Ucuz

29 10 2009

Bugün amcamı ziyaret ettim. Hafiften rahatsız bu aralar. Bu ziyaret esnasında çay falan fistan faslında bir de evdeki gazetelere göz atayım dedim. Pek bi’ Emin Çölaşan hayranı olan sevgili amcam mütemadiyen Sözcü okuyor.

29 Ekim vesilesiyle Sözcü, muhtelif Atatürk fotoğraflarına konuşma balonları ekleyerek, bayat ve beceriksiz bir mizah anlayışıyla sözde bugünkü iktidara yine sözde mesaj göndermiş. Bir tanesi Sözcü zihniyetini çok güzel özetliyor. Ahara budur:

trtsozcu



Sakin Kafayla, ‘NTV’ Mevzusu

29 10 2009

Gündem biraz karışık bugünlerde. Islak İmza, dağdan inenler, sıfırdan alma mevzusu falan fistan derken yine başımız döndü. Ama önce bi’ sırtımızdaki yükü atmak lazım. Taraf’ın yaptığı “Ölüm Helikopteri NTV Santralinden 139 Kez Arandı” haberiyle başlayan ve NTV’nin açıklamalarıyla son bulan tartışmalardan bahsedeceğiz.

Olayın ayrıntısına girmeye gerek yok, ama bi’ küçük özet geçmekte fayda var. Taraf çok ciddi iddialar içeren(Muhsin Yazıcıoğlu’nun, hayatını kaybettiği helikopter kazasından hemen önce, NTV santralinden defalarca arandığını ve helikopterin düşmesinin nedeninin bu olabileceği söyleniyordu) bir haber yaptı ancak o haberi yaparken yeterince dikkatli olamadığı için(daha doğrusu GMT, kontrolü gibi basit bir işlem yapmadığı için), özünde haber bile sayılamayacak bir veriyle NTV’yi ve Mirgün Cabas’ı ağır bir zan altında bıraktı. Ancak NTV’nin bu haber sonrası yaptığı açıklamlarla Taraf’ın haksızlığı ortaya çıktı ve artık Taraf’a kalan tek şey özür dilemekti.

Özür dilendi. Hem de Türk medyasında pek adet olmayan şekilde, manşetten. Ama bir taraftan NTV’nin Taraf’la dalga geçen resimleri gazetede basarken diğer taraftan da ‘TİB bize yanlış bilgi verdi’ rezervi ısrarla vurgulandı(-ki ben bu ısrara bir anlam veremedim). Bu tip olaylarda özür dilemek dışında yapılacak pek bir şey yok, ama sadece özür de -özellikle mağdur edilen için- asla yeterli olmuyor. Ama yapacak bir şey yok.

Ne olmuştu da Taraf böyle bir hataya düşmüştü? Bunun cevabını Alper Görmüş gayet net vermiş: “Benim algılamama göre –özetin özeti olarak söylüyorum- bu türden hatalar, büyük bir habere imza atacak olmanın yarattığı mesleki-insani coşkuyla “gazeteci kuşkusu” arasındaki savaşı birincinin kazanması sonucunda ortaya çıkıyor.”

Umarım Taraf bu olayı kuru özürle geçiştirip, ders almamazlık etmez. Çıktığı günden beri bu gazetenin okuruyuz. Bu durumda bir değişiklik olacağa da benzemiyor. Zira Taraf hala Türkiye medyasının en kritik dönemeci konumundadır, hala bok tarlasındaki güldür. O yüzden Taraf’ın bu haberde yaptığı eşşekliği kabul edip, yine de üzerini çizmemek lazım.



Afyon Meselesi

28 10 2009

Özdemir İnce’nin bugünkü yazısından:

Zülfü Dicleli, “İslam’la temas kurmak ve barışmak zorunda” olmanın ne anlama geldiğini bilmiyor anlaşılan. Çünkü o Karl Marx’ın “Din afyondur” deyişinin pabucunu çoktan dama atmıştır. Böyle yaparak Marksizmi gözden geçirmiştir (!).

Karl Marx, “Din afyondur” derken, İslam bağlamında, tarikatları, tarikat şeyhlerini, imamları, seyyidleri, seyyideleri, velileri ve evliyaları düşünmüş olmalı.

Zülfü Dicleli “Bu ülkede halkın yaşadığı bir İslam kültürü”nün ne olduğunu bilmiyor anlaşılan. Biraz tarikat ve cemaatleri incelerse halk İslamının afyondan beter eroin ve kokain olduğunu belki görür. Bu halkın yüzde bilmem kaçı, bir tarikatın müridi olarak şeyhinin bokunda keramet aramakta, eşinin tarikat şeyhi ile zina yapmasına göz yummaktadır.

Roni Margulies’in ‘Kalpsiz Dünyanın Kalbi’ kitabından:

…Din konulu yazılarında hiçbir küçümseme, dalga geçme, dışlama olmadığını fark ettim; Marx sadece anlar, açıklar ve anlayışla karşılar. “Kitlelerin afyonu” demeden önce, “kalpsiz dünyanın kalbi, ezilenlerin iç çekişi” der din için. Biz ise hep son kısmını hatırlarız: “Dini ıstırap, bir ve aynı zamanda, hem gerçek ıstırabın ifadesi hem de gerçek ıstıraba karşı bir protestodur. Din, ezilen yaratığın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz koşulların ruhudur. Kitlelerin afyonudur.”

Yeri gelmişken, şu “afyon konusunu biraz açmakta yarar olabilir. “Afyon deyince bizim aklımıza gelen değildir Marx’ın düşündüğü; onun döneminde afyon ağrı kesici olarak kullanılan, acıları dindiren bir ilaçtır. (s.4-5)



Kağıt Parçası

26 10 2009

‘Kağıt Parçası’nın, sadece bir kağıt parçası olmadığını öğrendik birkaç gün önce. Muz orta kıvamındaki Genelkurmay Başkanımızın göz göre göre söylediği ilk yalan değil bu. Poyrazköy kazılarında çıkan mühimmatın da TSK’ya ait olmadığını söylemişti Paşa hazretleri. Sonra silahların TSK’ya ait olduğu MKE tarafından ortaya çıkarılınca bir açıklamaya bile gerek duymamıştı. Şimdi açık açık demokrasiye saldırı manasına gelen bu belgeyi hazırlayanların ve yine bu belge için ‘KAĞIT PARÇASI’ diyen Paşa’nın akıbeti ne olacak, onu bekliyoruz.

Ortalama bir demokrasi de ne olurdu? Biraz haysiyeti olan Genelkurmay Başkanı istifa ederdi. O kişi yeterince haysiyetli değilse de, hükümet onu görevinden alırdı. Bizim Genelkurmay Başkanımız insanların gözünün içine baka baka yalan söylebilecek kadar tiyniyet sahibi olduğu için istifa bir seçenek olarak görünmüyor. Hükümet bir yaptırım yapacak mı? Umutlu değilim. Kapalı kapılar ardında yeni pazarlıklar yapılacak, taşlar yeniden dizilecek, oyun yeniden başlayacak. Türkiye’nin geleneği budur.

Siyasi arenada bu olurken halkdan nasıl bir tepki gelecek? Orası alengirli. Alengirli olmayan kısım, ulusalcı kesimlerin vereceği tepki. “AKP olmasında ne olursa olsun” zihniyeti devreye girecek. Hatta girdi bile. Hürriyetin “Savcılık, 6 subayı ifadeye çağırdı” başlıklı haberinin altına Zafer Akgün tarafından bırakılan yorum gayet simgesel:

“IRTICA ILE MUCADELE NE ZAMANDAN BERI SUC OLDU ACABA?

AMERİKADAN ILIMLİ İSLAM ÇIKTIKTAN SONRA.”

Çok uzun uzadıya bir şey yazmaya gerek yok. Bekleyip göreceğiz. Son olarak Ayhan Aktar’ın bugünkü yazısını alıntılayalım. Yazı Baykal üzerine olsa da konusu gereği, bizim meselemizi de ilgilendiriyor:

Aslında, Baykal sizsiniz!

Baykal’ın hapisteki Ergenekon sanıklarına selam yollaması, Başbakan Erdoğan ile görüşmek için kamera şartı koyması, silahlarını bırakıp teslim olan PKK’lılar hakkında “Dağdan inen PKK’liler bırakılıyor; PKK’yi övenler, yataklık edenler hapiste” diyerek barış sürecini torpillemeye çalışması basında eleştiriliyor. Yıllardır Kemalizm ve Türk siyasal hayatı üzerinde çalışan bir sosyal bilimci olarak Baykal’ın yaptıkları beni hiç şaşırtmıyor. Fakat nedense, etrafta şaşıranlar pek çok!

Baykal’ın fikriyatına yakın olduğunu düşündüğüm kalemler bile isyanlarda… Örneğin, Fatih Altaylı şunları yazmış: “Cumhurbaşkanı, ‘Ana muhalefet de MGK’da temsil edilsin’ diyor. Baykal, ‘Olmaz öyle şey’ diyor. Başbakan, ‘Açılımı görüşelim’ diyor. Ona da ‘Kamerayla olursa olur’ deyip Dolmabahçe benzetmesi yapıyor… Rica ediyorum, 7 yaşındaki tek çocuklar gibi ‘İstemem, istemem’ deyip duruyorsunuz. Bâri ne istediğinizi söyleyin. Ama galiba onu da bilmiyorsunuz. Bakın PKK’lıların bir bölümü dağdan iniyor. Üşenmeseniz Silopi’ye gidip, ‘İnmeyin, dağa geri dönün’ diyeceksiniz. Yapmayın Deniz Bey! Lütfen yapmayın!” (Habertürk, 20 ekim).

Bu yazıları okuyunca insan şaşırıyor. İçimden şu soruyu soruyorum: Peki, ne bekliyordunuz? Son iki seçimde “AKP’ye karşı ortak cephe” taktiği ile okurlarınızı Baykal’a oy vermeğe davet edenler sizler değil miydiniz? 2007 seçimlerinden önce sandıktan CHP + MHP koalisyonu çıksın diye çalışmadınız mı? İşte, seçimden üç gün önce yazılan bir yazı:

“Bizim mahallede cevabı en kolay verilecek soru şudur: CHP’ye oy verilebilir mi? Elbette verilebilir. Hatta “verilmelidir”… Tabii ikinci bir soru daha var: “Baykal’a oy verilebilir mi?”…. Tıpkı Demirel gibi Baykal da “kızmayan”, “küsmeyen”, “sinirlerine hâkim olan” bir siyasetçidir. Baykal’ın bu özelliği, onun seçim sonrasında hükümet sorumluluğu yüklendiği takdirde, en önemli meziyeti haline dönüşecektir. Bugün miting meydanlarının hırçın adamı, yarın devlet koltuğunda fevkalade uzlaşmacı bir siyasetçi haline dönüşebilir. Tanıdığım Baykal, bu karakterde bir insandır… Öyleyse baştaki soruya tekrar dönelim. Baykal’a oy verilebilir mi? İç rahatlığıyla “Evet” (Hürriyet, Ertuğrul Özkök, 19 Temmuz 2007).

Dolayısıyla, şimdi sızlananları anlayamıyorum. Kabul edelim, Baykal yetenekli bir politikacı. Kendisine verilen temsil görevini sonuna kadar sürdürüyor. Emeklilik yıllarını ‘CHP lideri’ olarak geçirmekten başka bir amacı da yok!

Araştırmacı Tarhan Erdem’in hesaplamalarına göre, cennet vatanımızda AKP’den kurtulmak için şeytanla bile işbirliği yapabilecek altı milyon insan var. Bunların “büyük çoğunluğunun yaşam tarzları moderndir ama, kuşkuları nedeniyle, siyasal özgürlükler konusunda ‘gerektiğinde asker müdahale edebilir’ demektedirler. Türkiye’nin yüksek eğitim görmüş, meslek sahibi yetişmiş insanının, yüzde 60 – 70’i bu kesimin içindedir” (Radikal, Tarhan Erdem, 15 haziran).

Baykal geçen yıl “çarşaf açılımı” yaptığında ona hesap soranları hatırlayın. Baykal’a “çarşafı meşrulaştırıyorsunuz! Anayasa Mahkemesi’nin aldığı karara karşın sizin bu açılımız çarşafı yeniden gündeme getirdi” diye Antalya’da bozuk atan “Kemalist rahibe” kılıklı kadınlar da “yetişmiş” insanlarımız içinde sayılıyorlar! CHP’nin kemik seçmeni böyle işte.

CHP’ye oy verenlerin bir kısmı son günlerde Baykal’ı eleştiriyorlar. Ben bunları yaz sonu indiriminden güzel bir bikiniyi yarı fiyatına satın alan genç kadınlara benzetiyorum. Aynı kadın kışın börekleri fazla kaçırıp beş kilo aldığı zaman, ertesi yıl yaz başında o bikiniyi giyip aynada kendini seyrederken yatak odasından acı bir çığlık yükselir. Bikininin kenarlarından etler fırtlamış, tombul beden bikiniyi ezip geçmiştir. O anda, genç kadın, aynadaki aksinden nefret eder! Ve hemen diyete başlar.

Aynen tombul bedeninden nefret eden genç kadın gibi, CHP’ye oy verenler de Baykal’ın son marifetlerine bakıp çığlık atıyorlar. Lütfen sızlanmayın, aslında Baykal’ın şahsında cisimlenen sizlersiniz! O sadece sizin gibi “yetişmiş” insanların fikriyatını savunuyor. Bıyık altından gülerek “Bu enayiler bana oy vermeye mecbur” diyor. Eğer Baykal’dan kurtulmak isterseniz, önümüzdeki seçimde oy kullanmayın! Oy vermemek, aynen oy vermek gibi saygın bir siyasi tercihtir. Baykal’dan kurtulmanın yolu, oy perhizinden geçiyor. Korkmayın, biraz cesur olun lütfen!



Yıh Yıh Yıh

25 10 2009

Bu post madafaka‘ya ithaf edilmiştir.

alex



6-7 Eylül’e Tanıklıklar

25 10 2009

Toplumsal Tarih’in, 141. sayısında (Eylül 2005) 6-7 Eylül olayları işlenmiş. Bu iğrenç olaya şahit olanların anılarının yeraldığı bölümden birkaç alıntı yapacağım. Tanıklarla görüşmeler bundan 5-6 yıl önce(2003-2004 yıllarında Tarihe Bin Canlı Tanık ve Akdeniz Sesleri Projesi kapsamında) yapılmış. Yaşları ilerlemiş tanıkların, geçen dört yılda hayatlarını kaybetmiş olabilecekleri ihtimali yüzünden, görüşmenin yapıldığı yıl kaç yaşında olduklarını belirtmekle yetineceğim.

6_7_eylul_olaylari3“O gün Dolmabahçe’deki maçtan çıktık, kapıda gazete satılıyordu, o zaman akşam gasteleri vardı. Ekspress gastesi büyük başlık atmışı, ‘Atamızın Evi Bomba ile Hasara Uğradı’ diye. Kapış kapış gidiyordu gaste, vay Atatürk’ün evini bombalamış, Yunanlılar bilmem ne falan diye, herkeste büyük bir infial doğdu. Fakat sonradan öğrendik ki, Atatük’ün evinin bahçesine bombayı koyan MİT’miş…” (H.Ö. Yaş:72, emekli bankacı. Görüşme Tarihi: 18.06.2003)

“Çok, çok fena. O zaman ben evliydim. 2 yaşındaydı Lula. (Sarıyer) Yenimahalle’de yazlıktaydık. İstanbul’dan haber geldi, Beyoğlu yanıyor. Saat sekiz, sekiz buçuk filan. Taş dolu bir kamyon geldi. Kamyonun içinden 10-15 kişi çıktı, ilk evvela gazinoyu kırdılar, bir şey bırakmadılar. Bir araya toplandık, zangoç vardı, karısı ve oğluyla; papaz vardı kızları ve karısıyla beraber. Başladılar dışarıdan camları kırmaya, taş atmaya. Aman n’apalım derken artık karanlık da oldu. Arka taraftan bir Türk ailesi oturuyordu, biliyordu o ne olacağını. Hemen papazın kızlarını aldılar, pencereden. Ben Lula’yı şiltenin altına koydum, çocuğu öldürecekler. Taşlar yağmur gibi geliyor. Evin kapısına geldiler. Onu da tekmeyle kırdılar. Babam hiç zaman kaybetmeden oda kapısını açtı. Türkçe’yi Türk gibi konuşuyordu babam. ‘Kırıyoruz’ dedi, ‘Kıbrıs için. Helal olsun, vatana helal olsun’ dedi gelenler. ‘Beni, karımı, kızlarımı, öldürün’ dedi babam. ‘Yok öldürmeye iznimiz yok’ dediler, ‘kırmaya iznimiz var.’ İsmini sordular, ‘Kemal’ dedi babam. ‘Af edersin, Kemal ağabey’ deyip gittiler. Bakkala gittiler, bakkal da diyor ki ‘Hangi Kemal? Bu Koço’dur, Rumdur.’ Tekrar geri geldiler. Radyo ve buzdolabını pencereden aşağı attılar. Yataklar, elbiseler, gardırobun içinde hiçbir şey kalmadı. Yani biz kaldık. Titriyorduk, ‘kırın’ diyordu babam, ne yapsın, ‘kırın, atın, helal olsun, atın!’ Kırdılar, vurdular, gittiler. Geceyi nasıl geçireceğiz? Papazın kızlarını istediler, ‘Burada yoklar’ dedik. Papazı aldılar, bir motosikletin üstüne bağladılar, yol boyunca çektiler.” (F.T. , Yaş: 74, Ev hanımı, GT: 02.06.2005)

67

“Biz bu 55′teki olayları unuttuk, çoğumuz. Ve gittiler, diyorlar, bazı Rumlar da diyor bunu. Yoo, o zamandan sonra biz gitmedik. 50 aile gitmiştir belki. 56′larda, 57′lerdeki hadiselerden sonra 63′te Kıbrıs çok alevlendi. ‘Ya Taksim, ya ölüm’, her tarafta megofonlar, mikrofonlar, sinir harbiydi bizim için. Rum olduğumuzu söylemye çekiniyorduk. Mesela diyorduk ki çocuklara, ‘Sesli Rumca konuşmayın’ diyordul, ‘konuşacaksanız sessiz konuşu’. Çünkü hemen görüyordunuz, yüz ifadesi değişiyordu insanların. Bu benim vatanım. Ben burada doğdum, burada yaşadım, anam, babam, böyle. Ben nasıl gideyim, Amerika’ya giden Rumlardan değilim, biz göçmen değiliz bir defa. Ben burasını seviyorum, Yunanistan’ı da. Ama burası da benim vatanım. Sonradan göç başladı ya, 63′ten sonra, 64′te. Hiç gitmeye niyetimiz yoktu. O zaman tabii Yunan tebaaları yolladı devlet, biz Türk tebaalıydık. Diyordu ki eşim ‘Eğer mecbur kalırsak, sonuncusu olayım, bu topraklardan gidişimle!’” (E.P. Yaş:68, emekli öğretmen, GT: 18.02.2004)

normal_6-7-eylul-olaylari



‘Asimetrik’ Diyen Dillerini Yirim!

24 10 2009

Giriş

180090

Gelişme

gelisme

Sonuç

sonuc



Anlayamadım

23 10 2009
Radikal’in “Başöğretmen Atatürk’ü andıran Erdoğan afişine tepki” başlıklı haberi:
basogretmen “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Atatürk’ün harf devriminin ardından latin harflerini tanıtmak için kara tahta önünde ‘Başöğretmen’ olarak elinde tebeşirle yazı yazarken çekilmiş, hafızalara kazınmış o ünlü fotoğrafının benzerinin yer aldığı afişleri, bu sabah Kocaeli’nde de tüm billboardlara asıldı.

‘Siyaset Akademisinin yeni dönemi başlıyor’ yazılı afişte başvurular için AK Parti Kocaeli İl teşkilatının telefonları da yer alıyor. Afişi gören Kocaelililer özellikle fotoğrafı ilgiyle izlerken, birçok kişi, ilk bakışta Atatürk’ün o ünlü fotoğrafının akla geldiğini belirterek tepki gösterdi.(dha)”

Ne bu şimdi? Nasıl haber bu? Bu habere konu olan, “afişi görüp, Atatürk’e benzediği için tepki veren” o “birçok kişi” nasıl insanlar? O haberine altına “Benim naciz vucudum elbet bir gün toprak olacak Ama TÜRK milleti ebediyen yaşayacaktır.Varlığım TÜRK varlığına armağan olsun demiş.Ve canıda dahil olmak üzere tüm varlığını TÜRKİYE CUMHURİYETİ,NE armağan etmiştir.Hadi lütfen karşılaştırın.” diyen ‘yorgun emekli’ nasıl bir insan? Nasıl bir hayat yaşamış, kim bu insanlara ne anlatmış da sonuç bu olmuş?

Şimdi hemen belirteyim. Amacım bu insanlara hakaret etmek değil. Hiç olmadı. En azından olmaması için uğraşıyorum. Çünkü bi’ taraftan Atatürk kültü üzerinden -amiyane tabirle- ekmek yiyen namussuzlara sövsem de, diğer taraftan samimi Kemalistleri anlamaya çalıştım hep.

Anlaşılmamak için özellikle uğraşıyorlar herhalde, bunu da belirtmek lazım. Çünkü öyle sıradan olaylara öylesine garip tepkiler veriyorlar ki, anlamak mümkün değil. Ama Mustafa filmi sonrası bir fikir oluşur gibi oldu kafamda. Film vizyona girer girmez başlayan tartışmaların yönünü hatırlarsak, yok “Atatürk’ün boyunu kısa göstermişler”, yok “Atatürk’ü karanlıktan korkan biri gibi resmetmişler” gibi bir sürü saçma sapan tartışma aslın çok sağlıksız bir zihniyet inşasını işaret ediyor. Atatürk’ün boyu kısa olsa ne olur? Atatürk karanlıktan korksa ne değişir? Kemalist olmayan biri için hiçbir şey.

Ama kafalara öyle bir Atatürk algısı yerleştirilmiş ki, içinde Atatürk’ün adı geçen bir cümlede olumsuz bir tını taşıyabilecek küçücük bir ifade bile insanları çileden çıkarıyor. Dünya üzerinde varolan bütün olumlu kavramlar Atatürk için kullanılabilir, onun konuyla alakalı olması önemli değil. Ama aslında gayet insani olan, ama bir şekilde zaaf sayılan ufacık ifadeler sigortaları attırıyor. Özetle zihniyet, “dünyanın bütün iyiliklerini Atatürk temsil ediyor, Atatürk hakkında sarfedilen olumsuz her ifade yalandır” şeklinde bir algılayışı kafalara çakıyor.

Dolayısıyla ortaya çok acayip tezat ve saçmalıklar çıkıyor. “Muasır medeniyetler seviyesi” olmak övülürken, muasır medeniyetin en büyük eserleri olan düşünce özgürlüğü ve demokrasi aşağılanıyor. “Fikri hür, vicdanı hür” lafları ediyorlar, “ama önce Atatürk ne demişse aynen kabul edeceksin” diyorlar. “Asla Atatürk’ü ilahlaştırmıyoruz” diyorlar, sonra “ama”yla başlayan öyle bir cümle kuruyorlarki anlamı, “Atatürk’e tapmayacağız da kime tapacağız” şeklinde oluyor. Zaten bu ‘ama’lara dikkat etmek lazım.

Velhasılıkelam, ya ben bu Kemalistleri anlayacak kapasiteye sahip değilim ya da  ortada anlaşılacak sağlıklı bir ruh hali yok.

Benim naciz vucudum elbet bir gün toprak olacak Ama TÜRK milleti ebediyen yaşayacaktır.Varlığım TÜRK varlığına armağan olsun demiş.Ve canıda dahil olmak üzere tüm varlığını TÜRKİYE CUMHURİYETİ,NE armağan etmiştir.Hadi lütfen karşılaştırın.



‘Devlet Projesi’

22 10 2009

Kürt Açılımı süreci başladığından beri, tartışmaların ve hakaretleşmelerin arasında kaynayan önemli bir konu var. Sürecin başından beri CHP ve MHP ısrarla bu açılımın bir, ‘Devlet Projesi’ olmadığı yönünde propaganda yaparken, AKP de onların aksine yapılanın, bir ‘Devlet Projesi’nin uygulanması olduğunu vurguladı. Eh bu durum da ister istemez bizi (yeniden) devlet-hükümet(iktidar) ayrımına getiriyor.¹

Devletin en kaba tanımı; ‘topluluk halinde yaşayan insanların, hayat içindeki sorunlarının çözümünü organize etmek için oluşturulmuş mekanizma’ şeklinde olur herhalde. Ama bu teorik tanım realiteye pek tekabül etmiyor. Türkiye’de -ve dünyanın bir çok ülkesinde- devlet, siyasi arenanın önemli aktörlerinden biri halinde. Dolayısıyla devlet görevlileri, yönetici sınıf veya bürokratik elit şeklinde tanımlayabileceğimiz bir gruba dönüşüyor. Hiçbir demokratik temele dayanmayan bu yapı, bütün meşruiyetini, elinde tuttuğu devlet kurumları ve bu kurumların sağladığı yetkiler ve güç üzerine kurmuş durumda. Üzerinden meşruiyetini sağladığı bu temelin daha açıkça anlatılması gerekirse, bürokratik elitin temelde söylediği şey şudur: “Silah bende, güç bende, devletin kurumları bende. O zaman istediğim gibi at koştururum.” Eh temel bu kadar ilkel ve barbarca gerekçelere dayanıyorsa bile, durumun bu olduğu kabul edilmemeli ve devletin kutsal bir amaca hizmet ettiği şeklinde bir kanı oluşturulmalıdır. Bu ‘kutsal amaç’ Türkiye için, ‘Ulu Önder’in gösterdiği ve miras bıraktığı yolda ülkeyi ilerletmek’ şeklinde. Bu ‘kutsal amaç’ çeşitli kesimlerden kitleleri biraraya getiren bir harç işlevini görüyor. Bu ‘çeşitli kesim’ diye bahsettiğimiz gruplar öyle bir yelpaze oluşturuyor ki, bir tarafta samimi Kemalistler varken, diğer tarafa Türkiye üzerinde gerçekleşen uyuşturucu alışverişinin bekaasını sağlamaya çalışan kimseler olabiliyor. Bu arada devlet, bir takım medya kuruluşlarının da sırtını okşuyor ki, bu ‘kutsal amaç’ın PR’ı(public relations/halkla ilişkiler) yapılabilsin.

Eh devletin gücü ve siyasi etkinliği bu kadar üst düzeyde iken, MHP ve CHP, ‘Kürt Açılımı, Devlet Projesi değildir’ diyerek, devlet ile hükümet arasında bir çatışma olduğunu ima ediyor ve aslında böyle bir çatışmanın başlaması için çalışıyor. AKP ise yapılanın bir ‘Devlet Projesi’ olduğunu söyleyerek, hem devlet-hükümet ilişkilerinde sorun olmadığını vurgularken, hem de ‘devlet de benim yanımda’ diyerek yaptığı işin meşruiyet zeminini iyice genişletmeye çalışıyor.

Bu arada tamamen gayri meşru bir şekilde siyasi alanın göbeğine atlamış olan devlet siyasiler tarafından bayağı içselleştirilmiş. MHP ve CHP’nin zaten öyle bir derdi yok ama AKP, Türkiye demokrasisine hizmet etmek için aynen 2002-2004 arasında yaptığı gibi AB reformlarıyla devletin nüfuzunu hadım etmeye devam etmeli. Aksi takdirde ne Kürt Sorunu tam anlamıyla çözülebilir ne de açılım sırasının kendisine gelmesini bekleyen diğer sorunlar…

¹ Devlet≠İktidar, Devlet≠İktidar EK, Devlet≠İktidar-2: Türkiye’de ‘Devlet’in Harcı



İyi ki Varsın Be!#11

20 10 2009

ogur

Kıbledağı’na çıkmaz mıydık/Yıldıray Oğur(20.10.2009)

Bu yazıyı yazmaya başladığım dakikalarda PKK’lılar henüz dönmemişti. Onları bekleyen akıbet de henüz belli değildi. Az önce Kandil’den yola çıkan grubun birkaç kere resmi düştü sitelere. O resimlerden birinde güleç yüzlü bir teyze ve müşfik bakışlı beyaz saçlı bir amca da vardı. “PKK’lı teröristler için Kandil’de tören düzenlendi” diyordu site. O teyze, o amca, terörist?

Sanki o teyze aşure tabağı mutfağınızda duran alt komşumuzdu. Sanki o saçları beyazlamış amca dükkânın önünde sigara içen Kürt bakkalımızdı.

O soğuk dağlarda ne işleri vardı bu yaşta? En düzgün taşın en rahat yastık olduğu şartlarda mı aklaşmıştı saçları? Bir devlet için, bir dil için, bir millet için çekilir miydi bu çile? Elinde silah olanın, her an birini öldürebilecek durumda olanın yıllar sonra yüzünde böyle müşfik bir ifade kalabilir miydi?

Hiç anlamamıştım. Ta ki Rize’de okuduğum lisede yan sırama Mardin’den Derbas adlı bir çocuk oturana kadar. Önce adından, sonra anlattıklarından, en sonunda da insanlığından ve vefasından o güne kadar sadece Anadolu’dan Görünüm programında zorla devlete bağlılık yemini ederken ya da cesetleri yerde yatarken karşıma çıkan Kürtlerin varlığını keşfettim. Derbas dindar bir Kürttü. PKK’lı değildi. Köylerin yakıldığını, fail-i meçhul kelimesini, yaşlı Kürtlerin Türk askerine “asker-i rumi” dediğini ilk ondan duydum. Onunla çok kavga ettim. Ama hakikatin gür sesinin kulaklarımı sağır etmesine çok fazla direnmedim. Kürtçenin sesini ondan işittim. Şivan’ı onunla keşfettim.

Aslında ne gerilla Che efsanesi, ne Deniz Gezmiş kültü uğramıştı benim yaşadığım yere. Şiddetin estetize edilmesinden, şiddetle mesafe alınabileceği fikrinden hiç hoşlanmadım. Elinde silah olan mücadele adamları bana hiç kahraman gibi gelmedi. “PKK olduğu için Kürt sorununda devlet adım atıyor, yoksa Kürtleri kimse dinlemezdi” diyenlere hiç inanmak istemedim. Bu iletişim çağında dağda gerillalık yapmayı hâlâ anlamıyorum.

Ama bazen Derbas bana öyle şeyler anlattı ki. Düşündüm. Ya aynısı benim ailemin başına da gelseydi? Köyüm yakılsaydı. Evsiz, barksız kalıp, büyükşehirlerin en pis mahallelerine göç etmek zorunda kalsaydım. Akrabalarımdan birini devlet öldürseydi ve cesedini bir dere kenarına atsaydı. Bizim mahallenin erkeklerini jandarma bir meydanda toplayıp, hakaret etseydi, bok yedirseydi. Bizim sokaktaki bir Ceylan bombayla parçalansaydı? Ve bunların hiçbirinin hesabı sorulmasaydı. Bu ülkede hayatımı sürdürmek, iş tutmak, okumak, siyaset yapmak için önümde hiç açık bir kapı bırakılmasaydı? Ne yapardım?

Rize’nin soğuk dağlarına çıkabilir miydim? O dağlarda her an öldürülmeyi göze alarak yıllarımı geçirebilir miydim? Dağın en düz taşından kendime yastık yapabilir miydim? Üzerime kar yağdığında, ellerim buz tuttuğunda bile içimdeki dava ateşi yanabilir miydi?

Dün bizim gazetede Mehmet Baransu imzasıyla bir haber çıktı. 1993’te Silopi Görümlü Köyü’nde altı köylünün PKK’ya yardım ettikleri gerekçesiyle taburda nasıl işkenceyle linç edilip öldürüldüğünü o yıllarda o taburda askerlik yapan vicdanlı askerler anlatıyordu. Cesur bir savcı onları ifadeye çağırırsa bildiklerini anlatmaya hazırdı tanıklar. Haberde babası öldürüldüğünde 13 yaşında olan Nurettin Demirhan’ın anlattıkları arasında bir bölüm beni öyle çarptı ki, Kandil’den gelen PKK’lıların resimlerine bakarken yine o hâlâ cevap bulamadığım sorular geldi takıldı aklıma. Sabaha karşı evleri basılmıştı Demirhanların. Babası ve köylüler meydana toplanmış. Köydeki bütün evler yakılmıştı. Meydanda toplanıp hakaret edilenler arasında az sonra öldürülecek köyün imamı da vardı. Askerler onun boğazına öldürdükleri altı köylü arasında olan Hıristiyan bir baba oğuldan aldıkları haçı takmışlardı ve tekme tokat atarak şöyle bağırıyorlardı: “Şerefsizler, yıllarca Ermeni birinin ardında namaz kıldınız.”

1993’te 15 yaşındaydım. Düşündüm. Aynı şey bizim köyde olsaydı. Ya da aynı şey bizim köyden birkaç kilometre ileride olan Başbakan’ın Potomya’sında bir köyde olsaydı. Devlet hesap sormasaydı. Kimse acımızı dinlemeseydi. İstanbul’dakilerin başımıza gelen umurunda olmasaydı? Ne yapardık? Ne yapardık Sayın Başbakan? Belki Kaçkarlar uzak, fazla sarp. Ya sizin köyün karşısındaki görkemli Kıbledağı?