Cumhuriyet ve Batılılaşma

27 09 2009

“Cumhuriyetin Batılılaşma yolunda attığı adımlar yoktur diyemeyiz. Ancak bunlardan önemli ve kalıcı olanlar, 1950 ve 1965 sonrasının eserleridir; Kemalizm sayesinde değil, ona rağmen gerçekleştirilmişlerdir.

İdeolojik platforma hakim olamayan, kendini açıkyüreklilikle ifade edemediği için çelişkili, teorik özgüvenden yoksun, kendi içinde bölünmüş, kaypak, kavramsız, ruhen büzük bir sürekç söz konusudur. Batı etkisi, Cumhuriyet Türkiye’sine ancak arka kapıdan, utana sıkıla girer. Kemalist blokun asli hakimiyet alanları -siyasi düşünce, devlet idaresi ve eğitim- bu süreçten hemen hemen hiç pay almazlar. Teknik alanda Batı’ya bağımlılığı ile ideolojik alanda Batı düşmanlığı arasında sıkışan silahlı kuvvetler, bir esrar perdesi ardında saklanarak toplumsal yaşamdan uzaklaşır. Kemalist ideolojinin asıl ilgi alanlarının dışında kalan ekonomi -maddi üretim ve tüketim süreci- Batı’ya nispeten daha kolay açılabilmiştir. Günlük yaşamda ise Batı etkisi, temel değerleri, inançları ve düşünceleri ilgilendirmeyen alanlarda serpilir: magazin ve aktüalite, Cumhuriyet Türkiye’sinde “Batılılık” kavramının temel eksenini oluştururlar.”¹

¹Nişanyan, Sevan. 2009. Yanlış Cumhuriyet. İstanbul: Kırmızı Yayınları. s.252



Halide Edip’den Gözlemler

27 09 2009

halide_20edip_20adivar

“The Nationalist movement had in the meantime started in the East-always tremendously excidet and angry at the mere possibility of an Armenia in their lands. Kiazim Kara Bekir Pasha, as the commander of the only considereble regular Turkish forces in the East, was arming the population from the military depots and getting ready for an effective resistance in case the Allies should decide to create an Armenia in Eastern Anatolia. As there was as yet no Greek army in Smyrna, Western Anatolia was in no immediate danger. This strongly rumored movement in the East had frightened the sultan and the Ferid Pasha goverment, which had succeeded that of Tewfik Pasha, Mustafa Kemal Pasha, who had their confidence in those days, was chosen as the man to pacify the dangerous tendency of Kiazim Kara Pekir Pasha.

He stardet for the East as the general inspector of the Eastern forces in May, 1919.

My personal feeling about Mustafa Kemal Pasha at this period can be summed up as follows; He was the brilliant organizer of the Anafarta victory in Chanak; he was aide-decamp to the sultan; he was a man of extraordinary intelligence and cunning as well as of abnormal ambition. I had met him at a meeting without exchanging words. I had also seen him often walking down the Sublime Porte road an thought that he had remarkably strong face. That he had personality and capacity was beyond doubt, anda when I heard that he had taken part with the Nationalist movement in Eastern Anatolia, where he was officilay sent to pacify them, I did not trouble myself about the varios rumors about his personal ambition, desires for despotism, and so on. As long as he retained a clear vision of the Turkish future and managed to serve the Turkish caus, I for my part would not have objected to asking for any position he might have liked as a reward for his services from the Turkish Nation.”¹

Vurguyu ben ekledim.

¹ Adıvar, Halide Edip. 1928. “The Turkish Ordeal: Being the futher memoirs of Halide Edib”. New York: The Century Co.. s. 14-15



İyi ki Varsın Be!#10

26 09 2009

24.09.2009 tarihli 32. Gün programında Osman Pamukoğlu denen zırtopoza ağzının payını veren Doğu Ergil, iyi ki varsın be!

dogu_ergil



Lisan Meydan Muharrebesi

26 09 2009

Ailemizin al yanaklı sevdiceği Devlet Bahçeli yine bit bit ötmüş:

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, ”Türkçenin, Türk milletinin son savunma hattı ve kültürel mevzisi olduğu dikkate alındığında milli kimliğin yıkılmasına, milli bilincin yok edilmesine, millet olma şuurunun aşındırılmasına dilin tartışmaya açılarak ulaşılmak istendiği gün gibi ortadadır” dedi.

Kürt Açılımı, Demokratik Açılım, Milli Kardeşlik ve Bütünleşme Projesi diye çeşit çeşit etiketlerle adlandırılan malum süreç başladığından beri Bahçeli acayip gaza gelmiş durumda. Siyasi söylemini kimlik¹ üzerine kurmuş bir partinin başkanı olarak bu hiperaktifliğini anlamak mümkün. Bu hiperaktifliği ifade ederken kullandıkların dilin, faşizmin² dibini vursması da olağan bir durum. Şu alıntıladığımız açıklama bu konuya güzel bir örnek.

Kimliğin bir savaş alanı olarak telakki edilmesi ve dilin o savaş alanının bir savunma hattı, bir cephesi olarak algılanması zihniyetin sakatlığı babında yeterince fikir veriyor zaten. MHP ve Devlet Bahçeli de kendilerini bu savaşta bir taraf olarak görüyorlar, savaşın tarafları da her zaman için haklı/iyi olanın kendileri olduğuna inanırlar. -Yine kendi algılarına göre- MHP’li iyi adamlar, “milli kimliğin yıkılmasına”, “milli bilincin yok edilmesine”, “millet olma şuurunun aşındırılmasına” karşı verdikleri kahramanca mücadele ediyorlar. Düşman/haksız/kötü kim peki? Ana dillerini hayatlarının her alanında kullanabilmeyi talep eden Kürtler ve bu talebe cevap vereceğini ima eden AKP…

Hain düşmanın amacı ne kadar da ahlaksızca değil mi? Alfabeye W harfini ekleyeceklermiş! Tüh Allah kahretsin onları! Welat neymiş hem Velat koysunlar aslında Türk olan ama kendini Kürt sananlar da. Yoksa(sevmiyorlarsa) TERK ETSİNLER! Nedir yani? Türkün yurdunda Türk ne derse o olur! Yoksa savaş çıkar, MHP’li kuvvetler 50 yıl dağda kalmaya hazırlar çünkü…

Ne diyor adının hakkını vermek için elinden geleni yapan³ DEVLET Bahçeli şöyle diyor özetle: “Burası Türk’ün devleti, burası Türk nasıl istiyorsa öyle yönetilir, burada yaşayanların tek hakkı vardır Türk olmak, zaten Türk’lüğün de patentini biz aldık, telif hakkı ihlallerine karşı savaşıyoruz”.

Devlet Bey’in baştan sona yanlış olduğunu ve zihniyetinin hiçbir zaman kıyım ve baskıdan başka bir şey getirmediğini tarih yeterince gösterdi. O yüzden kendisi istediği kadar çırpınabilir bu kolpa savaşında. İstediğine de “vatan haini” vs. diye saydırabilir. Vatan diyerek kutsallaştırmaya çalıştığı milliyetçi sistem o kadar dandik ki, ona muhalif olmak en kötü ihtimalle gurur verici oluyor.

¹ Harbiden bu MHP’nin olayı nedir hala anlamış değilim. Adamlar sadece “Biz Türküz aga” diyorlar. “Eee, ne olmuş?” diye sorsan, -kafalar çok çalışmadığı için- yeniden “Biz Türküz aga” diye tekrarlıyorlar. Bu böyle sonsuza kadar gidiyor. Acayip.

² Böyle her halta “faşist” demeyi pek sevmiyorum ama bunlar harbiden faşist.

³ Bu cümleyi de iltifat kabul eder böyle tipler ya neyse…



Etrafına Bak

18 09 2009

Ahmet Hakan Coşkun’un bugünkü yazısında Bülent Arınç’ın “%47′yi haketmedik” açıklamasından yola çıkarak, “kollektif bir çabanın ürünü” olarak nitelediği bu %47′lik oy oranını oluşmasını sağlayan kesimleri sıralamış. Aynen alıntılıyorum:

* Sincan’da yürüyen tankın da payı var, merkez medyanın attığı azgın manşetlerin de…

* Kendisini bir takıntının esiri yapan ve karşısındakini anlamak için dirhem kafa çalıştırmayan yazarların da payı var, eline sopa geçtiğinde zalimin en zalimi olabilenlerin de…

* Sadece “laiklik” konusunda heyecan duyan, onun dışında hiçbir konuda en küçük bir enerji sarf etmeyen CHP’nin de payı var, toplumu “asker korkusu” ile bastırıp sindireceğini düşünen kentlilerin de…

* Halkı kazanmak yerine küçük gören, hakaret eden 2008 model Cevdet Kerim’lerin de payı var, 367 türü saçmalıkları dayatanların da…

* Tehlike olarak gördükleri bir siyasal hareket karşısında gösterdikleri tek refleksi “Kapatırız partilerini, olur biter canım” olanların da payı var, sürekli mazlum üretmekten başka bir iş yapmayanların da…

* Sırf kentlerin merkezindeki eğitimli laik seçmenin ağzına bir parmak bal çalmak amacıyla 28 Nisan’da muhtıra yayınlayanların da payı var, muhtırayı görünce etekleri zil çalanların da…

* Hayatlarının en büyük mücadelesi “başörtülü kadınları üniversiteden uzak tutmak” olanların da payı var, dinsel her görüntüyü “İşte irtica” diye damgalamaya yatkın olanların da…

Alıntıyı bitirdiğimiz bu güzide anda hemen belirteyim, Ahmet Hakan’ın bu saydıklarının %47′ye etkisi büyüktür. Zaten bu yazının konusu da “nasıl oldu da AKP %47 oranın oy aldı?” sorusu değil. Meselemiz Ahmet Hakan’ın omurgasızlığıdır.

Sondan başa doğru sorular sorarak gidelim.

* Hürriyet denen dallama gazetenin yayın “hayatlının en büyük mücadelesi “başörtülü kadınları üniversiteden uzak tutmak” değil miydi ben mi yanlış hatırlıyorum. Üniversitelere başörtüyle girmeyi sağmak amacıyla yapılan meclis oylaması hakkında “411 el kaosa kalktı” başlığını bu gazete atmamış mıydı? Hürriyet gazetesi Cumhuriyetle birlikte “dinsel her görüntüyü “İşte irtica” diye damgalamaya yatkın” yayın organıydı sanki? Danıştay saldırısından sonra bu ikili tarafından yapılan kampanyaları hatırlar gibiyim.

* 27 Nisan muhtırasını “bu bir muhtıra değildir” diyerek bağırlarına basanlar, Ahmet Hakan’ın yeni mahallesinden gazeteci arkadaşları değil miydi? Onu da geçtim, bizzat Ahmet Hakan, 27 Nisan muhtırasından sonra Habertürk televizyonuna yaptığı açıklamada, araya “ordunun siyasete bu kadar müdahil olmasını meşrulaştırmaya çalışmıyorum” rezervini sıkıştırarak, rahat rahat bu muhtıranın nasıl bir toplumsal tepkiyi yansıttığını ve AKP’lilerin nasıl da bu muhtıranın oluşmasına sebep olduğunu ve devletin zirvesini hep başörtülülerle doldurmaya çalıştığını(ne demekse artık) ballandıra ballandıra anlatmamış mıydı?

* Kapatılan her parti hakkında “zaten şeriatçıydılar, oh olmuş” şeklinde propaganda yapmak Hürriyet‘in yayın politikasının ana kollarından biri değil miydi? Hatta bazılarının kapatılması için uygun ortam yaratılmasında bu gazetenin az mı rolü oldu?

* Ahmet Hakan “halkı küçük gören 2008 model Cevdet Kerim”lerin ağababalarıyla aynı gazetede yazmıyor mu yıllardır? Emin Çölaşan, Bekir Coşkun, Yılmaz Özdil bu işi yüzsüzce açık açık yapıyordu, ikisi gitti biri hala duruyor. Özdemir İnce, Tufan Türenç gibi aynı kafada olup daha açıktan nefretlerini kusamamış elemanlar da cabası… 367 yumurtasını türlü ve zorlu ıkınmalar sonucu yaşlı makatından çıkarmış Sabih Kanadoğlu’nun, o kutsal dübürüne salyalar saçarak tapanlar da hep Hürriyetçilerdi, yanlış mıyım?

* “Sadece “laiklik” konusunda heyecan duyan, onun dışında hiçbir konuda en küçük bir enerji sarf etmeyen CHP’nin de payı var, toplumu “asker korkusu” ile bastırıp sindireceğini düşünen kentlilerin de…”. Burada Hürriyet gazetesinin okur profili çıkarılmış adeta. Ekleyecek bir şey yok.

* Hürriyet, kendisini “laiklik” takıntısının kölesi yapmış, karşısındakini anlamaktan ziyade aşağılamayı tercih eden ve aşağılayarak karşısındaki yanlışı(!) düzeltebileceğini sanan köşe yazarlarıyla dolu bir gazeteydi son baktığımda, yıllardır da böyleydi. Hal böyle olunca, Oktay Ekşi gibi “devlet”in has yazarı olmuş bir kişinin Hürriyet’e de başyazar olmasında şaşılacak bir şey yok değil mi? “Devlet” akıl sahibi ve doğru yolu bilen sürücü(insan), halk da kırbaçlanması ve yönlendirilmesi gereken at(hayvan), hatırladınız mı?¹

* 28 Şubat sürecini en iyi Ahmet Hakan hatırlar, eğer, şu sıralar o dönem atılan “azgın manşetler”in yaratıcılarıyla kafa kol halinde olması bir anda unutturmamışsa. Sincan’da tanklar yürürken Fatih Çekirge ne yapıyordu? Zorlayın biraz hafızaları artık…

Gece 03:27′de biraz güç gelse de üşenmeyip bir de sonuç yapalım. Ahmet Hakan’ın metamorfozu hafızasını ve görme kabiliyetini bayağı etkilemiş gibi. Yok, bunları etkilememişse, riyâkar yapmış onu biraz. Yeni mahallesine bir daha bakıp, şu yazdıklarını baştan okumalı bence.

İnsan düşüp kalktığı adamları iyi seçmeli vesselam.

¹ Hatırlamayanlar için: Devlet≠İktidar.



Türkiye’de Medya ve Devlet

12 09 2009

“Türk medyasının güvenlik kurumlarına, özellikle de orduya ilişkin algısıyla, gelişmişlik ve demokratikleşme düzeyleri aşağı yukarı Türkiye gibi olan ülkelerin medyalarının kendi güvenlik kurumlarına ilişkin algılarının arasında izaha muhtaç, belirgin bir fark vardır.

Benzer başka ülkelerde medya esasen kendini toplumun bir parçası olarak konumlar ve toplum-devlet ztlaşmasında, “devlet”in bir parçası olarak görüldüğü ordu ve polis karşısında eleştirel bir pozisyon alır…

Hiç kuşkusuz Türk medyası da ordu ve polisi devletin bir parçası olarak görür. Fakat onun devlet algısından çok farklıdır; başta ordu olmak üzere güvenlik kurumlarına yaklaşımındaki büyük fark esasen bu algıdan kaynaklanmaktadır.

Demokratik ülkelerde basının “dördüncü kuvvet” oluşundan sık sık söz edilir. Dikkat edilirse yasama, yürütme ve yargıdan oluşan ilk üç kuvvet, tasarruflarıyla toplumun hangi kurallar ve kanunlar çerçevesinde hareket edeceğinin çerçevesini çizen kuvvetlerdi ve esasen de devletle irtibatlıdırlar. Medyanın “dördüncü kuvvetl”liği işte bu “irade”leri toplum adına denetlemesi anlamındadır ve zaten bu nedenle demokratik bir sistemde medya devletin değil toplumun (sivil toplumun) bir parçasıdır.

Gazetecilik, özü itibarıyla sırf ifşa etme mesleğidir. Bu nedenle, “normal” (iyi) gazetecilik, en büyük sır saklayıcı olan devletle sürekli bir gerilim içinde bulunur. Bir ülkede gazetecilerin görevlerini layıkıyla yerine getirip getirmediklerini anlamada baş vurulacak kriterlerden biri budur.

“Normal” gazeteciliğin devletlerin canlarını sıkma potansiyeli taşımasının bir nedeni de, onun kendini deevletle toplum arasında konumlayış biçiminde yatar. “Normal” bir medya, toplumsal talepleri yukarıya (çeşitli devlet organlarına) iletmede “media”lık (ortam, vasat) yapan gazeteciliktir. Bu görev, medyanın neden demokratik bir “güç” olduğunun başka bir veçhesini de açıklar. Çünkü devleti yönetenler ancak medya sayesinde toplumsal taleplerden haberdar olur ve ona uygun politikalar geliştirme imkanını elde ederler.

(…) Türk medyası toplumdan çok devlete yakındır ve bu pozisyon, her şeyi tersine çevirir. Bu haliyle Türk medyası toplumsal talepleri devlete iletmekten çok, devlet katında topluma ilişkin olarak oluşturulmuş algıları, tespitleri, topluma empoze etmekle görevli hisseder kendini. Medya, sık sık toplumu “hiza ve istikamet”e getirmede devletin en önemli yardımcısı konumuna bürünür. Darbe dönemlerinde bu ilişki iyice kristalize olur, elle tutulur bir hale gelir.

(…)

Türk medyasının devlet ve ordu karşısındaki bu kendine has varoluşu, hiç kuşkusuz çok köklü tarihsel ve ideolojik temellere dayanır.

Her şeyden önce Türkiye’de basın devletin çocuğu olarak doğmuş, onun kanatları altında büyümüştür. Cumhuriyet’in ilanından başlayarak, bütün tek parti iktidarı boyunca basın devletin maddi ve manevi desteğinden yararlanmış, buna karşılık kendisi de esas olarak devletin, partinin ve ordunun propaganda aracı olarak işlev görmüştür. Öte yandan önde gelen gazeteciler, devleti yönetenlerce “bürokrat” muamelesi görmüş, gazeteciler de bu durumdan memnun kalmıştır. Çünkü bu, mesela büyük işadamlarının konumlarından bile daha değerli bir pozisyondur. 30 yıl süren bu baba-oğul ilişkisinin, gazeteciliğin genlerinde bugün dahi süren bir tortu bıraktığı kuşkusuzdur.”¹

¹ Alper Görmüş, “Medya: Polise Karşı Şahin, Orduya Karşı Güvercin”, Ahmet İnsel, Ali Bayramoğlu(ed.), Almanak Türkiye 2008: Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim, 2008, s.271-272



Formül

9 09 2009

MHP, Kürt Açılım mevzularından sonra bir afiş yaptırmış, ilk defa bugün rastladım. MHP’lilerin bu acayip formülasyonunu biraz garipsedim açıkçası. Türkiyemizde “sorun” olarak adlandırılan her meselenin çözümü olan bir formül bu. Toplumun hiçbir kesiminin “öteki” olmadığı bir Türkiye, siyasilerin asıl hedefi olmalı. Ancak iş burada çetrefilleniyor. MHP bu afişi bahsettiğim gibi bir hedef olarak değil de, hali hazırda varolan bir vakıa olarak algılıyor ve bu algısını lansediyor.

herkes_esittir_turkiye

Öncelikle MHP’nin formülasyonunu bir inceleyelim. Bu afiş, Kürt Açılımı vesilesiyle peydah olduğu için buradaki “Herkes”, esasen Kürt artı Türk demek oluyor sanırım(Türk+Kürt=Herkes=Türkiye). Unutulan şey, ortada bir açılım varsa, bir de sorun var demektir(-ki MHP böyle bir sorun olduğunu zinhar kabul etmiyor, açılım diye sunulanın ülkeyi bölmek için oynanan bir oyun olduğunu söylüyor, algıda ki sakatlık(ya da salaklık) da burda). Bu sorunun nedeni de Türkiye Cumhuriyeti’ne kuruluşundan beri hakim olan devlet zihniyetinin, TÜRK olmayanlara tek şans tanımasıydı; TÜRK OLMAK(Türk≠Kürt, Türk>Kürt)! Durum böyle olunca Türk olmayan, “Herkes”in bir parçası da olamıyor, olsa ola dış mihrakların içteki vatan hainlerini kullanarak oynadığı bir oyun kimliğine bürün(dürül)üyor (Türkiye-Kürt=Türk ve son tahlilde  Herkes=Türk=Türkiye-Kürt).

Zihniyet böyle olunca, sloganı da ona göre oluyor tabii: “Ya sev Ya terk et!” MHP zihniyetini en iyi yansıtan laftır heralde. Bu lafın, (MHP’nin belirlediği kriterlere göre) sevmeyen için, esas manası “Tecavüz kaçınılmazsa, zevk almaya bak” şeklindeki iğrenç klişe oluyor. Bir başka iğrenç klişe “Mevzu bahis vatansa gerisi teferruattır” da bu tecavüze meşruiyet zemini hazırlıyor.

Sonuç olarak MHP’nin, siyaset arenasının (özellikle Kürt Meselesi ele alındığında) en ahlaksız noktasında bulunduğunu söylemek çok zor olmuyor. O yüzden böyle şebelekçe, sözde “kucaklayıcı” afişler hazırlamalarına gerek yok. Herkes ne mal olduklarını biliyor.



“Cumhuriyet” 5(Son)

8 09 2009

5. Bölüm

Latin harflerine geçişle başlıyoruz bu bölüme. Diğer bölümlerde bu inkılaplar meselesine pek değinmemeye çalıştım bu bölümde de yapmaya çalışacağım. Sadece şunu söyleyeyim. Filmde inkılapların işlendiği bölümler esas propaganda yerleri konumunda. Hemen hemen hepsinde önce Atatürk ‘şu konu da geri kaldık, haydi değiştirelim’ şeklinde özetlenebilecek bir konuşmayla yeni inkılabı çevresindekilere ve mütemadiyen izleyicilere tanıtıyor. Sonra halkın da coşkulu iştirakıyla bu inkılap gerçekleştirilir. En son da bir takım fesli veya sarıklı(gerici oldukları her hallerinden belli!) adamlar yeni inkılaba öfkelerini kusarlar. Fiksdir bu formül, sekmez.

6. dakikada İsmet Paşa meclisde, Takrir-i Sükun dönemi sayesinde nasıl hem güvenliğin hem de inkılapların gerçekleştirildiği konusunda bir nutuk veriyordu. Takrir-i Sükun şunu yaptı, ötesi yok:

Takrir-i Sükûn Kanunu’nun çıkarılması ve İstiklal Mahkemelerinin kurulması çağdaş Türkiye tarihinde, gerçek bir dönüm noktası oluşturur. Aşırı bir baskı döneminin habercisi olan, tarihsel önemi büyük bu kararın, iki yıl boyunca uygulanması, tüm siyasal muhalefetin ve basının susturulmasını, Kürt etnik ve dinsel kimliklerinin sert bir biçimde ezilmesini ve 1926′da Ankara ve İzmir’de yapılan yargılamalarla Kemalist çevre dışındaki tüm potansiyel iktidar rakiplerinin yok edilmesini gerektirdi. Bu iki yıllık dönem sona erdiğinde, Kemalistler artık kendilerini yasanın yürürlükten kalkmasına izin verecej kadar güvenlikte hissediyorlardı. Ancak, bu yasanın yarattığı siyasal sistem, iklim ve kültür, onu izleyen yirmi yıl boyunca temelde aynı kalacaktı.

Zürcher, Erik Jan. [1991]2007. Cumhuriyetin İlk Yıllarında Siyasal Muhalefet: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 1924-1925. İstanbul: İletişim Yayınları. s.123-124

Kadınların seçme seçilme hakkı kazanması konusu bayağı sıkıcı işlenmiş. Ama oralar da günümüzün Cumhuriyet kadınlarına “Atatürk’ün gösterdiği muasırlaşma yolunda ilerleyin” mesajı verilmek için özellikle uzun tutulmuş gibi. Bu arada Mustafa Kemal’in şevk etmesiyle Afet İnan bir nutuk veriyor. Cumhuriyetin ne kadar demokrat temellere dayandığını falan anlatıyor, kadınlara seçme seçilme hakkını verilmesiyle bu demokratlığın temellerinin atılacağını. Benim bildiğim cumhuriyet demokrasiyle 50 yılında tanıştı. Ama Özakman büyük tarihçi, Yılmaz Özdil’in de favorisiymiş, ondan iyi bilecek değilim.

17:30′da benim pek sevdiğim mevzulardan olan SCF’nin kuruluşu hadisesi anlatılmaya başlanıyor, Özakman Atatürk’e “Hepimiz faniyiz Fethi Bey, tarihe Tek Partili bir idarenin başı olarak geçmek istemiyorum” dedirtiyor ama bu (hadi sansürlenmiş demiyeyim)özetlenmiş orjinalini hatırlamakta fayda var:

Manzaramız aşağı yukarı bir ‘dictature’(diktatörlük) manzarasıdır. Halbuki Cumhuriyeti şahsi menfaatim için yapmadım. Ben öldükten sonra arkamda kalacak şey bir istibdat müessesidir. Bunu miras bırakmak ve tarihe böyle geçmek istemiyorum.

Atatürk’ün içten içe ne kadar demokrat olduğu, ama imkan ve şerait uygun olmadığından mütevellit ülkeyi demokrasiye geçiremediği klişesi filmin ana propaganda unsurlarından biri. Bu mevzuya şu yazıda değinmiştik. Özetlemek gerekirse, evet, Atatürk batının bir değeri olarak demokrasiye saygısı vardır, ama ülkenin idaresini elinde tuttuğu sırada yapıp-ettikleri bu değeri benimsediği iddiasının biraz havada kalmasına neden oluyor.

Filmde İsmet Paşa’nın ve Atatürk’ün bu çok partili hayata geçiş işine aşırı hevesli olduğu(İsmet Paşa için bu kısım kesinlikle geçerli değil, Atatürk ise hevesli olmakla birlikte ihtiyatlı bir tavır benimsemiştir) özellikle gözümüze sokuluyor. İleride “Mustafa Kemal ve İsmet Paşalar ellerinden geleni yaptılar, ama SCF sıçtı sıvadı” demek için bunlar hep.

3 aylık ömrü olan bu parti, filmde de kısa kısa geçilmiş. Bu geçen kısımlar da genelde Atatürk’ün demokrasi aşkını gösteren sahnelerden oluşuyor. Fethi Bey’i birkaç kere anca görüyoruz.

Bu arada İzmir Olayları hakkında hiçbir bilgi verilmeden, direk bir avuç SCF semptazianı sıkılıp, olay başlatmış gibi görünüyor. Bu arada İzmir Mitingi’ndeki şapka olayı abartılmış da abartılmış, SCF taraftarlarını eşşek sürüsü olarak gösterilmiş. SCF’nin şeriatçılar tarafından desteklendiği de araya sıkıştırılmış. Sandık oyunları falan hiç anlatılmamış, partinin kapatılması sırasında meclis çatışmaları hakkında hiçbir bilgi verilmemiş, sadece SCF’nin sırf Fethi Bey’in “tırt”lığından ötürü kendini feshettiği söylenmiş. Bu arada yine klasiktir, SCF’yle, Menemen Olayı’nın bir tür neden sonuç ilişkisi olduğu ima edilmeden geçilmemiş.

Birçok önemli olay hızlı hızlı geçilirken, Menemen Olayı’nın yoğun şekilde işlenmesi yine filmi yapanların ideolojik kaygılarından kaynaklanıyor sanırım. Şu kafa kesme sahnesinin Türkiye’deki hemen hemen tüm okullardaki 10 yaşındaki çocuklara izletildiğini düşünmek çok can sıkıcı bir durum.

Halkevleri meselesi daha eğlenceli, bir anda CHP kurmuş sanki bu evleri. Partinin Türk Ocaklarını resmen müsadere ettiğini anlatacak değiller herhalde(33:10).

Türkçe Ezan, Milletler Cemiyetine üyelik, Atatürk’ün 2. Dünya Savaşı hakkında kehaneti(-ki Cemil Koçak hoca bunun da uydurma olduğunu göstermişti), balolar vs. ile devam ediyor film. Son bir yer var, önemli. Orayı da belirterek GENÇLERE son uyarılarda bulunalım. 39.00 dakikada Afet İnan olduğunu tahmin ettiğim hanım: “Artık devrimler oturdu galiba” diyor, Atatürk’de şöyle cevaplıyor: “Bu kadar iyimser ve aceleci olmayın. Tarih hemen değişmez. Bu sadece bir başlangıç, kararlılığımızı ve heycanımızı kaybedersek geçmişin köhne yapısını ansızın karşımızda görebiliriz”. Hanım efendi “Gerçekten görebilir miyiz?” diye hafif korkarak sorunca Atatürk onu sakinleştiriyor, günümüzün gençlerini de uyarıyor “YOK, KORKMAYIN SİZ GENÇLER OLDUKÇA BU KOLAY KOLAY GERÇEKLEŞMEZ!”

Bir ürperti geldi, ıhşşşş…



Köşe Yazarlarına Açık Mektup

8 09 2009

Pek muhterem medyamızın köşe yazarları,

Ona buna açık mektup yazmayın artık, efendi olun!

Seviyesiz



“Cumhuriyet” 4

7 09 2009

Bölüm 4

Üçüncü bölümü Şeyh Sait İsyanı’nın başlangıcıyla bitirmiştik. Dördüncü bölüm çeşitli dialoglarla başlıyor, bir kaç örnek şöyle:

“Gerçek dindar dini siyasete alet etmez, edemez, çünkü Allah’tan korkar, bunlar din bezirganları”

Burada kastedilenler kimdir bilemiyoruz. Ben Terakkiperverler olduğunu düşünüyorum. Eh madem dinlere hürmetkarsın, o zaman dini siyasete alet etmişsindir, binaenaleyh gerçek Müslüman değilsin. Burada da günümüz insanına bir mesaj var gibi. Filmin çekildiği tarihler 1998, 28 Şubat sonrasına denk geldiği için ayrı bir kıymeti var bu lafın.

“İngilizler kaç zamandır Doğu Anadolu’yu kurcalayıp duruyorlardı” lafıyla, klasik, “Bütün kötülüklerin anası İngilizlerin bir başka oyunu” propagandası tekrar edilenzi. Şeyh Sait İsyanı’nın patlamasının nedenleri tamamen dışarıda veya içerideki işbirlikçilerde aramak farzdır. Gerçek “vatanperverlerin” hata yapmış olabileceğini söylemek zinhar günahtır. Ama Şeyh Sait İsyanı’yla, İngilizlerin aralarında olduğu iddia ve ima edilen ilişkinin tek delili isyancılardan birinde bir İngiliz silah firmasının katoloğunun çıkmasıdır ki böylesine tartışmaya bile mahal bırakmayan bir kanıt karşısında ürpertiyle eğilmek boynumuzun borcudur. Amin.

Bu arada daha ilk dakikadan İsmet Paşa’nın Başvekilliğe geri getirildiği duyuruluyor. Önceki yazıda ne demiştik bu konu hakkında?

“İşin aslı, Fethi Bey’in yeni fırkayla daha dengeli ilişkiler kurulabileceğinin düşünülmesidir. Şeyh Sait İsyanı başlayıp, yeni partiden kurtulma vakti gelince, şahin çocuğumuz İsmet Paşa görevine döndürülüveriliyor.”

Daha bu yeni bölümümüzün 3. dakikasına girmeden (02:38) beni koparan bir laf geçiyor. Bu sahnemizde Mustafa Kemal Paşa’yla, İsmet Paşa’lar bu son İsyan ve genç cumhuriyetin uğradığı saldırıları konuşuyorlar. Bu kısım biraz izleyicileri bilgilendirmek için yapılmış gibi. Takrir-i Sükun’u yeni nesillerin kafasında meşru bir zemine oturtmak için bayağı uğraşmış Özakman. Eğitici dialogun sonunda Mustafa Kemal “Sabredmekten başka ne yaptık ki bugüne?” diyor, İsmet Paşa’da ekliyor “Üstelik sansürü de kaldırdık”. Benim bittiğim nokta da tam burası. Ağa Han’la, Emir Han’ın mektupları İstanbul basınında yayınlanınca, İstiklal Mahkemesi kurup İstanbul’a bu beyfendiler yollamışlardı ve bu kısım filmin 3. bölümünde de anlatılmıştı. Anlatılmayan şey İstanbul’a yollanan İstiklal Mahkemesi’nin kapattığı gazeteler, tehdit ettiği ve cezalandırdığı gazetecilerdir(daha sonra çoğu araya adam sokmak, ve yalvar yakar mektuplar yazmak suretiyle bu cezalardan kurtuldular). Yani basının üzerinde kurulan baskı da bu beyfendilerin eseri oluyor. Yapma Turgut, atma Turgut, çarpıtma Turguuuuuut!

Taze Başvekilimiz İsmet Paşa’nın Meclis’de İsyan hakkında (isyanın vehametini bildiren) yoğun bilgiler veriyor, araya da bir adamın Ziya Hurşit’e altı İstanbul gazetesinin kapatıldığı haberini verdiği sahne sıkıştırılmış. Kapatılan gazeteler Ziya Hurşit kafasındalar mesajı gayet ince bir şekilde beyinlere sokuşturulmaya uğraşılmış. Becerilememiş.

Terakkiperverlerin hem Şeyh Sait İsyanı’na hem de İzmir Suikasti olayına etkileri de birer cümleyle aynı incelikle işlenmiş. O birer cümleler öyle yerlere konmuşki sanırsın, iki olayı da Terakkiperverler organize etmişler.

Şapkayı tanıtmak üzere Kastamonu’ya gidilmesi ve oradan bir gazi beyfendinin “Paşam sen ne dersen doğrudur, paşam” şeklindeki haykırışlarına hiç girmiyorum. Bu şapkayı takmayanın alnı karışlanıyor zaten.

18. dakikada Sabiha Gökçen filmimize dahil oluyor. “Okumak yararlı bir iş yapmak istiyorum” diyen küçük Sabiha’yı Mustafa Kemal evlat ediniyor. Tarih gösterdi ki, Sabiha gerçekten “yararlı işler” yapmıştır. Özellikle Dersim’de sivilleri bombalamak konusunda üstün bir performans göstermiştir.

Böyle bir şey var mı emin değilim ama, Mustafa Kemal’in Mussolini nefreti de fazlaca vurgulanmış filmde. Konuşmaların üslubuna bakınca(30. dakikada bir örneği var) Mustafa Kemal’in, Mussolini’yi sevmeme nedeni, onun gözü dönmüş bir diktatör olması gibi görünüyor. Atatürk’ümüzün diktatörlerden nasıl da nefret ettiği güzelce vurgulanıyor ki, ona diktatör diyen zındıklar ibret alsınlar. Ben alamadım bir şey, özür dilerim.

İzmir Suikasti Davası’nda Ziya Hurşit “şeytanı” temsil ediyor. Onun üzerine bütün film boyunca bu kadar düşülmesinin nedeni yine bugüne bir mesaj. “Ziya Hurşit gibiler hala içimizde, ayık olun Cumhuriyet çocukları” burada vurgulanan husus budur.