Yanlış Anlamışsın

27 11 2009

Oktay Ekşi’nin bugünkü köşeyazısından:

KÖTÜ bir çığır açtılar. Kavgayı hiç sevmeyen “Aleviler” üzerinden kavga başlattılar. Oysa bu ülkede “mezhep” merkezli tartışma yapılmazdı. Partiler o yüzden “tartışmamakta uzlaşmış” gibiydi. Kimsenin ne “Alevi” olduğu ön plana çıkardı ne de “Sünni”liği… İnsanların “mezhep” bağı onun özeli içinde kalırdı.

Yazının devamında Oktay Ekşi, ‘dış mihrakların’ ülkemizi bölmek için nasıl yeni yeni azınlıklar yaratmaya çalıştığına; Alevilerin CHP’nin oy deposu konumunda oluşlarının “akıl iz’an sahibi” olmarından kaynaklandığına ve yine bu sebepten ötürü “Atatürk Cumhuriyeti”nin temel direklerinden biri olmaklıklarına değinmiş(-özetle Alevilere yağcılık yapmış) ve Alevilerin başta bahsettiğimiz ‘dış mihrakların’ oyununa gelmemesi temennisiyle yazıyı bitirmiş. Ben o kısımlara, zaten Oktay Ekşi zihniyetinin hezeyanları oldukları için girmeyecek, yukarıda alıntıladığımız kısma değineceğim.

Kötü bir çığır açılmış Ekşi’ye göre. Bu kötü çığır nedir anlamış değilim. Devletin zulmüne maruz kalmış kesimlerin seslerini yükseltmeleri ‘kötü’ bir çığır değildir bence. Alevilerin, Onur Öymen’in gafı vesilesiyle(tahmin ediyorum, Öymen hala ‘ben nerede yanlış yaptım’ diye düşünüyordur) yaptıkları protestolar da, tam olarak buna tekabül ediyor. Resmi rakamların bile 13.000 kişinin hayatını kaybettiğini söylediği(-ki Türkiye’de bu tür olaylarda gerçek sayıyı tespit edebilmek için ‘resmi rakamlar’ı en az dörtle çarpmak lazım), binlerce insanında sürüldüğü bu ‘operasyon’un Alevi kimlikli insanlar üzerinde bıraktığı travma yavaş yavaş çözülüyor. Heralde ‘operasyon’ sırasında sadece 40-50 askerin hayatını kaybettiğini belirtmek, Dersim’de yaşananların neden ‘katliam’ olarak tanımlandığı hususunda açıklayıcı olacaktır. İttihatçıların başlattığı, Kemalistlerin de büyük bir zevkle miras aldıkları ‘nüfusu homojenleştirme’ projesinin ve merkezi, otoriter devlet anlayışının bir kolu da Dersim’e uzanıyor yani.

Oktay Bey’in bu durumu ‘kötü’ diye nitelemesi ise onun olaya (ve aslında siyasete) bakışıyla alakalı. Oktay Ekşi ‘devletçi’ bir zihniyetin, çocuklarından. Devletçilik derken ekonomik sistemden değil, ‘Allah devlete zeval vermesin’ zihniyetinden bahsediyorum. Bu kafa, bir iş ‘devlet’ tarafından yapılıyorsa, illaki haklı bir temeli vardır, yoksa bile üzerine gidilmemeli, çaktırılmamalı şeklinde çalışıyor. Yani ‘devlet günah işlemez, işlese bile devleti yıpratmamak için o günahtan bahsedilmez’ şeklindeki çıkarım, Oktay Ekşi’nin siyasete bakış açısının özeti sayılabilir.(*) Böyle düşünen bir insan, Ekşi’nin yazının devamında bayağı yağcılık çektiği Alevilerden, Dersim’de yapılanları unutmalarını, sineye çekmelerini, hatta devlete suç atmak yerine bütün suçu üstlenmelerini(bazı atkafalı hemşehrilerimin yaptığı gibi ‘bizim dedelerimiz de eşkiyalık yapıyorlarmış’ geyiklerinden bahsediyorum) bekleyebilirler. Ekşi’nin beklediği de tam olarak bu zaten.

Ayrıca Ekşi’nin, ‘mezhep’ merkezli tartışmalara duyduğu alerjiye de bir anlam veremiyorum. Özellikle azınlıkta kalmış mezheplerin(aslında genel olarak kimliklerin) üyelerinin haklarını savunmak ve toplum içindeki yerlerini geliştirip sağlama almak kadar doğal bir refleksi olamaz. Aleviler de uzunca süredir, çeşitli derneklerde organize olup haklarını talep ediyorlar, ve bu son Dersim tartışmalarında olduğu gibi, kendilerine hakaret manasına gelebilecek lafları büyük bir hızla protesto ediyorlar. Bu da onların(-ve başka kimlikleri olan diğerlerinin) en doğal hakkıdır. Ama yine devletçi kafaya dönmek zorunda kalıyoruz. O zihiyete göre, Türk, Kürt, Alevi, Sunni vs. devlet büyüsün gelişsin diye, devletin istediği şekillde birleşip, devletin verdiği emirleri yerine getirmeli, devletin istediği gibi yaşamaldır. Oktay Bey kusura bakmasın. Bazılarımız devlet denen semeri değil de, onun eşek muamelesi yaptığı insanları düşünüyoruz.

Zaten vakıa bir mezhebin özellikle vurgulanması değil, devletin belirlediği kimliğe, ‘öteki’ düşenlere uyguladığı politikalar. Oktay Bey son haftalarda yaşananları tamamen yanlış anlamış. Ya da böyle anlamak işine gelmiş. Bilemiyorum.

(*)Tabii devletin, iktidarla/hükümetle aynı şey olmadığını -yeniden- belirtmek lazım.

Not: Bu arada herkesin bayramı kutlu olsun. Etler de mümkünse kavurma yapılsın. Yedikçe beni hatırlayın.



Nisyana İsyan’ın Bölümleri

26 11 2009

Halil Berktay’ın Nisyana İsyan adlı programının bölümlerini FF’den Sevinç Hanım sayesinde bulduk. Kendisine çok teşekkür ediyor, ilgili olanlar için aşağıya linkleri ekliyorum.

Bölüm 1(Konuk, Cemal Kafadar)

http://www.mediafire.com/?kqtuyjvolt5

Bölüm 2(Konuk, Mete Tunçay)

http://www.mediafire.com/?xvgylvedjwm

Bölüm 3(Konuk, Akşin Somel)

http://www.mediafire.com/?odjvzjym2me

Bölüm 4(Konuk, Cemil Koçak)

http://www.mediafire.com/?yumizohtzzh

Bölüm 5(Konuk, Aydın Engin)

http://www.mediafire.com/?lzmnmt0mdkx

Bölüm 6(Konuk, Hakan Erdem)

http://www.mediafire.com/?2zfi4tnzqlz

Bölüm 7(Konuk, Ayhan Aktar)

http://www.mediafire.com/?enonynj3nyn

Bölüm 8(Konuk, Hülya Adak)

http://www.mediafire.com/?okymitogz3m

Bölüm 9 (Konuk, Metin Kunt)

http://www.mediafire.com/?ifv2gz4cmzj

Bölüm 10(Konuk, Gökhan Akçura)

http://www.mediafire.com/?zjtmimjnhjc

Bölüm 11(Konuk, Ömer Laçiner)

http://www.mediafire.com/?tknmggdnvj3

Bölüm 12(Konuk, Ayşe Kadıoğlu)

http://www.mediafire.com/?j1yjjzwmo3z

Bölüm 13(Konuk, Etyen Mahcupyan)

http://www.mediafire.com/?5mzym5gudlm

Bölüm 14(Konuk, Ayşe Gül Altınay)

http://www.mediafire.com/?gdjdft1l4ev

Bölüm 15(Konuk, Murat Belge)

http://www.mediafire.com/?djwmm03gm32

Bölüm 16(Konuk, Aslı Özyar)

http://www.mediafire.com/?mnmndbdfwnj

Bölüm 17(Konuk, Edhem Eldem)

http://www.mediafire.com/?mnjoxzzunmz



“Şeytan” Taşlama

24 11 2009

Malum, güzel İzmir’imiz yine gündemde. Şehirde bir DTP konvoyuna İzmir’in vatansever insanları, taşlarla saldırmışlar. Bunun üzerine konvoydan bir kaç aracın şöförü arabalarını taş atanların üstüne sürmüş. Taşlayanlar da ikinci bir öfke nöbetiyle eylemlerine devam etmişler.

Murat Belge konu hakkındaki bugünkü yazısını şöyle bitirmiş: “Sonuçlar da ortada. Bu olayların aktörleri eğitimsiz “cahil” yığınlar değil. Böyle olmak üzere eğitilenler.” Biz de onun bitirdiği yerden devam edelim, zira yaptığı tespit gayet kritik.

Genellemeler genellikle yanıltıcı olsa da, İzmir halkının ve özellikle bu eylemin katılımcılarının Batılı yaşam tarzını benimsediğini ve kendilerini çağdaş insanlar olarak gördüklerini söylemek çok da yanlış olmaz. Hatta şehrin “Cumhuriyetin Kalesi” olmak gibi de bir misyonu oluştu son yıllarda. Ancak yaşanan bu son olayı örnek olay kabul edersek, bu çağdaş insanların, o kadar da muhasır medeniyetler seviyesinde olmadığını görüyoruz. 2009 yılında bir siyasi partinin üyesi veya seçmeni olmanın, linç edilme riski getirdiği bir demokrasi, ne kadar çağdaştır pek bilmiyorum. Bu riski, eyleme dönüştüren insanların da ne kadar insan olduklarını bilmiyorum.

Okul hakkındaki yazıyı yazarken aklımda hep, eğitim sürecinin bazı önemli izler bıraksa da, kişiyi ve özellikle de kişinin siyasi görüşünü tamamen şekillendiremeyeceğini bir rezerv olarak aklımda tutmaya çalıştım. Çünkü bence, siyaset düşüncesi biraz daha lise eğitimin sonları veya sonrasında kişinin beynine düşmeye başlıyor ve genelde de ev ve çevresinde şekilleniyor. O bakımdan da okulun, mesela muhafazakar bir ailenin çocuğuna da, laik bir ailenin çocuğuna da çeşitli derecelerde milliyetçiliği enjekte edebildiğini kabul etsem de, bütünlüklü olarak bireyi şekillendiremediğini düşünürdüm. Bu görüşüm hala çok yanlış görünmüyor gözüme ama İzmir’de yaşananlar bir şüphe düşürdü içime. Çünkü okulun yaratmaya çalıştığı ve medya ve bir kısım entelijansiyanın da üstün hizmetlerle oluşumuna destek verdiği insan tipi, tam da İzmir’de DTP konvoyuna taş yağdıran çağdaş insanlara tekabül ediyor.

Okul kitaplarında Kürt kelimesi sadece, Tarih derslerindeki zararlı cemiyetler konusu işlenirken “Kürt Teali Cemiyeti” ile gören, Kürt Sorunu’nun kökenlerini görmemeleri için medyanın püskürttüğü dezenformasyon sağnağına maruz kalan ve Türkiye’de yaşayan herkesin Türk olması gerektiğine ikna edilmiş bireyler, DTP konvoyuna saldırmayı da bir tür ‘şeytan’ taşlama olarak algılıyor.

Yıllardır; farklıya/ötekiye tahammülsüz, milliyetçi ve paranoyak(Sevr dün imzalanmış havasında) nesiller yetiştirmek için tam gaz çalışan resmi-ideoloji, kendi içinde paradokslar içeren ve Türkiye’de sorun çözmek yerine sorun yaratma işlevi gören(ve bu durumdan nemalanan kesimlerin dört elle sarıldığı) bir mekanizma. Bu ideolojinin bu kadar yaygınlaşması, Türkiye’nin toplumsal grupları arasındaki çatışmayı daha da çetrefil hale sokuyor. Bu durum da ister istemez, çatışmalarından kurtulmuş, huzurlu bir Türkiye hayalini kuran insanları hayal kırıklığına uğratıyor.



Okul

22 11 2009

Bir süredir ‘okul’ kavramı kafamı kurcalıyor. Okul nedir? Okula niye ihtiyacımız var? Okul sadece bireyin herhangi bir iş koluna yönelmesini ve bu yönelim gerçekleşirken aynı zamanda da gerekli donanıma kavuşmasını mı sağlar? Yoksa bunun yanı sıra değişik misyonlar üstlenmiş midir? Bu misyonlar nelerdir? Bu misyonları kim, neye göre belirler? Vs. gibi sorulara, özellikle Türkiye örneği üzerinden yanıt bulmaya çalışıyorum. Bu yazı da bir nevi ‘yazarak düşünme’ süreci olacak.

Başlamadan şunu belirteyim, konumuzun çerçevesini ulus yaratma süreci ve resmi ideolojinin zihinlere enjekte edilme süreciyle kısıtlamak durumundayım. Bunun dışında kalan okulun öğrenciyi toplumun kabul ettiği genel ahlaka uygun olarak eğitmesi gibi gayet tartışmalı(Hangi ahlak? Toplumun homojen bir ahlak algısına sahip olduğu görüşü nereden çıkıyor? Ya da öyle bir görüş yoksa bile, olması gerektiği mi varsayılıyor?) ve aslında gayette ilginç konulara -şimdilik- girmemeyi tercih ediyorum.

Esas meselemize gelirsek… Öncelikle Türkiye’deki okul-öğretim süreci algısının -kabaca bir genellemeyle- “Evladım okusun, adam olsun” mottosuyla özetlenebileceğini söyleyebiliriz. Okulun şekline dair bazı itirazlar olsa da işlevinin ‘faydalı’ olduğu hususunda genel bir kabul var. Bu durum da, ebeveynlerin ve dolayısıyla çocukların eğitim sürecini sorgulamadan kabul etmesine yol açıyor. Öğrenciden beklenen, ilim-irfan yuvası olan okuldan maksimum başarıyla mezun olması. Okulun gerçekten ne kadar ‘ilim-irfan‘ yuvası olduğu ise kesinlikle tartışma konusu olmazken, basın, televizyon ve internetin hızlı ve doğrudan etkisi karşısında, okul öğretisinin etkisi daha yavaş ama derine işliyor.¹ Yani okulun verdiği bilgi daha kapsamlı hazmedilirken, onun dışında kalan etmenlerin çoğu görece etkisiz kalıyor.

İşlevi bu kadar tartışmasız olan bu kurumu, baştaki sorularımız çerçevesinde değerlendirirsek, onun, kesinlikle “sadece meslek edinme sürecinin bir parçası” olmadığını görürüz. Okul bir taraftan bu süreci yürütme işlevine sahipken, diğer taraftan da sıkı bir ‘makbul vatandaş yetiştirme kurumu’ olma misyonunu da bünyesinde barındırıyor. Bu ‘makbul’luk cumhuriyetin başında Tek Parti(-ve aslında tarih kitaplarını revize ettirip, bir de üzerine Yurttaş için Medeni Bilgiler adlı kitabı yazan Atatürk) tarafından belirlendi. O tarihten sonra değişen paradigmalarla(mesela ‘80 darbesiyle Türk Tarih Tezi’nin, Türk-İslam Sentezine dönüşmesi) birlikte bu ‘makbullük’ kıstaslarında ufak değişikler olsa bile, öz ve anlayış hep aynı kaldı.

Bizim buradaki esas konumuz olan ve Tarih, İnkılâp Tarihi, Vatandaşlık ve Milli Güvenlik dersleri etrafında gelişen, resmi-ideolojinin propaganda sürecinin ‘ilimle irfanla’ ne kadar alakalı oldukları gayet alengirli bir husus. Temelinde pozitivist anlayışın büyük yeri olan bir ideolojinin, bilimsel değerleri bu kadar göz ardı etmesi, nereden baksanız, ilginç bir paradoks oluşturuyor.

Ancak bu paradoksun kaynağına bir göz atmak, onu anlamak için fazlasıyla açıklayıcı olacaktır. 1800′lü yılların ikinci yarısında dünyada başlayan milliyetçilik akımları, mütemadiyen Osmanlı aydınlarını etkiledi. Herkes kendini ve tarihini tanımlayıp yeniden inşa ederken, Osmanlı’lar da “biz kimiz?” sorusunu sormaya başladılar. Tabii bu sorgulamanın arkasındaki en büyük motivasyon, aslında çöküş dönemi Osmanlı aydınlarının yegâne derdi olan; “Bu vatan nasıl kurtulur?” meselesiydi. Velhasılıkelam, özellikle Rusya göçmeni düşünürlerin de(Ağaoğlu Ahmet, Yusuf Akçura vs.) etkisiyle Türkçülük, Osmanlının 1908–1918 yılları arasında hâkimi olan İttihad ve Terakki’nin zımnî ideolojisi oldu. Görünürde ne Osmanlıcılıktan, ne de İslamcılıktan vazgeçmemiş gibi duran İttihad ve Terakki temelde Türkçü düşünceyi benimsedi ve bu düşüncenin yayılması için çaba harcadı. İttihatçıların hem organik hem de zihniyet bakımından mirasçısı olan ve son dönem İttihad Terakki politikaları ve savaşlar dolayısıyla çok daha homojen bir nüfusa sahip olan Cumhuriyet’in yöneticileri(Kemalistler), artık Türkçülüğün resmî ideoloji olma zamanının geldiğine karar verdiler. Bunun ise -hiç şaşırtıcı gelmeyecek ama- ilk yansımaları özellikle Tarih alanındaki çalışmalarda ve okullarda/ders kitaplarında görüldü.

Kemalistlerin bu işe neden bu kadar önem verdiklerini ve neden vakitlerini 1. ve 2. Türk Tarih Kongreleri, Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi, kurumuş deniz, Mu Kıtası, Sümer, Hitit vs. gibi antik uygarlıkların Türklükleri gibi ayrıntılarına girmeye gerek duymadığım saçmalıklarla harcadıklarını anlamak için “Bu vatan nasıl kurtulur?”dan, “Bu vatan nasıl korunur?”a evrilen temel motivasyona bakmak gerekir.

Kemalistlerin yeni Türk kimliğini oluştururken birkaç ana maddeleri vardı: (1) Yıllarca süren savaşlarda alınan ardı ardına mağlubiyetlerin toplumda yarattığı hayal kırıklığını ve özgüven eksikliğini gidermek(bunun için Çin Denizinden, Viyana kapılarına uzanan kahraman Türk resmi çizildi), (2) Türklerin tarihe sadece savaşçılıkla değil, aynı zamanda dünya medeniyetine yaptıkları ‘müthiş’ katkıları anlatmak(Sümerler, İtalyanlar, Hititler, Troyalılar vs. Türk’tür zırvaları bu yüzden yaratıldı), (3) bunları yaparken de yeni kimliği aşılanacak olan insanlara Türklükleriyle gurur duymasını sağlamak, Türklük bilincinin aslında tarih öncesinden beri var olduğunu göstermek ve doğru yöne gidişin ancak bu Türklük bilince geri dönüşle olacağını anlatmak. Bu çerçevede Eski Orta Asya Türkünü övmek için kullanılan: “adillik, kadın erkek eşitliği, örgütlenme(devlet kurma) kabiliyeti, hiyerarşi, disiplin ve ‘ulusal bilinç’ gibi kavramlar manidar. Ayrıca özellikle komşuların itirazları ve 1915 soykırımı dolayısıyla Türklerin Anadolu’daki meşruiyetlerinin sorgulanır olmasına bir cevap hazırlamak da bu maddelerin ortak mesajlarından biri sayılabilir.

Arka planı böyle oluşan zihniyetin bugüne etkileri ise kritik. Okulun verdikleri öğrenci tarafından sorgulanmıyor, hatta bilakis bunların “doğruluğu a priori kabullen”iliyor.² Bu durum ise resmi-ideolojinin öğretisinin büyük ölçüde yayılmasına ve kabul edilmesine sebep oluyor.³ Temelinde milliyetçilik olan resmi ideoloji ise, Türkiye’nin birçok sorununun kronikleşmesine sebep olan nesiller yetiştiriyor. Siyaset mekanizması bir şekilde bu sorunlara çözüm üretse bile, toplumun ortak aklında aynı sorunlar varlığını sürdürüyor.

Sonuç olarak diyebiliriz ki devletlilerin belirlediği ‘makbul vatandaş’ tanımı aslında, Türkiye’nin birçok sorununa duyarsız ve “gerçeklik”le ilişkisi minimum seviyede olan bir insan tipi yaratıyor.⁴ “Dört tarafı düşmanlarla ve onların içerideki uzantılarıyla çevrili, dünyaya adaleti ve medeniyeti yaymış necip ve kahraman Türk milleti” algısı her yeni nesle –derecesi değişse de- bir etki yapıyor. Resmi söylemin dışında kalmış eğitim kurumları ise ancak sınırlı sayıda ve üniversite seviyesinde mevcut. Devletliler ve hükümetler, ilk ve orta öğretimin özellikle kimliği belirleyen hususlarındaki kıskanç denetimlerini ve tekellerini sürdürüyorlar ve kördüğüm sürekli daha çetrefil bir hal alıyor.

¹ Copeaux, Etienne. 2006. Tarih Ders Kitaplarında(1931–1993): Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine(çev. Ali Berktay). İstanbul: İletişim Yayınları. S.16

²a.g.e. S.16

³ Bu noktada, “Eğer resmi ideoloji bu kadar başarılıysa, niye Türkiye’de herkes Kemalist değil?” sorusu akla gelebilir. “Büyük ölçüde” diyerek oraya bir rezerv koymamın nedeni de bu. Ancak siyasi görüşlerin oluşumunun karmaşıklığını bir tarafa koyarak, Türkiye’deki siyasi akımların en solundan-en sağına buram buram milliyetçilik kokan manzarasına bakarsak, bu yorumumun çok da haksız olmadığını görürüz.

⁴ http://taraf.com.tr/makale/8608.htm



Çok da farklı değiliz

20 11 2009

Murat Belge, Genesis: “Büyük Ulusal Anlatı” ve Türklerin Kökeni kitabında, Adela Peeva’nın çektiği “Whose is this song?”, “Bu kimin şarkısı?” belgeselinden bahsetmişti. Belgeseli bugün izledim. Konusu; Katibim şarkısı ve bu şarkının Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Bosna, Makedonya ve Arnavutluk’taki algılanış biçimleri. ‘Biz Türküz(veya Heleniz veya Bulgarız), herkesten başka ve herkesten üstünüz’cülerin aslında ne kadar gerçeğe tekabül etmeyen bir noktada durdukları, gayet sevimli ve samimi bir örnekle gösterilmiş.



İyi, Kötü, Atkafası

19 11 2009

Onur Öymen’in Dersim Katliam’ı hakkındaki hezeyanları sonrası yapılan tartışmalar ve halktan gelen tepkiler sayesinde, Öymen’in  hiç beklemediği bir durum ortaya çıkardı. Dersim’de yapılanların yeniden gündeme gelmesiyle Tek Parti döneminin günahlarından biri daha tartışılmaya başlandı, yani Öymen(ve ona sahip çıkan CHP) kendi ayağına kurşun sıkmış oldu.

(İyi)

Tepkilere bayağı şaşırmış gibi görünen Öymen, kendisine ‘faşist’ diyenlere ‘Ben faşistsem, Dersim’e bu operasyonu yapan Atatürk ne oluyor?’ diyerek kendini savunmaya çalıştıysa da bu da kendi topuğuna sıktığı ikinci kurşun oldu. O, işin içine Atatürk’ü katınca yapılan eleştirilerden korunacağını zannederken(-ki Yılmaz Özdil gibi ‘mevzu bahis Atatürkse gerisi teferruattır’cılar bu zannın çok da haksız olmadığını gösterdiler) bu sefer de Dersim’de yapılanları(düpedüz katliam), bunları yapanları(Mustafa Kemal önderliğindeki CHP) ve yapılanlarla yapanları, savunan kesimi de içine alan daha kapsayıcı bir eleştiri bombardımanı başladı. Böyle bir durumla karşı karşıya kalan CHP yönetimi de önce ‘Biz bu konuyu kapattık’ yollu açıklamalar yaptılar, sonra da mağduru oynamaya kalkıp ‘CHP’yi yıpratıyorlar’ edebiyatına geçtiler. Eh bu kadar sığ siyasi manevralar, bir o kadar da acziyete işaret ediyor. Bu bakımdan CHP’nin ve mirasçısı olduğu resmi-ideolojinin bu denli köşeye sıkışması, Türkiye’nin tarihiyle yüzleşmesi bakımından gayet önemli.

(Kötü)

Ancak yukarıda da bahsettiğim gibi, Öymen’in Atatürk’ü işaret eden açıklamasıyla birlikte, bir taraftan Atatürk’ü ‘kurtarma’ çalışmaları başladığı gibi diğer taraftan da Öymen’e karşı haksız bir linçin başladığı iddia edildi. Kurtarma çalışmalarıyla kastım, bu sitede sıklıkla işlediğimiz Atatürk kültü ve bu kültün algısıyla alakalı. Türkiye’nin resmi-ideolojisi Atatürk’ü mutlak iyi ve mutlak doğru olduğu varsayımı üzerine kuruludur. Eğer bir şekilde Atatürk hakkında olumsuz mana çıkarılabilecek bir ifade ortaya atılırsa, resmi-ideolojinin ayak işlerini yapan(ve adına ‘aydın’ denilen) kesimler mütemadiyen bu olumsuzluğu gidermeye uğraşırlar. Bunun için kullanılan yöntemler; (1) olumsuz sanılan ifadenin aslında çok normal ve özünde olumlu olduğunun ispat edilmesi¹,(2)mevzubahis ifadeyi ortaya atan kişinin nasıl büyük bir vatan haini olduğunun ve böyle ‘yalanlar’ söylemesinin gizli nedenlerinin ortaya çıkarılması vs. Yani ‘aslında biz Atatürk’ü ilahlaştırmıyoruz’ diyen Kemalist köşeyazarlarına kalsaydı bu işler, onun kusursuzluğu tekrar tekrar ispatlanmış olurdu.

Öymen’e gösterilen tepkiyi ‘linç’ olarak tanımlayanlar ve onu bağırlarına basanlar hakkında öyle uzun uzadıya konuşmaya gerek yok. Can Ataklı, Yılmaz Özdil gibi adamlar, Onur Bey’in kaşına gözüne hayran oldukları için değil, onunla aynı zihniyete sahip oldukları için arkasında duruyorlar. Özellikle Yılmaz Özdil’in, açıkça bir katliamı savunan ve bugünkü sorunlar için aynı yöntemi öneren Öymen’i sevgi kelebeği ilan etmesinin nasıl bir ruh halinin tezahürü olduğunu -küfür etmeden- tanımlayamıyorum.

(Atkafası)

Bütün bunlar olurken Dersim’in yüzkarası Kemal Kılıçdaroğlu beyfendi, önce Onur Öymen’in meclisteki hezeyanlarını coşkuyla alkışladı, sonra “Alkışlamadım” dedi, binaenaleyh “Onur Öymen gereğini yapsın” gibi gayet yuvarlak bir laf etti. Onur Öymen ‘gereği’ artık neyse onu yapmadı, Gandhi Kemal de şimdi saf saf etrafına bakınıyor. Bir Dersimli olarak Onur Öymen’le aynı partide kalmayı midesi nasıl kaldırıyor, bilmiyorum. Ama bu adamı ‘Sakin Güç’, ‘Yerli Gandi’ gibi martavallarla başımıza çıkaranların bütün o PR çalışmaları, şu olayla çöpe gitti. Yazık :(

¹ Ki belirtmek lazım, bu olumluluk veya olumsuzlukların belirlenmesi son derece keyfi ve konjonktüre bayağı bağlı bir süreç. Bu da inanılmaz bir ‘kıvırma’ potansiyeli sağlıyor.



Kasım 16

16 11 2009

files.php



Genel Bakış

15 11 2009

Kürt Sorunu çerçevesinde yapılacak ‘açılım‘, mecliste tartışılmaya başlandı. Bu tartışmalar bütün sıkıcılığıyla (Ufuk Uras’ın CHP’li arkadaşlara soktuğu laflar hariç) sürerken, birazcık mantık ve birazcık da vicdan sahibi insanların, Türkiye’nin bu kronik sorunun çözümü için bekleyişleri sürüyor.

Bu ‘açılım’ı başlatan ama hala bir yol haritası olduğu şüpheli görünen AKP,  (1) -başına iş açmamak derdiyle- devletin kırmızı çizgilerini aşmamak, (2)kendi partisinin içindeki milliyetçi siyasileri ve skalasındaki -aynı veya benzer görüşlere sahip- seçmenleri ürkütmemek, (3) ve bunlara dikkat ederken de Kürt taleplerini tatmin edecek bir çözüm bulmak için kıvranıyor. İkinci maddedeki hassasiyetin, çözüm için gerekli olan yeniliklerin önüne ket vurması kabul edilemez bir bahane olsa da, ilk maddedeki devletle mücadele babında elini kuvvetlendirmek için(-ki bu üstünlük arayışının hedefi sadece Kürt ‘açılım’ı değil, onu da kapsayan daha geniş bir amaçtır) savaşını sürdürüyor. Kürt haklarının verilmesi konusunda ise zaten ayrı devlet kurmak veya federasyon olmak gibi taleplerinden vazgeçtiklerini duyuran Kürtler, aynı zamanda da yıllardır gözardı edilişlerine tepki olarak, bu yeni süreçten koparabildikleri kadar avantaj kurtarmak derdindeler(DTP’nin muhattap olarak İmralı’yı göstermesini de bu çerçeveden okumak lazım). Çünkü AKP’nin ayağındaki prangaların farkındalar ve o prangaların kendi haklarını engellemesi ihtimaline direnmeye çalışıyorlar.

‘Açılım’ı tamamen veya kısmen destekleyen cenah böyle iken, Kürt Sorunu hakkında yapılacak her türlü reforma karşı duran cenahta ise CHP ve MHP kolkola hamasi ve tehditkar laflarla -sözde- muhalefet yapıyorlar.

Bu ikilinin buluştuğu noktayı -ki bu nokta aynı zamanda, ‘açılım’ karşıtı tutumlarının da temelini oluşturuyor- en iyi Murat Belge’nin  şu cümleleri açıklar:

“Genel Türk milliyetçiliği gibi, onun faşist kolu da öncelikle tepkiseldir. “Şunlar için…” diye ortaya koyabileceği somut ve gerçekçi bir programı yoktur (“Turan”, “dünya hegemonyası” gibi soyut ve içeriksiz hayaller dışında); ama “şunlara karşı…” diye yola çıktığında, kendine daha fazla yandaş toplayabilir. Çok uzaklardaki bir Türkistan’a gitme çağrısına fazla kulak veren yoktu. Gene elle tutulmaz düşman, uzaktaki bir Komünizm için günübirlik hayatında radikal değişiklik yapmaya hazır “Türk yurttaşı” adım başında rastlanır bir insan tipi değildi. Ama “komünizm içimize sızıyor” diye ortaya atıldığınızda, düşüncesi böylesine koşullandırılmış bir toplumda, birdenbire, bir ilgi odağı haline gelebilirdiniz. Zaten öyle de oldu.” (*)

Şu cümleleri CHP ve MHP ileri gelenlerinin son dönem açıklamalarıyla paralel okumak apayrı bir aydınlatıcı oluyor. MHP’nin durumu zaten belli, açık açık “Kürt Sorunu’nu çözmeye çalışırsanız bu sefer de biz dağa çıkarız” diyorlar. Şimdi ben bu cümleyi biraz düzenleyerek yeniden kurunca saçma görünüyor olabilir ama söyledikleri ve samimi bir şekilde kastettikleri budur. Çünkü Milliyetçi Hareket’in herhangi bir soruna çözüm üretmek gibi bir derdi yok. Zaten Milliyetçi Hareket’in öyle bir çapı da yok. Bu siyasi kanadın yıllardır değişmeyen zihniyetine göre iç siyaset, “Doğru Türkler”(yani kendileri) ve “Yanlış Türkler”in çatışması demek oluyor. Düşmanı yok etmek dışında herhangi bir problem çözme stili de bilmiyorlar.

CHP de milliyetçilik bakımından MHP’nin gerisinde değil. Bakmayın siz Baykal’ın ‘İşsizlik tüm sorunların anasıdır. Güneydoğu’da işsizlik bitince Kürt Sorunu falan kalmaz’ şeklindeki içi boş laflarına, o gerçek yüzünü ‘Kürt, Türk milletini Kürt’üdür, Arnavut, Türk milletinin Arnavutudur’ diyerek gösterdi. Gerçi hiç kasmasına da gerek yoktu. CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Kürt Sorunu’nun çözümü için Dersim Katliamı’nın örnek alınmasının gerektiğini belirten açıklamaları, CHP zihniyetini çok sembolik bir göstergesi olmuştu.

Ancak CHP için bir parantez açmak şart. Alper Görmüş’ün sıklıkla dile getirdiği bir tespiti var ki gerçekten de güncel Türk siyasetinde CHP’nin ve CHP tabanının pozisyonunu okuyabilmek için çok kritik bir öneme sahip:

Türkiye’de 3 Kasım 2002’den bu yana iktidarda bir “düşman”ın olduğuna inanan milyonlarca insan var. Bu insanlara göre, “düşman”ın ülke için olumlu bir iş yapması ontolojik olarak mümkün değildir ve bu nedenle Türkiye’deki “laik-çağdaş-kentli” kesimler, iktidar ne yaparsa yapsın ona karşı çıkmalıdır.

Keza bu kesimlerin politik mücadele programı tek maddelik olmalıydı: Düşmanı imha etmek.

Cumhuriyet gazetesi yazarı Oktay Akbal, AK Parti iktidarının ilk aylarında yazdığı bir yazıda, Romalı bir senatörün “Kartaca Yıkılmalıdır!”dan ibaret tek maddelik politik programını Türkiye’ye uygulamış, yukarıda aktardığım sonuçlara varmıştı.

Hürriyet yazarı Bekir Coşkun, Sezen Aksu’nun Tayyip Erdoğan’a mesajını ele aldığı yazısında (23 ağustos), bu hastalıklı pozisyonun taze bir örneğini verdi. Siz de mahrum kalmayın:

“Sanatçı; çağdışılığı savunamaz… Medeni yaşama karşı duramaz sanatçı…

Ve sanatçılar zeki insanlardır; toplumuna ortaçağ yaşamını öneren, modern hayata karşı çıkan, laikliği bir kenara itip dinciliği referans alanların ‘iyi bir şey’ yapamayacaklarını bilir…”(**)

Sonuç olarak, uzunca bir süredir bayağı gerilmiş olan siyasi ortamın biraz daha böyle süreceğini söylemek mümkün. Ama bu sürecin sonu hakkında iyimserim ben. İlk defa tünelin sonundaki ışığı görüyoruz. Türkiye sırtındaki deli gömleğini çıkarmaya biraz daha yaklaşıyor. Umutlu olmak için çok değil, on yıl öncesinin Türkiye’siyle bugünün Türkiye’sini karşılaştırmak yetiyor. Tabii CHP ve MHP’nin -özellikle Kürt Sorunu bazında- kuruldukları günden bir adım ileri gidememiş olmaları, biraz da olsa bu umuda gölge düşürüyor.

(*) Belge, Murat. 2008. “Genesis: “Büyük Ulusal Anlatı” ve Türklerin Kökeni”. İstanbul: İletişim Yayınları. s.164-165. Belge’nin bu cümleleri esasen Necati Sepetçioğlu’nun ‘Kilit’ adlı romanındaki ‘Türk’ü ve bu ‘Türk’ün kökeni konularını analiz etmeye başlamadan önce Sepetçioğlu’nun ideolojisi hakkında kısa bilgi verdiği girizgahta yer alıyor. Ama yaptığı tespit konumuzla doğrudan alakalı.

(**) http://67.19.2.138/makale/7011.htm

Not: Aklıma başka bir şey gelmediği için yazıya böyle dandik bir başlık attım. Özür dilerim. :(

Tabii CHP ve MHP’nin -özellikle Kürt Sorunu bazında- kuruldukları günden bir adım ileri gidememiş olmaları, biraz da olsa bu umuda gölge düşürüyor.


İyi ki Varsın Be#12

13 11 2009

Ahmet Türk’ün bugün Meclis’te yaptığı konuşma:

1302895

“Son derece önemli bir dönemden geçiyoruz. İsmi konulmasa da Kürt sorununu mecliste tartışma olanağı bulmayı önemli buluyoruz.

Hiç şüphesiz ki bugün Cumhuriyet tarihinin en önemli, en sancılı, en büyük acılar yaratan sorununu konuşuyoruz. DTP olarak soruna nasıl baktığımızı kamuoyuyla paylaşmak istiyorum.

Kürt sorunun çözümsüz bir hal alması devletin hatalarıyla doğrudan bağlantıldır. Elbette uluslararası güç dengesi de hafife alınamaz.

Bugün Kürt sorunu olarak tanımladığımız sorunun bu uluslararası gelimelerden bağımsız ele alınması mümkün değildir. Türkiye’nin kendi içinde ve iç dinamikleriyle çözmesi gereken bir sorundur fakat sorunu dış dünyadan yalıtarak ele alma durumuna düşmemiz gerekir.

Biz göre farklılıkların inkarı ve demokrasi yoksuluğu ülkeyi uluslarnarası sistemin istismarına açık hale getirecektir. Kürt sorunu ve savaş gerçeğiyle ilgili sürekli yanlışlar yaptık. Bu çatışma döneminde bölgede yaşanan insanhakları ihnlallellerinin unutulmaması için özel gayretler gösterildi. Yaşanan falil mechuller, işkenceler, köy yakmalar ve boşlatmalar, haksız gözaltılar sıkı yönetim ve olağanüstü hal diye gizlenmeye çalışıldı. Milltevekilimiz gözlerimizin önünde kontrgelilla taragfından öldürüldü, işadamaları infaz edildi, bu cinayetleri işleyenler ellerini kollarını sallayarak dolaştı. Bugün geldiğimiz aşamada görüyoruz ki bugün bu konuda kısmen başarılı olunmuştur. Bölgede yaşayanlar bunun hem canlı tanğı hem de mağdurladırlar. Türkiye içinde nanılmaz birn algı farklılığı yaratılmıştır. Bu da Kürt sorunuyla ilgili gerçeklerin kamuoyuna açıklanmamasından kaynaklanmaktadır.

Geçmiş dönemlerde de hükümetler bazı hataların yapıldığını kabul ettiler. Ama bunlar gündeme getirilmedi. Hataların kaynağına inemediler.

Türkler’in Anadolu’ya ilk geldiği günden beri ittifak içinde oldukları Kürtler’e akıl almaz baskılar uygulandı. Devlet Şeyh Sait ve Dersim isyanlarını doğru okuyamadı. Tek etnik kimliğe dayalı ulus yharatma çabası acılara yol açtı. O dönemde yaşananların üstü örtüldüğü yetmezmiş gibi bugün bile aynı anlayışın temsilcileri çıkıp bu yöntemleri yeniden uygulamaktan söz etme cesaretini gösteriyorlar. O dönemin sorumlu siyasilerini nasıl etkisiz hale getirdilerse bugün de aynı şeyi yapıyorlar. Şunu söyleyim ki; Bir daha hiç kimsenin toplumumuza böyle acıları yaşatmaya gücü yetmeyecektir. Katliamcılar bunun hesabını halkımıza verecektir.

O dönemde sorunların üzerine şiddetle gidildi. Eğer bu yanlışlar yapılmasaydı bugün 40 bin kişinin kaybından söz etmeyecektik. Havaya uçup giden paralardan bahsetmeyecektik. PKK, devletin yaptığı hatalar sonucu ortaya çıkmıştır. Ancak sorunun nedenleri hiçbir zaman temel olarak ele alınammaıştır. Kimi çevreler ise aslında Kürtlerin hiçbir sorununun olmadığını, dış devletlerin kışkırtmalarını öne çıkarmıştır.

Eğer eşit yurttaş olduğumuzu, hiçbir sorunumuzun olmadığını iddia ediyorsanız biraz empati yapın. Birileri çıkıp yeryüzünde Türkçe diye bir dil değil dese. Ve tek kelime Kürtçe bilmeyen çocuğunuza zorla Kürtçe öğretmeye kalksa buna isyan etmez misiniz? Biz hiç değilse onurumuzu korumak için bu politikalara karşı çıkıyoruz.

Kürtlerin de bir tarihi, sanatı, kültürü, dili vardır. Kültürlerin bir arada yaşaması bir erdem göstergesidir. Görkemli uygarlıklar bu şekilde ortaya çıkmıştır.

Bu mesele bir Kürt-Türk meselesi değildir. Asimilasyon politikalarına karşı bir tavırdır. Bu kimliğin olduğunu vurgulamanın neresi milliyetçiliktir?

Bölge halkı gördüğü zulmü şikayet edecek bir tek savcı, bir kaymakam, bir vali bile bulamadı. Çünkü hepsi ya bir çarkın zorunlu parçasıydı, ya da korkudan susmak zorunda kaldılar. Bu kirli politikaların devlet içinde devletçikjler oluşturduğunu birileriniz yeni farkediyor. Ama biz bunu 20 yıldır yaşıyoruz. Susurluk, Şemdinli, Ergenekon ortaya çıkmadan önce biz bunlartın namlularını ensemizde hissederek politika yapıyorduk.

Bölge halkının barış sevinci anlaşılamamış, ısrarla şov olarak yansıtılmıştır. Bölge halkının barışa gösterdiği coşku birilerini ürkütebilir. Fakat barış işte böyle bir şeydir. Elle tutulur, gözle görülür bir şey.

Bu ülke dört bir yanda neredeyse hergün aynı acıyı yaşadı. Cenazelerin gitmediği neredeyse köy bile kalmadı. Her türlü ırkçı tahriklere rağmen halkların bir arada ve barış içinde yaşama arzusunu koruyor olması büyük kazanımdır. Biz bu inkarcı polşitikalardan dolayı halkı suçlamıyoruz. Bunları uygulayan halk değildir. Devleti ele geçirmeyi başaran İttihatçı ekip ve onun ardılı olan zihniyettir.

1940-1980 yılları arasında bölgede bırakın silahllı hareketleri, doğru dürüst bir siyasi hareket bile yokken bölgeye yapılan yatırım Türkiye ortalamasının kat kat altındaydı. Bu yüzden oraya yatrıım yapılamamsının nedeni oradaki şddet olayları değildir. Demokrasi ekonomisiz, ekonomi de demokrasisiz olmaz. Bu nedenle demokratikleşme sürecinin en önemli ayaklarından biri bölgeler arasındaki gelir dengesizliğinin ortadan kaldırılmasıdır.

Bu ülkede demokrasi ihtiyacı olan sadece Kürtler de değildir. Ülkenin bütün vatandaşları demokrasi yoksunluğunun mağdurlarıdır. Demokratik açılım demokrasiyi yükseltmeyi öngörmelidir. Bu vesileyle siyasi irade var olan realiteden hareket ederek yalnızca Kürtlerin değil ülkedeki bütün etnik unsurların varlıklarını garanti altına almalıdır. Bu ülkeyi bölünmeye filan götürmez. Aksine kimliklerin bastırılması bölünme ortamı yaratır.

Artık içi boş kardeşlik söylemleri de ırkçı politikalar da halkımız tarafından onay görmüyor. Sorumlu ortak siyasi aklı orataya çıkarmak zorundayız.

Bugün geldiğimiz noktada malesef eski gelenekten dolayı çok fazla ilerleme sağlanamıyor. Devletin zihniyet yapısında değişiklik yapmadan sorun çözülemez.

Kendi aramızda kendimize uygun bir modelle birlik içinde çözmek dışında bir seçenek yoktur. Birbirimize güvenmek dışında bir yol da yoktur. Kimse gelip bizim sorunlarımızı çözemek, çözülsün de istemez. Kendi demokrasinin güçlendirmeyen bir toplum esaretten kurtulamaz.

Etnisite dayal tekci dayatmaların Türkiye’yi küçük düşürüp küresel güçlerin kucağına ittiğini kabul etmek durumundayız.

Hiç kimsenin bayrakla, sınırlarla bir sorunu yoktur. Ülkenin ortak dili Türkçe’dir olmaya da devam eder.

Türkiye’nin demokrasi dışında başka bir çıkış yolu kalmamıştır. Bugünden sonra yapmamız gereken şey demokrasi etrfında birlişerek tüm sorunlarımızı çözmek olmalıdır. Bu görev herşeyden önce meclistedir.

Ak Parti’nin açılım süreci bizim çözüm anlayışımızdan uzaktır. Kürt sorunu dış politikadan bağımsız ele alınması mümkün olmayan bir konudur. Bu sorunu çözerken halkı mı esas alıcaz yoksa yurtdışını mı dikkate alacağız. Bu sürece başından beri katkı sunmaya gayret ettik. Hükümetin bizi ısrarla sürecin dışına itme gayretlerine rağmen gayret ettik. Sorunun artık orduya havale edilmemesini istiyoruz. Bu süreci destekledik ancak hükümetin askeri operasyonlardaki ısrarı ve sorunu güvenlik sorunu olarak algılaması süreci ilerletememiştir. Bazıları da ordudan medet ummak dışında bir arayış içinde olmamıştır.

Bu acıların sürmesini isteyenlere karşı demokrasi mücadelesini sürdüreceğiz. TBMM bu sorunu çözecek ortak siyasi akılla demokratik temsiliyet gücünü ortaya koymalıdır. Kurulacak bir komisyon gerçekleri açığa çıkartabilmelidir. Hangi hataların yapıldığını ortaya çakırmaladır. Biliyoruz ki geçmişle yüzleşme noktasında cesur olmadan Cumhuriyet’i demokratik bir hale getiremeyiz. Kamuoyunun önünde açık bir süreç işletilmelidir. Kamuoyunun tüm gerçekleri bilmeye hakkı vardır. Böylesi bir çalışmanın sonucunda ortaya çıkacak demokratik çözüm önerileri bize güç verir. Türkiye’nin demokratikleşmesi Ortadoğu’da demokratikleşmesini de sağlayacaktır.

Türkiye’nin demokratikleşmesi demek Ortadoğu’nun demokratikleşmesi demektir. Biz ortadaki tavra rağmen olumsuz değiliz. Ortada bu kadar acılar varken ben meseleyi askeri operasyonlarla çözerim diyen bir politikacı çözümsüzlüğe hizmet eder.

Biz barış için koltuklarımızdan değil canımızdan vazgeçmeye hazırız. Barış mücadelemize sürdürdük, devam edeceğiz. Haklılığımız sayesinde başaracağımızdan da eminiz. Hükümeti de muhalefeti de bu tarihi dönemde kandırma, aldatma politikalarını bırakmaya çağırıyoruz. Gelin çocuklarımıza barış ve içinde yaşanacak bir gelecek armağan edelim. Bizler bugün varız, yarın yokuz ama halklarımız hep var olacak. Gelin hep beraber sorumluluk alalım, sorunları çözelim ki gelecek kuşaklar bizi minnetle ansınlar.”



Tek Parti Döneminde Seçimler[H.Uyar]

12 11 2009

Dr. Hakkı Uyar’ın, Nisan 1999 tarihli(64. sayı) Toplumsal Tarih’de yayınlanan Tek Parti Döneminde Seçimler başlıklı makalesinden alıntı yapıyorum. Makalede bütün seçimler tek tek incelenmiş, ben sadece giriş kısmı diyebileceğimiz ve bu seçimlerin genel özelliklerini sıralayan bölümü alıntılıyacağım. İyi okumalar.

Tek parti döneminde yapılan seçimler, gerçek anlamda bir seçim değildir. Bunlar, seçimden ziyade plebisittir; hatta plebisit olarak tanımlamak bile zordur. Çünkü plebisitte yurttaşın “evet” ya da “hayır” oyu kullanma hakkı vardır. Halbuki tek parti dönemindeki seçimlerde, adayların seçilememe gibi bir tehlikeyle karşılaşmaları söz konusu değildi. Adaylar -özellikle CHP’li adaylar-, “ittifakla” seçiliyorlardı. “Müttefikan” değil de, oy çokluğu ile seçilme ancak, partinin dolaylı desteklediği bağımsız adaylar için söz konusuydu. Birince seçmenlerin seçtikleri ikinci seçmenlerin CHP’li olmasına özel bir önem veriliyordu. Bağımsız olarak ikinci seçmenliğe adaylığını koymak, pek mümkün olmuyordu. CHP’li ikinci seçmenler de, CHP’li adaylara oy vermek zorundaydı; çünkü, CHP’li bir ikinci seçmenin CHP’li bir adaya oy vermemesi parti tüzüğüne göre suçtu. Dolayısıyla, CHP’li adayları seçmek zorundaydı. Bu da herhalde -Mete Tunçay’dan naklen- “oybirlikli demokrasi” olarak tanımlanabilir.

Tek Parti döneminin miletvekili adayları seçime bir hafta kala belirlenmeye başlanıyor ve seçimlerden birkaç gün önce halka ilan ediliyordu. Bunun doğal bir sonucu olarak milletvekili adaylarının seçim kampanyasına girişmelerine de gerek kalmıyordu. Adayların aktif bir çalışması olmamakla beraber, seçimlerden önce parti örgütleri her tarafı parti bayraklarıyla ve afişlerle donatıyor; halkı seçimlerde oy kullanmaya çağırıyordu.

İkinci seçmenlerin oy verdiği milletvekili adaylarının parti tarafından belirlenmesindeki yöntemler, CHP tüzüğündeki gelişmelere göre değişiklik göstermektedir. Ancak, tek parti yönetimi pekiştikçe, adayların belirlenmesinde de belli bir istikrar sağlandı. CHP’nin kurulduğu tarihte(1923) adayları belirleme yetkisi Fırka Divan’ına aitti. Bu yetki, 1927 yılından itibaren -CHP Genel Başkanı, CHP Genel Başkan Vekili ve CHP Genel Sekreteri’nden oluşan- Umumi Riyaset Heyeti’ne (Genel Başkanlık Divanı) verildi. Umumi Riyaset Heyeti’nde adayların belirlenmesinde -bazı istisnalar olmakla beraber-, genellikle CHP Genel Başkanı’nın isteği doğrultusunda kararlar alınmaktaydı. Tek parti dönemi boyunca, miletvekili adayları genellikle Atatürk döneminde Atatürk tarafından; İnönü döneminde de İnönü tarafından belirlenmekteydi.

Milletvekili adaylarının belirlenmesinde göz önüne alınan kriterlere baktığımızda, aday olarak belirlenen kişilerin genellikle ülkenin tanınmış yazar, gazeteci, tüccar, serbest meslek sahibi, Milli Mücadele döneminde önemli hizmetleri olan kişilerden ve bunun yanısıra toplumda popülerliği ve saygınlığı olan kişiler arasından seçiliyordu. Bu kişilerin saygınlığı ve popülerliği, tekparti yönetiminin meşruiyetnin pekiştirilmesinde de önemli bir işlev görmekteydi. Belirlenen adaylarda aranan bir başka özellikde güvenilir olmak ve lider kadroya bağlılıktı.(Uyar, Tek Parti Dönemi ve Cumhuriyet Halk Partisi, s.262-63)