Kıvırmayın

31 01 2010

Gürkan Hacır diye biri yazmış:

Başbakan Erdoğan, ‘Bize ‘Türkiye tek parti diktatörlüğüne gidiyor’ iftirasını atanlar önce aynaya bir baksınlar. Bu ülke tek parti diktatörlüğünü CHP’yle yaşadı ve o diktatörlük döneminde CHP’nin il başkanları aynı zamanlarda o ilin valisiydi, belediye başkanıydı. Ayıp oluyor ayıp, kendinize çeki düzen verin’ dedi. Yani, Başbakan Erdoğan, 2.Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’ye üstü kapalı da olsa ‘Diktatör’ suçlamasında bulundu. Son günlerin flaş milletvekili CHP’li Muharrem İnce de ‘Başbakan aslında Atatürk’e diktatör diyecek de dili varmıyor’ diyerek tartışmayı daha da genişletti. Peki, Erdoğan’ın söylediği doğru mu? Yani İsmet İnönü gerçekte bir diktatör müydü?

Bugünden bakınca İsmet İnönü elbette diktatördü. Hem de en sert diktatörlerden biri sayılabilirdi. Ama o günkü emsallerine bir bakınca bu suçlama insafsızlık olur. İsmet Paşa tam anlamıyla tek adam olduğu 1938 – 1950 yılları arasında Almanya’da, Fransa’da, İtalya’da kimler iktidardaydı ona bakmak gerekir: Hitler, Mussolini, Franko… Onlarla kıyaslayınca elbette İsmet Paşa demokrasiye inanan bir devlet adamıydı.

Başbakan bahsi geçen açıklamalarında açıkça İsmet İnönü’ye gönderme yapmış değil. Genel bir tabir kullanıp, “CHP’nin tek parti diktatörlüğü”nden bahsetmiş ki o dönem sevgili Atamızın hayatta olduğu “altın yıllar”ı da kapsar. Muarrem İnce mensup olduğu partiye ve politikacılık mesleğine yakışacak şekilde “BU ADAM ATATÜRK’E DE DİKTATÖR DİYOR, SALDIRIN!” mealli laflar etmiş. Zaten RTE’ye sorsalar, “Yok, ben Atatürk’e demedim İnönü’ye dedim” diye kıvırır herhalde. Ama bir tür dansözlük olan siyaseti bir kenara bırakırsak; Evet Atatürk de diktatördür, İnönü de. Türkiye Cumhuriyeti CHP sultasından anca 1950 yılında kurtulabilmiştir.

Gürkan Bey ise Ortadoğu ve Balkanların gördüğü en andavalca akıl yürütmeyi yapmış(gerçi yürütecek bir aklı var mı, emin değilim). Onun kullandığı mantık şöyle bir şey: “Evet X kişisi katildir, ama onun çağdaşı öyle azılı katiller vardır ki, X’e katil demek insafsızlık olur.” Sanki diktatör olmak tamamen izafi bir şeymiş de, daha azılı diktatörler varken görece naif olanlar diktatörden sayılmazmış gibi saçma sapan bir tespitle karşı karşıyayız. Buradan kendisine sesleneyim(olur da “meşhur muyum ben acaba?” diye düşünüp, adını googlelar da, naçiz blogumuza ulaşır): Yok öyle bir şey. ‘Diktatör’ün literatürde bir tanımı var ve hem Ebedi Şefimiz, hem de Milli Şefimiz bu tanıma gayet iyi uyuyorlar. Kıvırmayın!

Medyamızda “Soner Yalçın etkisi” diye bir şey oluştu. İki kitap okuyup kendini tarihçi sanan embesiller yırtık dondan fırlar gibi peydah oldular. Eminim bu adamlar “Geçmişini bilmeyen geleceğini de bilemez” klişesini özümseyip, cahil halkı aydınlattıklarını falan sanıyorlardır ama kelin merhemi olsa kendi başına sürer. Gürkan Bey de Ebedi Şef ünvanının Atatürk’e, o öldükten sonra İnönü yönetimindeki CHP tarafından verildiğini bilmeyecek kadar cahil.

Bir de “okuyorum ben yeaaaa” mesajını vermek için İnönü’nün Defterler‘inden bahsetmiş. Bilmeyenler için anlatayım. Paşa hazretlerinin defterleri iki tuğla kadar cilt halinde yayınlandı. Ama bir sorun var ki, bu iki tuğlanın içinde önemli bilgi veren bir kaç not dışında işe yarar bir şey yok. Kritik yılların defterleri zaten ortada yok. Elde -bir iki istisna dışında- sadece İsmet Paşa’mızın günü hakkında şöyle notlar var: “Yalovaya gittim. Hamam”,  “Ata bindim, düştüm”, “Kayınço geldi okey oynadık” vs. Yani Defterleri okumak marifet değil.

Her şeyden önce, teklemeden çalışan bir beyin lazım.



:)

27 01 2010

R. Margulies. Kalpsiz. s.58 (Taraf, 13 Eylül 2008 )

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ devir teslim töreninde şöyle demişti: “Toplumun bir kesimi yeni bir kültürel kimliğin, yaşam tarzının oluşumunda dini düşüncelere büyük bir ağırlık verildiğini düşünmekte ve gelişmelerden büyük bir endişe duymaktadır. Bu endişe ciddiye alınmalıdır. Giderek güçlenen bazı cemaatler, ekonomiyi yönlendirmeye, sosyopolitik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadır.”

Baykal yetersiz buldu bunları. “Paşa çok doğru şeyler söyledi, güzel analizler yaptı. Ama sözle etkili olma aşaması geride kaldı” dedi. Kibar bir gününe denk gelmiş olmasa, “Darbe yapsana lan!” diyecekti, diyemedi.



Tarih Ders Kitaplarında ‘Malazgirt’

26 01 2010

Sadece, daha sonraki ders kitaplarının, Malazgirt ya da diğer savaşlar hakkındaki tarihsel anlatımlarında değişmez bir unsur olarak varlığını koruyan bir özellik Türklerin değerini vurgulamaktadır: Türkler sayıca düşmandan daha azdır. Bu olgu tarihsel olarak da doğrulanmaktadır, ancak sistematik biçimde hatırlatılması onu bir tavır/tercih biçimine dönüştürmektedir. Zafer durumunda, yenenin değerini artırmakta, bozgun durumundaysa yenilenin gerekçesini oluşturmaktadır. Savaşların anlatımındaki böyle sayısal bir ilişki kullanılması öylesine yerleşmiştir ki, kimlik belirleyici bir unsur haline gelmektedir: Öğrencilerden zayıf olanla, sayıca azlığına karşı kazananla, tarihin tüm David’leriyle özdeşleşmeleri istenmektedir. Bu özelliği diğer Türk ve Müslüman savaşlarında da bulacağız. İkinci değişmez nitelik 1931 kitaplarında da yerini almıştır: Yendiği adamı esir gibi değil konuk gibi karşılayan, sonra da serbest bırakan Sultan Alparslan’ın iyi yürekliliği. Burada iki Türk özelliğinin göstergesi bulunmaktadır: Bir yanda yiğitlik ve askerî değer, diğer yanda ruh yüceliği. Bu iki unsur savaşın anlatımındaki tavır/tercih biçiminin asgari zeminini oluşturmaktadır.

Atatürk döneminde öykünün dinî boyutundan arındırılıp laik bir Türk erdeminin betimlenmesine dönüşmesi tamamen anlaşılır bir şeydir. Ama olay ulusal bir anlamda kullanılmamaktadır; Kemalist tarihyazımının çabalarını Antikçağ üstünde yoğunlaştırdığı doğruydu; Ataların bölgeye tarihöncesinde zaten gelmiş olmaları, Türklerin 11. yüzyıldaki bu “yeni” gelişlerinin önemini azaltıyordu.

Anlaşıldığı kadarıyla, okul kitaplarındaki Malazgirt söylemi çok partili dönemin başlangıcında(1945) değişmiştir. Hüseyin Namık Orkun’un(Orhun metinlerinin milliyetçi kullanımda başrolü oynadığını hatırlatalım) hazırladığı bir okuma kitabında, Müslüman kaynakların anlattıkları tüm simgesel anekdotlar dizisi gün yüzüne çıkar; Kıpçak ve Oğuz paralı askerlerinin “ırkdaşları”nın yanında yer alarak Bizans ordusuna ihanet etmelerini anlatan Orkun, dinî kapsamına yeniden kavuşmuş olaya etnik-ırksal bir boyut da ekler. Savaşın Türk-İslamcı bir yoruma uğratılması için gerekli tüm unsurlar artık bir araya getirilmiştir. 1976′da, Kafesoğlu ve Deliorman’ın anlatımında, zaferi sağlayan Müslüman inancıyla Türk erdeminin birleşmesidir. Daha önce belirtilen erdemlere, bu yazarlar çeşitli öğelerden meydana gelmiş Bizans ordusu karşısındaki Türklerin uyumunu, birliğini de ekler.

Ama diğer konularda olduğu gibi bu derste de, Kemalist unsurun ortaya çıkıp yapıyı taçlandırması için 1980′lerin ortasını beklemek gerekecektir: Anadolu’yu düşman Yunan’a karşı koruduğu için, Mustafa Kemal Alparslan’ın devamcısıdır. Malazgirt ve 1922 büyük Taarruzu’nun başlama tarihleri arasındaki çakışma (26 Ağustos) üzerinde o zaman durulmaya başlanır. Bu çakışma büyük bir olanaktır, çünkü anlatımda geçmişten bugüne gelmeyi kolaylaştırmaktadır. 1922 Taarruzu sadece düşmanın yine Yunanlı olması ya da sonucun aynılığı bakımından değil, Türklerin özlerinde bulunan erdemlerin yeniden sergilenmesi anlamında, 1071 savaşının bir tekrarı gibi sunulmaktadır: Askerî ve insani erdemler söz konusudur, çünkü Mustafa Kemal düşmanı Trikopis’e karşı, Alparslan’ın gösterdiği iyi yüreklilikle davranmıştır.

Başvurduğumuz ders kitaplarının en yakın tarihli olanlarında ise, dinî boyutu anekdot düzeneğinde ve doğrudan savaş öyküsünde bir zayıflama gözlenmekte, bunun yerine “Türklerin Anadolu’yu yurt edinişleri” başlıklı ve yüzyıl başında dile getirilmiş suçlamaları yanıtlayan bir paragraf öne çıkmaktadır.

Demek ki incelenen 60 yıl boyunca Malazgirt söylemi çok net bir evrim yaşamıştır. Olay, ancak 1980 darbesinden sonra, ulusal ve siyasal boyutlar almıştır. Dinsel boyut tam olarak 1976 ile 1987-1988 arasında ifade edilmiştir, ama tüm yakın tarihli kitapların savaşın İslam’ın yazgısı üzerinde yaptığı olumlu etkiden söz edilmektedir. Bu anlamda, Malazgirt Savaşı hakındaki dersler, daha ilerde çözümleyeceğimiz “Türklerin İslam’a yaptıkları hizmetler” söylemini kapsayan daha geniş bir bütünün parçasıdır.

Copeaux, Etienne.Tarih Ders Kitaplarında(1931-1993): Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine. S.217-219



Bir ihtimal daha var. O da balyoz mu dersin?

23 01 2010

Taraf yine patlattı bombayı. ‘Devlet’ ricalimizin, 12 Eylül tasmasıyla(buna anayasa diyen de var) iyice it muamelesi yaptığı Küçük Emrah modundaki mazlum demokrasimizin düştüğü içler acısı hal onyüzbinmilyon yıllık ordumuzun muhterem mensuplarını kesmemiş olacak ki, tüy dikme maksatlı yepisyeni planlar yapmışlar. En son sıçtıkları hikmet(ya da bizim en son öğrendiğimiz), Balyoz Planı.

Artık uzun uzadıya ordumuzun bu müşkülpesent tavırlarından bahsetmeye gerek var mı bilmiyorum. Doyumsuz iktidar hırslarını tatmin etmek için bugüne kadar yaptıkları, bundan sonra yapabileceklerinin garantisi değil midir zaten? Üç buçuk darbe yapmış ve tarihi boyunca sürekli olarak doğrudan veya dolaylı olarak siyaset alanına müdahale etmiş üniformalı eşeklerimizin hedefi belli; ya o alana tamamen hâkim olacaklar ya da o alana tamamen hâkim olacaklar. Bu hedef doğrultusunda yapılan her şey mubahtır. Mevzu bahis güçse gerisi teferruat değil midir a dostlar?

Bu arada sevgili basınımız ve –özellikle Oktay Ekşi’nin tarafsız olduğuna kesinlikle emin olduğu- yüksek yargımız, Balyoz’un ifşası sonrası, TSK’nın pisliğini temizle çalışmalarına hızla başladı. Anayasa Mahkemesi bir anda kolları sıvayıp, askerlerin sivil yargı organlarına hesap vermesini sağlayacak yasa tasarısını bir gece ansızın iptal ediverdi! Bu çog çog şaşırtıcı gelişmeyle, Arat Dink’in babasının ölüm yıldönümünde sarfettiği “Bu ülkenin adaletine güvenmiyorum” cümlesinin ne kadar yersiz olduğu yeniden ispatlanmış oldu!

Medya ayağında ise amiral gemimiz Hürriyet, olayın ilk patladığı gün internet sitesinden mevzuya değinmemek için eşsiz bir çaba gösterdi. Saygı Öztürk beyefendi işin iç yüzünü bildirene kadar ısrarla üç maymunu oynayan Hürriyet, iddiaların yeni bir gerici komplo olduğunu mantıklılığı tartışma götürmez Yılmaz Özdil aklıyla biz fani kullarına gösterdi.

Statükocu Koalisyon diye tanımlayacağımız yüce ‘devletimiz’den bahsederken, bu koalisyonu bir arada tutan harcın –aslında sürekli çehresi değişen-Kemalizm olduğundan dem vurmuştum. Söylediğim şey ideolojik manada doğruydu ama, sorunun tamamını açıklamıyordu. Bugün yaşadıklarımız(ortaya çıkan korkunç planlar ve bunların medya tarafından yansıtılış şekliyle, yüksek yargıda oluşturduğu ani reaksiyonlar) vesilesiyle eksik olan kısmı da tamamlayalım; Evet bu koalisyonun düşünsel harcı Kemalizmdir, ama ondan öte ve ondan ziyade öneme haiz olan sihirli kelimemiz “ÇIKAR”dır. Yıllarca iktidar erki üzerindeki etkisi sayesinde bayağı bir ekmek yemiş olan koalisyonumuz, bugün gün geçtikçe daha da büyüyen çatlak karşısında -sigara yasaklarının ve zamlarının belimizi büktüğü şu günlerde- filtreli dertlere gark oluyorlar. Çogüzülüyorum:(

Yani, iyi iyi, memleket iyiye gidiye.



İyi ki Varsın Be#13

21 01 2010

Sezin Öney’in bugünkü yazısı:

Üç yıl önce 19 Ocak’ta, aslında hepimizin “iyi” tarafı kurşunlandı. O yüzden Hrant Dink hepimizin arkadaşı oldu; az tanısak, hatta hiç tanımasak bile. O yüzden, o hepimiz için sadece “Hrant”. Çünkü kocaman kalbi, hayattan büyük neşesiyle, Hrant hepimizin içindeki “insanlığın” tezahürüydü. Ama gerçekten hepimizin arkadaşı da olabilseydi, onu koruyacak bir kozayı örebilir, onu bu kadar “geliyorum” diyen bir cinayetten koruyabilirdik. Hayatın koşuşturmasından, “büyük işlerden” vakit ayırıp Hrant’ın çevresine duvar örebilseydik o kurşunlar, hedefine varamazdı. 1990’larda, 2010 itibariyle hâlâ kale gibi sağlam duran kendi Berlin Duvarımızı yıkabilseydik, 28 Şubat komedisine kanmamayı başarabilseydik bugün Hrant hayatta olurdu.

Hrant’ın ölümü ve ertesinde yaşananlar, onun hikâyesi bakımından da, Türkiye’nin tarihi açısında da, klasik trajedileri andıran bir seyir izliyor.

Daha önce de yazdığım üzere, perde sarsıcı bir olayla, “en masumun” kurban edilmesiyle açılıyor. Zaten, Antik Yunanca’da τραγῳδία, yani trag(o)-aoidiā, “keçi” ve “şarkı” kelimelerinin birleşimi. Yani “trajedi” adı, keçinin kurban edilmesi sırasında, koronun dans etmesi ve şarkı söylemesinden geliyor. Trajedilerde, gerçekler aydınlanmaya başladıkça, oyundaki karakterler değişim evrelerinden geçer.

Bazı trajedilerde de, sahnenin ortasına birden bir araba sürülüverir. Tıpkı, Türkiye’de ortaya saçılan darbe ve “halkı hizalama, hizaya getirme” planları gibi…

Bu araba, ἐκκυκλεἶν, yani ekkyklêma, perde arkasını seyircilerin gözlerinin önüne sermek için kullanılan bir araçtır. Skene, yani sahnenin hemen arkasında, oyuncuların kostümlerinin, maskelerinin vesaire durduğu bölüme konan bir arabanın, döndürülüp seyircinin karşısına çıkarılması, birden gizli gerçeklerin açığa çıkmasına neden olur.

Esrarlı gerçekler, genelde arabanın içindeki cesetlerle ortaya dökülür.

1960’tan beri, askerlerin her 10 yılda bir siyasete ciddi müdahalesiyle, “normal” zamanlarda da politik hayatı sürekli kuşatmasıyla yaşadık. Bu yarım asırda, Ankara’da her yıl genişleyerek sonunda kilometrelerce kare alan kaplayan askerî binaları çeviren duvarların arkasında ne olup bittiğini hiç bilemedik.

Gerçeklerin kenarını, ucunu biliyorduk da, tam manzarayı bilemeyecek denli karanlıktaydık.

Hrant’ı vuran kurşunun ardından, onun sırf insan yönü nedeniyle sokağa dökülen binlerce kişi, aslında karanlığı delen ilk ışık huzmesi gibiydi.

İşin acıklı yanı, yaşanan bunca şey asla ideolojik değil. Romanya’daki Çavuşesku diktatörlüğünü andırır şekilde, salt müthiş bir yolsuzluğa dayanan çıkar düzenini korumak için tasarlandı bütün bu “kozmik” planlar. Eldiven, Balyoz, Kafes ve artık adları her neyse, amaca ulaşmak için her türlü kanun dışılığı, hatta cinayetleri, katliamları kullanan, yazarlarının ve yazılanların canavarlıklarını, gaddarlıklarını maskelemek, sırf kendilerine meşruiyet kazandırmak için de, bir resmiyet seremonisiyle şekillendirilen bu planları, harf be harf görmeden önce de bu düzeni yıkabilmeliydik.

Şili gibi, 16 milyonluk nüfusunda neredeyse herkesin bir askerî personel akrabası olması nedeniyle, sivilleşme talebinin tabandan gelmesinin zor olacağı bir ülke de değildi Türkiye. Bugün toplumda kabuğu yavaş yavaş çatırdayan zihniyet, çok daha önce ve çok daha güçlü biçimde kırılabilirdi. Sivil bir anayasa yapılabilirdi.

Ortada çok ciddi bir sosyal tahribat var. Gladio’nun yapılandırıldığı hiçbir ülkede, Sovyet cenderesinden çıkan hiçbir yerde bir katil, Mehmet Ali Ağca’nın hapisten çıkışı sonrasında gördüğü büyük ilgi ve desteği görmedi.

Abdi İpekçi’nin öldürülmesiyle namlunun ucuna konan Türkiye’deki gazetecilikti. Eğer doğru düzgün gazetecilik yapılsaydı, 1990’larda Güneydoğu ve Doğu’da kol gezen ölüm timlerinin kusturduğu kanın boyutlarını, yaşanan trajedileri insan hikâyeleri olarak duyabilseydik, bugün hâlâ aynı kâbuslarla cebelleşmezdik. Dindarların dünyasını görmeye çalışsak, 28 Şubat saçmalığını yaşamazdık.

Kızgınım; çünkü ilk mesleğim gazetecilik yok edildiği, yerine köşe yazarları tiranlığı kurulduğu için kör kaldık. Haber alamadık, fikir okuduk.

Hrant’ın üçüncü ölüm yıldönümünde, bu çapraşık düzenle bu kadar uzun süre yaşadığımız için, bu kadar uzun süre bu zehirli atmosferde soluk alıp verdiğimiz için hepimiz biraz Ergenekonlaştık. İnsanlıktan çıktık. Hrant ölürken de bize bir armağan verdi; insanlığımızı anımsattı. Gladio kalıntılarıyla savaştaki tek “silahımız” da bu zaten.



19 Ocak

19 01 2010

Tetikçiler değil de gerçek katiller yakalanana kadar,
Bir bebekten katil yaratan karanlık yok olana kadar,
Onun ruhu huzur bulana kadar,

HEPİMİZ HRANT’IZ,

HEPİMİZ ERMENİYİZ!

14:30′da Agos Gazetesi önündeyiz.



Sıkıldım

16 01 2010

2002 yılında AKP iktidara geldiğinde şeriatçı bir partiydi. Parti liderleri “gelişerek değiştik” falan filan diyorlardı ama bizim sevgili medyamız bunun takiye olduğunu daha ilk saniyesinde anlamışlardı. Tehlikenin farkında mıydık? Cevabı aranan soru buydu.

Atatürkümüzün ülkeyi muasır medeniyetler seviyesine yükselten devrimleri tek tek yok edilecekti. Cumhuriyetin EN BÜYÜK KAZANIMI laiklik el den gideyazdı. Kadınların zorla çarşafa sokulması an meselesiydi. Hırsızlık yapanların elleri kesilecekti. Lanet olsun(!), AKP başa geçtiğinden beri, eskiden kafamıza göre sarhoş olduğumuz şehirlerde bir gıdım alkol bulamaz olmuştuk. Şeriatın gelmesi an meselesiydi. İran, Arabistan gibi şeriatla yönetilen ülkelerde yaşanan olaylar ise medyamızın en sevdiği olaylardı. “AKP’yle devam edilirse, sonumuz bunlar gibi olacak” mesajı çokca itibar görüyordu.

Ama bu adamlar sadece şeriatçı değildi. Aynı zamanda ABD-İsrail ortak yapımı BÜYÜK ORTADOĞU procesinin(proCe evet) Türkiye temsilcisiydiler. Misak-ı Milli yalan olmak üzereydi. Atamızın gösterdiği TAM BAĞIMSIZLIK hedefi tehlikedeydi. Aynı coğrafyada hem Kürdistanı kurmak, hem de büyük İsrail devletinin bir eyaletini oluşturmak için gece gündüz çalışıyorlardı. Şimdi bakmayın İsrail’le dalaşıyor gibi gözüktüklerine, HEP TAKİYE BUNLAR!

Şimdilerde son moda konumuz ise AKP’nin ülkeyi tek parti diktasına sürükleyip sürüklemediği… Ergenekon Soruşturması vesilesiyle memleketimizin aydınları münevverleri hapislere atıldı. Muhalif basın susturulurken, yandaşlara onyüzbinmilyon dolarlar yediriliyor. Emin Çölaşan’ın Hürriyet’te değil de Sözcü’de -açık açık- darbe çağrısı yapması medya üzerindeki baskıyı göster miyor mu a dostlar?! Zaten cumhuriyetimizin bekçisi, atamızın mirası, bilmem kaç bin yaşındaki ordumuzun üzerindeki baskıları anlatmaya bile gerek yok. Hepimiz görüyoruz işte. Oraya buraya silah gömen AKP, suçu sevgili paşalarımıza atıp onları da susturuyor. Sivil darbe kapıda. ÇOGÜZÜLÜYORUM!

*** (Yılmaz Özdil yıldızı kullandım. Çok mutluyum)

Beceriksiz ironimi buraya kadar sürdürebildim anca. Şimdi sadede geliyorum.

AKP gibi çoğunlukla saçmalayan, atkafası bir partiyi adam etmek için: (1) adam gibi bir muhalefet, (2) adam gibi bir basın lazım. Elde ise muhalefet niyetine, MHP-CHP gibi herzaman saçmalayan, atkafası partiler var. Basının içler acısı durumunu ise yukarıda anlattık işte.

Bu toplu aptallık hali artık bayağı bi’ canımı sıkıyor. Köşeyazısı falan okumayı bırakalı çok oldu. Gazetelerdeki başlıklara şöyle bir bakıyorum o kadar. Bu can sıkıntısı geçene kadar, blogun bu ıssız hali de devam edecek.

mucx, kib, bye.



Sansür ve Nişanyan

8 01 2010

Sansür

(Taraf, 21 Eylül 2009)

Bu yazıdan sonra kıyamet koptu…

Censeo (değer biçmek, takdir etmek) fiilinden censor (/kensor/) eski Roma’da hem nüfus idaresi hem ahlak zabıtası görevi yapan bir yüksek görevlinin adı. Yaptığı işin adı censura (/kensura/).

Latincenin Kuzey Frengistan vilayetindekonuşulan taşra lehçesinde bu kelimenin telaffuzu ikibin yılda tanınmayacak derecede değişmiş. İnce sesliye bitişen /k/ sesi önce /ts/ sonra /s/ diye söylenir olmuş. Geniz /n/sine bitişen /e/ sesi ağzın gerilerine doğru kaçıp /a/ olmuş. /U/ sesi incelip /ü/ halini almış. Kelime sonundaki –a dişil eki de önce /e/ olmuş, sonra eriyip gitmiş. Modern Fransızca sözcük halâ aslına yakın bir şekilde censure yazıldığı halde /sansür/ diye okunuyor.

Türkçeye gazetenin icadından hemen sonra sansür de gelmiştir. Kelimenin 1900 civarından daha eski örneğini bulamadım henüz, ama tahmin ederim 1865’lerde Tasvir-i Efkâr’ın hükümetle başı derde girdiğinde Babıali’de birileri “fekat bu censure’dür azizim” diye mırıldanmıştır.

*
Şimdi diyorlar ki memlekete özgürlük geldi. Doksan seneden beri tabu olan şeylerden bile artık serbestçe bahsedebilirsin.

Ama bir de ne görelim? Bu sefer başka şeyler sansüre tabi olmuş. Orduya, devlete, Yüce Manitu’ya istediğini söyle serbest, ama iş İlkçağ Arap mitolojisini sorgulamaya geldi mi orada dur diyorlar.

Neymiş? Allah diye biri varmış, canı sıkıldıkça kitap yazarmış ama artık yazmamaya karar vermiş, pırpır kanatlı ulaklarla birtakım hazretlere mesaj iletirmiş, o hazretlere dil uzatan maazallah çarpılırmış. Bu hikâyelere istemesen inanma diyorlar, tamam, ama inanmadığını açık açık söylemen caiz değildir. Nedenmiş? Müslümanlar alınırmış!

Doğanın boşluk kabul etmemesi gibi, bu toprakların havası mıdır, suyu mudur, özgürlük kabul etmiyor herhalde.

Sevan Nişanyan’ın duyurusu

Kelimebaz’a ne oldu?

Taraf’taki konumum ilk günden beri eğretiydi. Sanki “kerhen” yazmama izin verildi. Sevan Nişanyan kamuoyunda “tepki toplayan” bir isim, “aman gazeteye bir zarar vermesin” tavrı ısrarla hissettirildi. Bir-iki kez hatırlattığım halde yazarlar künyesine adım yazılmadı. Gazetenin ilk sayfasındaki vinyetlerde de adım bir kez olsun anılmadı. Ahmet Altan “gerek görmemiş”.

14 ay boyunca önceleri her gün, sonra haftada altı gün yazı yazdım. Aynı bayat lafları dön dolaş tekrar etmek yerine, özgün araştırma ve düşünme gerektiren yazılar yazmaya çalıştım. Bunun için bir kuruş para almadım. “İleride ödenecek” ya da “kusura bakma para ödemeyeceğiz” gibi bir açıklama da duymadım. Sonuçta para çok mühim değil. Ama yarım ağızla da olsa bir kere teşekkür eden çıksa sanırım daha mutlu olurdum. Çıkmadı.

21 Eylülde çıkan dine ilişkin yazımdan sonra, kabul edilebilir küstahlık sınırını aştığını düşündüğüm tavırlarla karşılaştım. Birkaç kez alenen fırça yedim. Yazılarım – herhangi bir açıklama veya ikna teşebbüsü olmadan – gelişigüzel makaslanmaya başladı. Ekim ayında çıkan iki kitabımdan gazetede tek satırla söz edilmedi. Gerekçe olarak, dine ilişkin yazılarımın “gazeteye zarar verdiği” söylendi. Gazetenin “bir süre” beni destekliyor görünmek istemediği bildirildi. Siyasi konulardan uzak durup kelimelere yoğunlaşmam “tavsiye” edildi.

Hemen her gün onlarca ölüm tehdidi alıyorum. Jandarması, emniyeti, savcılığı bunları ciddi buluyor. Ben pek önemsediğimi söyleyemem. Ama şunu net olarak görüyorum ki, gazetem bu konuda da arkamda değil ve yarın bu tehditlerin ufak bir kısmı da gerçekleşecek olursa arkamda durmayacak. Bu da, takdir edersiniz ki, hoş bir duygu değil.

Kusura bakmayın ama bu yaştan sonra bu saçmalıklara tahammül edecek sabrım yok. Yeterince yapacak işim de var. Bu kadar Kelimebaz yetsin.

*
Kelimebaz’ı yazmak güzeldi. Sizi bilmem ama ben çok şey öğrendim. Çok güzel feedback’ler aldım (neydi bunun Türkçesi?). Dostluk ve sevgiyle yazan okurlarım oldu. Bir kısmı yazışma faslının ötesine geçen arkadaşlıklar kurdum. Hepsine teşekkür ederim.

Yazmak bir iptiladır. Elbette yazmadan duramam. Ama nerede, nasıl, şimdilik daha düşünmedim.

Açıklama

Nişanyan aslında gayet iyi açıklamış durumu. Sadece bir dipnot olarak, Taraf hakkındaki -olumlu- görüşlerimin değişmediğini, ancak bu mevzuda Taraf yöneticilerin tamamen hatalı olduklarını düşündüğümü belirteyim istedim. Bilahare ayrıntıya gireriz. Bu olaya tepki gösteren diğer bloglar şunlar:

Tolga- “Sansür”den sansür doğdu: Taraf ve Sevan Nişanyan olayı

Zeynep- Yeter! Nişanyan Köşesine! Çingeneler Evlerine!

Kacakkova- Nişanyan’ın kelimebaz’ına ne oldu?

Metin Bey- Kendine Gel Taraf!

Fenasi- Fekat Bu Censure’dür Azizim

Hasan Rua- Taraf’ın Sansürü

Lermantov- Sansür

Nestenka- Sevan Nişanyan Taraf’tan Ayrıldı.

Ali Rıza Ezin- Sansürlü yazı, sesi kısılan Nişanyan

Cih.web.tr- Tarafsız olduğunu iddia eden Taraf gazetesi

Cansu Elter- “Taraf”

Gay Kedi- Taraf ve Din!



Simge

5 01 2010

“Siyasi simge konusuna dönelim. Baykal ve “malumu ilan” etmek istemeyen yabancı üniformalı merciler, türbanın simge olduğunu söylerken “şeriat” ve “irtica” simgesi olduğunu iddia ediyor, meseleyi bu nedenle ülke gündeminin birinci maddesi haline getiriyorlar. Simge olduğuna katıldığımı belirttim, ama neyin simgesi? Üniversitelerin kapılarında gösteri yapan on binlerce genç kadın “şeriatçı” ve “mürteci” mi? “Mürteci” iseler, niye eğitim hakkına bu kadar önem veriyorlar? “Örümcek kafalı” iseler, niye evlerine çekilip Kuran okumak yerine mimar, mühendis ve bilim kadını olmak için bu kadar ısrar ediyorlar? Hiçbir cevabı yok elbet bu sorular. Çünkü bu kadınlar ne şeriatçı, ne mürteci ne de örümcek kafalı. “Okuyacağım” diyorlar ve “İstediğim gibi giyinip okuyacağım” diye diretiyorlar. Kısacası, özgürlük mücadelesi veriyorlar. Türban onlar için artık özgürlüğün simgesi. Benim içinse demokrasinin simgesi.”

Margulies, Roni. Kalpsiz Dünyanın Kalbi. s.16



Saçmalama Oktay

3 01 2010

Oktay Ekşi beyfendinin bugünkü köşesinden:

Kemalizm ve onun devamı olan Atatürkçü düşünce Türkiye’yi hep “demokrasiye” yönlendiren ilkelere dayanmıştır. Hem Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası, hem de Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyimleri -başarısızlıkla sonuçlanmış olsalar da- Atatürk ve arkadaşlarının “çok partili düzen” özleminin kanıtlarıdır.           Kaldı ki tek parti döneminin sonraki yıllarında bir kısım milletvekilinin siyasi iktidarı serbestçe eleştirmeleri için bir “Müstakil (bağımsız) Grup” adıyla bir grup kurmaları sağlanmıştır.

Lafı dolandırmadan madde madde gidelim;

1) ‘Kemalizm ve onun devamı olan Atatürkçü Düşünce’(aralarındaki fark nedir onu bilemedim) totaliter, pozitivist bir milliyetçilik üzerine bina edilmiştir. Demokrasinin adı sadece “demokrasi muasır medeniyetin bir ürünüdür, ama halkımız henüz demokrasiye hazır değil” demek gerektiği zaman geçer.

2) TpCF ve SCF deneyimleri baştan sonra Atatürk’ün ve arkadaşlarının ‘çok partili düzen’e duyduğu öfkeyi yansıtır. TpCF ilk kurulduğunda Kemal Paşa hazretleri önce temkinli davranmış, gerginlik çıkmasın diye Fethi Okyar’ı başbakan yaptırmış ve ılımlı görünmüş, ama Şeyh Sait İsyanı çıkıp da uygun fırsatı bulunca önce partiyi ezmiş, İzmir Suikasti Davası vesilesiyle de hem TpCF’lileri, hem de İttihatçı kalıntılarını komple tasfiye etmiştir(bazılarını siyasetten, bazılarını da hayattan). Zaten Atatürk’ün Macartney’e verdiği(Hakimiyet-i Milliye’de bayağı çarpıtılarak yayınlanan ama İngiliz büyükelçisinin raporu sayesinde çarpıtılmamış halininin nasıl olduğunun öğrendiğimiz) mülakatta TpCF’liler için sarfettiği “nankör” ve “vatan haini” gibi laflar, onun bu fırkaya bakışını özetler.¹

3) SCF’nin kurduruluşundaki temel amaç ise bir taraftan yeni Cumhuriyet’i bir tek parti diktatörlüğü olarak gören batıya daha ‘demokratik’ bir görüntü çizmek, diğer taraftan da mecliste küçük bir muhalif grup bulundurup, hükümetin eleştirilmesini sağlamak ve böylece hükümetin(yani CHF’nin) verimliliğini arttırmaktı. Böyle çalışan bir kafanın da demokrasiyle çok alakası yoktur bence.²

4) Müstakil Grup denilen şey, demokrasiye hiçbir faydası olmayan, safi görüntüyü kurtarmak için yaratılmış, anlamsız bir gruptur. Tek işlevi Oktay Ekşi gibi adamların “Bakın Atamız ne kadar da demokrattı” diyebilmeleri için, örnek teşkil etmektir. Boş laflar bunlar.³

¹Zürcher. Savaş, Devrim ve Uluslaşma. s.271

²http://www.seviyesizsiyaset.com/2009/01/serbest-cumhuriyet-firkasinin-kisa-tarihi2/

³ Bu konuyla alakalı bir şey yazmışım zamanında.