGM savcısı, bir siyasal partinin kapatılmasına neden olacak suçlar listesine, “siyasal eylem suçu”nu ilave eder. Aslında “siyasal eylem suçu”, o tarihe kadar bu biçimde ifade edilmemiş de olsa, Cumhuriyet tarihinin her döneminde varlığını sürdürmüştür. Bir siyasal partinin siyasal eylemde bulunmasının suç olarak tanımlanabilmesi, otoriter iradenin siyaseti tanımlama biçimini ve siyasal alana tanıdığı meşrûiyetin dar sınırlarını gösterir. Bunun yanında, dokunulmazlıkları kaldırılan DEP milletvekillerinin Meclis sınırları içinde polis güçleri tarafından tutuklanmalası, iç devletin Meclis’e verdiği, Meclis çoğunluğunun da seve seve kabullendiği bir gözdağıdır.”¹

Ahmet İnsel’in, Ümit Kıvançla birlikte hazırladıklar “Egenekon’a gelmeden: Türkiye’de Devlet Zihniyeti” adlı broşürdeki makalesinin 92-93. sayfalarından alıntıdır.



TSK, Eşcinsellik, Mücadele

26 08 2009

Radikal’de Ulaş Tosun’un çok kritik bir noktaya parmak basan bir haberi yayınlandı geçenlerde(*). Medya’da çok ilgi görmedi, bloglarda da işleyen yok sanırım. Ben biraz deşeyim istedim mevzuyu. Konumuz: TSK’nın eşcinselle karşı gösterdiği işkencevari muamele ve genel olarak Türkiye’de toplum tarafından eşcinseller, eşcinsellik ve eşcinsel hakları savunuculuğunun algılanışı hakkında kişisel gözlemlerim.

Ne yapıyor TSK? :

1) “Eşcinseller, bizim bünyemize layık değiller” diyor. Askerlik yapmak zorunda olan Türkiye Cumhuriyeti’nin erkek vatandaşlarının çoğu için askerlik, bir külfet olduğu için Pembe Tezkere(!), “altın bilezik” olarak algılanabilir, ama esasen bu durum başlı başına bir hakarettir.

2) Zaten herhangi bir Askerlik Şubesine adım atmış her sivil erkek, otomatikman TSK’nın malıymış gibi bir muameleyle karşılaşıyoryor, bir de o erkek eşcinselse bu muameleye iki katı eziyetli şekilde mağruz kalıyor. Her şeyden önce, TSK eşcinselliği bir “hastalık” (psikoseksüel sapkınlık) olarak nitelendiriliyor ve bu “hastalığı” teşhis etmek için, her bakımdan aşağılayıcı prosedürler uyguluyorlar. Bunun en uç noktasını mevzubahis haberden alıntı yaparak örneklendirelim:

“E.O. ve İ.B. muayeneler sırasında(cinsel ilişkiye girerken S.İ) yüzlerindeki memnuniyet ifadesi anlaşılacak şekilde fotoğraflarının istendiğini iddia ediyor.”

Buna görece daha hafif bir uygulama olarak görülen, ama içeriğine baktığımız zaman en az bunun kadar hakaret içeren bir diğer örnek de “hasta”lara, “hastalık”larını teşhis etmek için yapılan testler. Yine habere bakalım:

Bana ilk olarak Minnesota testi yaptılar. Bu test üç saat sürdü. Aynı soruların tekrarından oluşuyordu. ‘Çocukken silahlarla mı oynardın yoksa bebeklerle mi?’ ya da ‘Tiyatrocu mu olmak istersin yoksa gazeteci mi?’ gibi sorular vardı.

Aslında her şey gayet açık. Ama -belki ilk kez- TSK merkezli bir meselede TSK’nın “kendine özgü kimliği”nden kaynaklanmayan bir sorunla karşı karşıyayız. Bu tavır,(hem muhafazakarlık hem de -ilgiçtir- muasırlık iddiasında olanların çoğu tarafından) eşcinselin, “ibne” olarak algılandığı, ötekiler listesinin en sonunda, kendi sırasın gelmesini uzunca bir süre bekleyecek olan bir kesim durumunda olduğu bir ülkede, her türlü devlet/özel kurum tarafından gösterilmesi (gayet) muhtemel bir harekettir.

Öncelikle kendi adıma çok acı verici bulduğum bir durumla karşı karşıyayız; toplumsal olarak eşcinsellik hala önemli bir tabu. Zımnî bir kabullenme olsa da(en azından ben olduğunu düşünüyorum) bu kabullenmenin aksi kesinlikle pozitif yönde değil, daha uzunca bir süre de aynı negatiflik devam edecek gibi duruyor. İşin acı tarafı da burada başlıyor. Daha yıllarca eşcinseller kendilerini topluma kabul ettirmek için mücadele edecekler, o mücadele çok sancılı geçek, büyük ihtimalle bu mücadele birkaç jenerasyonu kapsıyacak ve o jenerasyonlar hayatlarını bu mücadele içinde çeşitli güçlükler içinde geçirecek, o jenerasyonlar ortalama 65-70 yıllık hayatlarını bu güçlüklerle (ve hakaretlerle) uğraşarak geçirmek zorunda kalacaklar ve eşcinsel hakları bakımından taraf ve bu taraflıkları bakımından hassas olan kesimler -yine büyük ihtimalle- bu mücadelelerin sonuçlarını göremeden bu dünyadan göçüp gidecekler. Aslında bu trajik durum sadece eşcinsellerle de alakalı değil, Kürtler Cumhuriyet kurulduktan sonra kendilerini kabullendirmek için, 1992 yılın’a kadar beklediler. 1992′de Süleyman Demirel’in “Kürt realitesini tanıyoruz” açıklamasını yaptığında 1920lerin ortalarından bu yana Dağ Türklerinden, kart kurt gibi garipliklere(hatta hakaretlere) mağruz kalmışlardı. Kürtler realitelerini tanıtalı 17 yıl olmuş, bugün hala nasyonal sosyalist CHP’yle açıkça faşist MHP, Kürt realitesinin tanınmasının yeterli(-ve hatta fazla bile) olduğunu söyleyerek, Kürtlerin bu topraklarda eşit vatandaş olarak yaşama ihtimallerini baltalamaya çalışıyor. Bir diğer örnek, başörtüsü. Başörtülü öğrenciler yıllardır kendi seçtikleri kıyafetleriyle okullarına giremiyorlar. Her yıl bazı öğrenciler okumaktan vazgeçiyor, okuyabilmek için yurtdışına çıkıyor ya da şapka/peruk gibi aparatlarla çalışarak kazandıkları okullarına girebilmek için eziyet çekiyorlar.

Durum böyleyken söyleyecek tek kelime kalıyor, ki kelimelerin acımasızıdır bence: “Sabır”. Bu tür mevzularda sabretmek, sabretme işlevini yapmak durumunda kalacak olan için çok saçmadır. Bir insanın hakkı olanı, hemen istemesi kadar doğal ne olabilir? Niye, neyi beklemeli?

Açıkçası bu sorunun cevabını bilmiyorum. Aslında cevabını bilmediğim ve heralde hiç bir zaman öğrenemeyeceğim bir çok soru var kafamda. O sorularla bu yazıyı bitirelim?

Sadece “dünya böyle bir yer” demek yeterli mi? Bunun bir çözümü, çaresi var mıdır? Yoksa çözüm veya çare olarak ortaya atılanların hepsi, bir şekilde zaman içinde çeşitli ötekilerin, merkez tarafından tanınması şeklini çetrefil bir hale mi sokar? Bu şekildeki “zaman” kavramının sınırları nedir, o “zaman” içinde ezilen, öteki kalan kitlelerin çektikleri reva mıdır? Yoksa hemen hemen her zaman çetin bir mücadeleyle sonuca ulaşmak doğal mıdır?

Başa dönersek, “dünya böyle bir yer olmak zorunda” mıdır?

(*) Evet gazete orucumu dayanamayıp ilk günden bozdum.



Bu Kafayla Ovada Durduğun Hata

26 08 2009

MHP provakasyona devam ediyor:

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin geçen hafta sonu yapılan Bursa İl Kongresi’nde “25 yıl dağda gezenlere Türkiye’yi böldürmek istiyorsanız, 50 yıl dağda gezmeye hazır olup, Türkiye’yi böldürmeyen milliyetçi harekete de isteğini vereceksin” demişti. Dün Şehit Aileleri Federasyonu Başkanı Hamit Köse ve beraberindeki heyeti kabul eden Şandır, hükümetin ‘Kürt açılımı’nı ‘çıkmaz sokak’ olarak nitelerken şunları söyledi: “Çıkmaz sokağın sonunda PKK, İmralı canisi vardır. Hükümet ya teslim olacaktır ya da geri döndüğünde bu ihanetinin bedelini Yüce Divan’da verecektir. Bu ülke sahipsiz değildir. Bu vatanın bedelini kanlarımızla ödedik. Bu yoldan dönsünler, bu ihanet çukurundan çıksınlar. MHP olarak asla bu yolda kendilerine yardımcı olmayacağımızı, katkı vermeyeceğimizi, bütün gücümüzle karşı çakacağımızı, gerekiyorsa dağa da çıkacağımızı ifade ediyoruz. Bu projeyi milletimizle birlikte engelleyeceğiz.

Şandır, Radikal muhabirinin “Yani dağda MHP’li gerillalar mı olacak?” sorusu üzerineyse “Bu ülkeyi bölmek için dağ mücadelesini yeterli görenlere MHP olarak ülkenin birliğini sağlamak için gerekirse 50 yıl mücadele eder, dağa çıkarız. Biz birliği sağlayabilmek için gerekirse dağa çıkarız, ülkemizi savunuruz. Söylediğimiz gayet açık” dedi.

Evet gayet açık. Gözünüzü hırs bürümüş, faşist damarınız depreşmiş, gözünüzü kan bürümüş. Her şey gayet açık. Bitecek bir savaş ödünüzü kopartıyor, barıştan nefret ediyorsunuz, kendinize bir düşman yaratmadan siyasal sistemin içinde barınamıyorsunuz. Zaten siz de ahlakî bir duruş bekleyen yok, kurulduğunuz günden beri, ideolojiniz gereği belden aşağı vurmayı, hileyi, yalanı sevaptan sayıyorsunuz. Milliyetçisiniz ya ülkenin sahibi sizsiniz, işlerin sizin istediğiniz gibi yürümesi için her şey mübahtır. Tek doğru sizsiniz, yüce Türk budunu hakkında en iyi siz düşünüyorsunuz ya o sığ dünyanızda.

Yüce Divan’dan falan anlamam ben. Milliyetçi Hareket Partisi 21. yüzyıl naziliğinin hesabını vicdanlarda verecek. Tarih onları utanç kaynakları olarak yazacak. Mezarlarında bile rahat edemeyecekler, bundan eminim.

Aptal olanın en büyük aptallığı, herkesi kendisi kadar aptal zannetmektir heralde. MHP’nin ve ideolojik ekürisi CHP’nin(bir de bu adamlara sosyal demokrat diyenler var, Hüseyin Ergün ne güzel tarif etmiş CHP’nin konumunu “CHP sağa kayarak, AKP ile MHP arasına yerleşmiştir” diyerek) siyasi oyununu görecek kadar kafamız çalışıyor çok şükür. AKP’nin oy kaybetmesi, kendilerinin oy kazanması için yapmayacakları şey yok, hangisi umursar 20 yaşında çocukların ölmesini. Zaten demokrasiyle, özgürlükle, huzurla alakaları yok. Sürekli bir “olağanüstü hal” durumundan nemalanıyorlar, biri şeriat der, diğeri bölücülük der ikisi birden milliyetçiliği dillerinden düşürmez geçinir giderler.

Ha bu durumun değişmesini isteyenlere gelince, onlar bölücü, şeriatçı, vatan haini, gerici, bozguncu adamlardır. Ya Sev Ya Terk Et diyen bir partinin kendisi dışındaki herkesin gayri meşru, ahlaksız, hain olduğunu düşünmesi trajik olsa da olağandır. Ne bekliyoruz ki? Nato kafa nato mermer…

MHP’li beyler bari biraz delikanlı olsunlar, hem tabanları da çok sever bu “delikanlılık” kavramını. Kürt Meselesi’ndeki “çözüm” önerilerinin , “Kürtlerin bu ülkede Türk olmak dışında hiçbir seçeneği yoktur” cümlesi olduğunu açık açık söylesinler. “Kendine Kürt diyen herkes başı ezilmesi gereken bir yılandır” desinler. Barış ancak öyle ya da böyle, bu ülkede Kürt kalmayınca sağlanır desinler. Bunları açıkça söyleyiverseler, hiç vatan, millet, Sakarya edebiyatına da gerek kalmaz. Şehit kanı vampirliği gibi bir karaktersizlikten de kısmen kurtulmuş olurlar en azından.



Başlıksız

22 08 2009

“Nothing can stand in the way of the power of millions of voices calling for CHANGE.”
Barack Hussein Obama
New Hampshire 8 Ocak 2009

Devlet ve Deniz Beyler istedikleri kadar bağırabilirler. Türkiye ekonomik, politik ve en önemlisi toplumsal manada bir adım öne gitmek için değişmek zorunda.

Ki meseleye sadece, sırf şu günlerde bayağı gündeme oturduğu için Kürt Sorunu çerçevesinden bakmak da yanlış. İş onun çok ötesinde, ama çok da girift bir mesele değil: Türkiye Cumhuriyeti’nin mayası tutmadı. Bu kadar. Ulusalcı kesimin sıkı sıkıya sarıldığı “Kuruluş Felsefesi” fiyaskoyla sonuçlandı. Bir de zaten yeterince derdimiz yokmuş gibi, o kurucu kadrodan miras kalan ultra-milliyetçi totaliter “devlet” zihniyetiyle uğraşıyoruz. Bir de o zihniyetin bir tarafına yapışıp kalmışlarla uğraşmak iyice enerji kaybı oluyor.

-Burada yazıya bir ara vermem lazım. Yazının tam bu noktasındayken iki haber okudum.

Birincisini Burak Arıkan friendfeed’den paylaştı. Birgün’ün haberi:

Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde, provokasyon aracı haline gelen “asker uğurlama töreni” esnasında çıkan gerginlik sonucu bir kişi yaşamını yitirdi. Önceki gün akşam saatlerinde İstanbul’un Gaziosmanpaşa İlçesi Karadeniz Mahallesi’nde asker uğurlayan kalabalık bir grup ‘Burası Kürtlere mezar olacak’ sloganları atıp küfür etti. 71 yaşındaki İhsan Erbey saldırgan grubun arabayla ezmesi sonucu yaşamını yitirdi.

Ne yazacağımı dahi bilmiyorum. Sürekli bir şeyler yazıp siliyorum. Ne diyeyim, Devlet Bahçeli, Oktay Vural ikilisi kıçlarına kına yakabilirler artık. Millete “etnik çatışma” falan fistan diye saldırmayı çok iyi biliyorlardı, kendileri yavaş yavaş başlatıyorlar etnik çatışmanın kralını. O 71 yaşındaki adamcağızın vebali, bu ikisinin boyunlarınadır.

İkinci haber, AKP’nin Diyarbakır Cezaevi’ni okul/spor kompleksi gibi bir şey yapmasına Altan Tan’ın gösterdiği -onurlu- tepki hakkında:

“İnsanlık tarihinin en vahşi, en insafsız ve en zorba hareketleri bu cezaevinde yaşandı. Bu cezaevi hakkında ne kadar konuşsak azdır. Hakkında şarkılar, ağıtlar, hoyratlar ve romanlar yazıldı… O dönem insanlık tarihin yüzkarası safhalarından bir safhadır.

AK Parti, ucuz, kolaycı, halkı oyalama taktikleriyle netice almaya çalışıyor. Bu cezaevinin kapatılma meselesi yeni değildir.

İnsan olan herkesin iki isteği var. Burası ya bir müze olacak ya da yıkılacak. 12 Eylül’den bugüne kadar ister dağda hayatını kaybeden asker kardeşlerimiz, ister PKK’lıler, ister cezaevinde işkenceye maruz kalıp ölenler olsun bütün mağdur ve masumların anısına bir anıt dikilmelidir.

Bir bakanın gelip bunu Diyabakır’da ifade etmesini bir bilinç eksikliği olarak görüyorum. Babamın öldürüldüğü bir mekanda benim oğlum nasıl ders görecek? Bu insanların bilinçlerini silme hareketidir. Bu bilincin taze kalması lazım. Dedesinin, babasının öldürüldüğü, işkence gördüğü bir mekanda o çocuklar hangi psikolojiyle ders görecekler?”

Altan Tan söylenmesi gerekenleri çok güzel ifade etmiş. Diyarbakır Cezaevi’nin nasıl bir yer olduğuna ve Altan Bey’in babası Bedii Tan’ın vefatına sitede, Felat Cemiloğlu’nun hikayesini aktarırken değinmiştik, o olayı bir daha hatırlayalım:

Ramazan geldi.

1982′nin Temmuz ayı.

Oruç tutmak serbest dediler. Sahura kalkmak yok. İftar ise saat 20.00′dan sonraydı. Bu aslında ‘Oruç tutma, istemiyoruz!’ mesajıydı. Benim ortağım ve muhasebecim Bedii Tan Bey oruç tuttu. Bu arada havalandırmada, betonda üstümüz çıplak halde dünyanın idmanını yaptırıyorlar. Bedii’nin orucunun farkına vardılar.

Ne yaptılar biliyor musun?

Kanalizasyon kapağını kaldırdılar, avuçla pislik yedirdiler.

Bedii Tan ishal oldu. Çok hastalandı. Hâlâ hatırlarım. Koğuş kapısının önünde, bu kalıbı gibi ‘pat’ diye betonun üstüne düştü. Yerde yatıyordu. Bir er ve bir çavuş gardiyan geldi, koğuşa girdiler. Yerde yatan Bedii Bey’in karnına bastılar. Bağırsakları ve böbreği patladı Bedii Bey’in…

Marşlar kesildi.

Marşlar kesildi mi, ya bir heyetin geldiğini, ya savcının hapishanede olduğunu ya da birinin öldüğünü anlardık.

(…)

Bedii Tan öldü, elli yaşındaydı.

Yazıya verdiğim ara burada bitiyor-

Ya da bitmiyor. Bir bok değişmez bu ülkede. Kürtler ölür, Türkler ölür. Başörtülüyle, başörtüsüz didişir. Çatışma, bağırma ve ölme ve öldürme siyasetin ana aktörleri olmaya devam eder. Siyasetçinin ana amacı karşısındakini bitirmek, dolayısıyla bir nevi katil olmak, olmaya devam eder. Siyasetçinin ahlaksızlığı kitlelerde tükürük saçarak fırlatılan sloganlar haline dönüşür. Boka batmış şekilde yaşamaya devam ederiz.

En başta demiştim ya “Türkiye Cumhuriyeti’nin mayası tutmadı” diye. Ondan da vazgeçtim. O boktan maya çok güzel tutmuş. Bügün bu ülkedeki tüm siyasi aktörler ya tamamen ya da kısmen, ama sonuna kadar despotizmin dibine vurmuşsa, bu maya tutmuş demektir.

Bu boktan yazının sonuç bölümünü, siyasetin bu kadar boka battığı bir ülkede, o boktan mayanın medar-ı iftiharı bir isimden alıntı yaparak tamamlamak boynumun borcudur:

Türkiye Cumhuriyeti, çeşitli mozaik parçacıklarının bir arada yaşadığı geniş bir etnik/kültürel yelpaze üzerinde temelleri atılmış, Türk Ulusunun vatanıdır. O halde her etnik grup, her mezhep ve inanç grubu Türkiye Cumhuriyeti Devleti için sorundur. Çünkü, bırakınız etnik/kültürel farklılıkları, nerede bir insan varsa, orada bir sorun var demektir. İnsanların olduğu her yerde sorunları da olacaktır. Bu kaçınılmaz ve doğaldır. Tıpkı mikrop kapan bir yaranın iyileşmeyip büyüyüp derinleşeceği gerçeği gibi…

Veli Küçük
Ergenekon Operasyonu sırasında ele
geçirilen “Panzehir” adlı belgeden…

Not: Bir hafta falan dinleneceğim. Gazetesiz, televizyonsuz, becerebilirsem internetsiz, sadece bir kaç roman okuyarak bir hafta geçireceğim. Sonrası mı? Sonrasına bakacağız.

Türkiye Cumhuriyeti, çeşitli mozaik parçacıklarının bir arada yaşadığı geniş bir etnik/kültürel yelpaze üzerinde temelleri atılmış, Türk Ulusunun vatanıdır. O halde her etnik grup, her mezhep ve inanç grubu Türkiye Cumhuriyeti Devleti için sorundur. Çünkü, bırakınız etnik/kültürel farklılıkları, nerede bir insan varsa, orada bir sorun var demektir. İnsanların olduğu her yerde sorunları da olacaktır. Bu kaçınılmaz ve doğaldır. Tıpkı mikrop kapan bir yaranın iyileşmeyip büyüyüp derinleşeceği gerçeği gibi..


Mehmet Ördekçi

20 08 2009

Mehmet Ördekçi’yi FriendFeed sayesinde tanıdım ve tanımamla birlikte şu internet aleminde beğenerek okuduğum birkaç kişiden biri oluverdi. Akıcı üslubu, bilgisi ve acayip hafızasıyla mest ediyor yazıları.

Kendisinin bloguna şuradan ulaşabilirsiniz. Ayrıca (Hasan Rua‘nın da bünyesinde olduğu) KronikMuhalif‘te de yazıyor. Orada yazdığı “‘Mecliste Arbede’den ‘Kürt Açılı’mına: 20 Yıl Önce, 20 Yıl Sonra” başlıklı yazısı özellikle mükemmel.

Tavsiye olunur.



Bi git, çay koy…

19 08 2009

Akşam gazetesi yazarı Atılgan Bayar, 18.08.2009 tarihli yazısında “Atatürk süperdi, İnönü sıçtı batırdı” mavrasını bir milyarıncı kez tekrarlamış. Artık Atatürk ve İnönü(hatta Kazım Karabekir’in bile) arasındaki zihniyet farkının hemen hemen boş kümeye tekabül ettiğini, aralarındaki farklılıkların temelini -çoğunlukla mizaçlarından kaynaklandığını düşündüğüm- stillerinin aynı olmamasından kaynaklandığı mevzusuna hiç girmek istemiyorum¹. Benim derdim bu İnönü düşmanı Kemalistlerin(ve bu grubun bir kolu sayılabilecek “Atatürk süperdi ama çevresi kötüydü”cülerin) acayip boyutlardaki iç çelişkileri hakkında bu örnek yazı üzerinden bir iki kelam etmek.

Hemen Bayar’ın yazısına bir göz atalım:

Beyaz trenle seyahat ederdi. CHP Kurultayı 1938′de ona Milli Şef unvanını vermişti.
Şiirlere, ‘Milli Şef’in treni niçin beyaz,’ sorusuyla geçti.
Mustafa Kemal’den sonra paraların üzerine kendi resmini bastırtmıştı.
Eşi, operalara başına taç takarak katılırdı.
Devlet Olgunlaşma Enstitüsü tuvaletlerini üretirdi.
Kendi heykellerini de yaptırdı.
Nihayetinde kendisini Anıtkabir’e defnettirdi.
Atatürk’ün Özel Kalem Müdürü Hasan Rıza Soyak’a göre; ölümünden sonra Mustafa Kemal, İsmet İnönü’nün değil, Mareşal Fevzi Çakmak’ın Cumhurreisi olmasını istiyordu.
‘Elbette bunda söz ve intihap (seçme) hakkı sadece milletin ve onun mümessili olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir; yalnız ben bu meseledeki mütalaamı ifade edeceğim. Evvela akla İsmet Paşa gelir; memlekete pek büyük hizmetler ifa etmiştir. Fakat nedense umumun sempatisini kazanamadığı görülüyor; bu yüzden pek de cazip olmasa gerek. Bir de Mareşal Fevzi Çakmak var. O, hem memlekete büyük hizmetler etmiş hem de herkesle iyi geçinmiş, salahiyet sahiplerinin mütalaalarına daima kıymet vermiştir; kimse ile münazaa (tartışma) halinde değildir. Bu itibarla bence Devlet Başkanlığı için en münasip arkadaş odur.’ (‘Atatürk’ten Hatıralar’ s. 717)
Peki; İsmet İnönü, Gazi’nin ifadesiyle, ‘umumun sempatisi’ni niçin kazanamamıştı?
Bir deizm tanımını, laiklik diye tutundurmaya çalışması dolayısıyla olabilir mi?
Takrir-i Sükun Kanunu’nu çıkartıp, İstiklal Mahkemeleri kurdurup; Şeyh Sait İsyanı’nı bastırırken, isyan ile ilgisi olmayan alanlara da baskı uygulayıp iktidarını pekiştirdiği için mi?

Sadece ilkokul kitaplarından tarih öğrenmiş biri için bile çok absürd cümleler var değil mi? Ama mevzumuz o değil. Bilgi yanlışlıklarını falan bir kenara bırakıp “garip”liklere odaklanalım.

Alıntıyı bu kadar uzun tutmama sebep olan Milli Şef mevzusuyla başlıyorum. İnönü’nün Milli Şefliği Kemalist kesim içerisindeki anti-İnönücü kliki bayağı rahatsız eder, ama bu rahatsızlığı ifade etmek ayrı bir zanaattır. Neresinden tutsan bir şekilde elinde patlar çünkü. Bu örnek yazımızda da böyle olmuş. (1) Öncelikle “söz ve intihap (seçme) hakkı sadece milletin ve onun mümessili olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin” ise, zaten milletin sesinden ziyade Atatürk’ün sesi olan Millet Meclisi’nin İnönü’yü seçmesi neden bir problemdir? Nihayetinde Meclis’de Atatürk’ün hazırladığı listeler sonucu oluşan bir kurumdur, CHP’nin kendisi de onun belirlediği kişilerce yönetilmektedir. Dolayısıyla Atatürk’ün pokemon gibi seçtikleri, İsmet İnönü’yü Cumhurbaşkanı olarak seçmiş ve bir de Milli Şef ünvanı vermiş oluyor. Meclis ve CHP gerçekten de demokratik ve “milletin sesi” sıfatına layık kurumlar olsaydılar bile -ki yazarın öyle olduğunu sandığına hemen hemen eminim- bu sefer de “Halk Atatürk’ün emrine karşı çıktı, Fevzi Çakmak’ı cumhurbaşkanı yapmadığı gibi, Parti vasıtasıyla İnönü’ye bir de Milli Şef ünvanı verdirdi” gibi abuk bir anlam çıkıyor. E nerede kaldı milletin sesi?

“Beyaz trenle seyahat ederdi…” şeklinde başlayan ilk kısım ise yine bir başka gariplik. Atatürk de trenle seyahat ederdi. Onun da şaşâlı diyebileceğimiz bir hayatı vardı. O da kendi heykellerini diktirdi. O da paraya kendi resmini koydurttu. İsmet İnönü, öldükten sonra kendini nasıl Anıtkabir’e gömdürttü bilmiyorum ama heralde o her nasıl yaptıysa her şeye kadir olan Atatürk de öyle yapmıştır.

Bunların yanında bir de Nutuk gerçeği var. Kemalizm’in kutsal kitabı Nutuk’ta en çok övülen iki kişiden biri olan, yaptığı her işten övgüyle bahsedilen ve eleştiriye mağruz kalan icraatleri savunulan İsmet Paşa² nasıl oldu da bir anda “umumun sempatisi”nden, umumu da geçtim bizzat Atatürk’ün sempatisinden mahrum kalmış acaba?

Yazarımızın bu soruya verdiği cevap(yukarıdaki alıntıda mevcut) ayrı bir komedi. Bir an harbi harbi ironi yapıyor zannettim ama yok, gerçekten de bunları kastederek yazmış. Ne yapmış İsmet Paşa? Deizmi laiklik diye kakalamış. İyi de ben bu ülkeye laikliği Atatürk getirdi sanıyordum. O zaman iki seçenek çıkıyor karşımıza: (1) Atatürk “Ordan bir buçuk laiklik çek, yağlı olsun” diye sipariş vermiş, İsmet Paşa’da bu deizm kılıklı laikliği getirmiştir, (2) laikliğin geldiğinden Atatürk’ün haberi yoktur. Aynı seçenekler ikinci mevzu olan Şeyh Sait İsyanı, Takrir-i Sükûn ve İstiklal Mahkemeleri için de geçerlidir. Peki Kemalist edebiyatın kusursuzluğunu defalarca ortaya koyduğu Ulu Önder’in böyle bir gaflet içine düşmesi mümkün müdür? Zira mümkünse kusuru olan bir Atatürk karşımıza çıkar ve her şeyiyle Mükemmel Atatürk edebiyatı çöpe gider. Atatürk gerçekten herşeyiyle mükemmelse, İsmet Paşa yanında bu teraneleri yerken Atatürk ne yapıyordu?

Yazarımız görmek istememiş ama Atatürk’le İnönü bu işleri beraber yaptılar. Bütün suçu İnönü’ye yükleyip Atatürk’ü aklama teranesiyle uğraşmasına aslında hiç gerek yoktu. 1923-1937 yılları arasındaki 14 yıl boyunca Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm politikalarını Atatürk yönetti ve denetledi. İnönü uygulayıcı pozisyonundaydı. Belki de bu yüzden yazar(ve türevleri) tarafından günah keçisi ilan ediliyordur.

Yazar İsmet Paşa’nın umumun sempatisini neden kazanamadığını sorgulamaya şöyle devam ediyor:

O kanunun(Takrir-i Sükun Kanunu S.İ)1. Maddesini;
‘İrtica ve isyana ve memleketin nimaz-ı içtimaisi ve huzur ve sükunu ve emniyet ve asayişini ihlale bais bilumum teşkilat ve tahrikat ve tevşikat ve neşriyatı, hükümet reisicumhurun tasdikiyle ve re’sen ve idareten men’e mezundur. İş bu ef’al erbabını hükümet İstiklal Mahkemesi’ne tevdi edebilir’ diye çıkartmakta sakınca görmediği için olabilir mi?
İsyancıların bir kısmına Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na mensup olduklarını kabul ettirtip, bu partiyi 1925′te kapattırdığı için mi?
Hepsi olabilir.

Burası daha eğlenceli. Atatürk’ün TerakkiPerver Fırka’lılara nasıl yaklaştığını hiç bilmiyor sanırım. Yıllar sonra Ali Fuat Cebesoy’un hatrına Paşalar’ı affettiğini söylediğini de bilmiyor. Şeyh Sait isyanı başlar başlamaz İsmet Paşa’yı yeniden başvekil yapabilmek için dört aylık Ali Fethi Okyar hükümetini nasıl bir anda sildiğini de bilmiyor. Ya da İsmet Paşa’nın Karabekir’in hayatını kurtaracağım diye az daha kendi kellesinden olacağını da bilmiyor. Hepsi olabilir. Siz seçin.

Yazının devamında mevzu güncele bağlanıyor, Tarhan Erdem’in(-ki onun adı da Taha Erdem diye yazılmış) Neşe Düzel’e verdiği röportajda ki Kürt Açılı’mın AKP ve CHP’nin oy oranlarına etkisi hakkındaki yoruma değiniliyor ve şu soru soruluyor:

“AK Parti Kuruluş Felsefesi’ni, CHP’den daha fazla sahiplendiği için büyüyor olabilir mi?”

Ben de iki cümlelik bir cevap vereyim ve o cümleyle de bu yazıya noktayı koyalım:

Hayır, AK Parti(çeşitli sebeplerle), Kuruluş Felsefesi denilen teraneden kurtulmaya çalıştığı için büyüyor ve bu işte başarılı oldukça büyümeye de devam edecek!

Çünkü bu Kuruluş Felsefesi, Türkiye’nin bugün hala çözemediği çoğu sorunun kaynağıdır.

¹Yine de bu mevzu hakkında link vereyim. Ayşe Hür’ün Yeni Şafak’a verdiği röportajı okumak için tıklayın: 1, 2.

² Uzun, Hakan. 2006. Atatürk ve Nutuk. Ankara: Siyasal Kitabevi. s. 228. Bu arada ikinci isim Yahya Kaptan’mış.