Ayna Tekniği

27 02 2010

“Kuşkusuz kaynak yokluğundan, tarihsel anlatım Türklerin Arapları 8. yüzyılda nasıl gördükleri üzerine hiçbir şey öğretmemektedir. Buna karşılık Arapların Türkleri nasıl gördüklerini öğrenmek kolaydır ve ders kitaplarında bu konuda oldukça övücü bir tablo çizilmektedir:

“Araplar, Türklerle daha ilk karşılaşmalarında, onların son derece cesur, disiplinli, hareketli, çevik, gözüpek, dayanıklı, sadık, güzel görünüşlü ve gösterişli insanlar olduklarını görmüşler ve takdir etmişlerdi”(*)

Arapların görüşü önemlidir ve askerî konularda, işin ustalarının görüşü haline gelmektedir. Araplar Kuran’ın indiği halk olmanın prestijine sahiptirler; Türklerle çatıştıklar sırada dinsel konularda onlardan üstündürler, çünkü İslam yoluna daha önce girmişlerdir; fetihlerin şiddeti askerî konularda  en azından Türklerle eşit olduklarını göstermekte, demek ki yargıları değer kazanmaktadır; önceleri düşman, sonraları rakip olanın hayranlığı daha değerlidir. Anlatımda, karşılıklı değer verme süreçleriyle totolojiye yaklaşan bir karşılıklı etkileşim söz konusudur.

Gerek okul alanında gerekse başka alanlarda, ayna tekniği Türk yazarlar tarafından sıkça kullanılmaktadır. Bu, konuşanı gizlemeyi hedefleyen bir ideolojik söylem işaretidir: Görünürde konuşan yazar değil, düşman olmaları nedeniyle övgülerinin nesnellik kazandığı varsayılan kişilerdir. Şovenizm yabancılar tarafından onaylanmaya bayılır; bu basında da çok kullanılan bir gazetecilik yöntemidir. Okul kitaplarında görülen Türkler lehindeki görüşler, sadece Arap yazarlarından değil, Matthieu d’Edesse gibi klasik Ermeni tarihçilerinden de alınmaktadır.”¹

¹Copeaux, Etienne.Tarih Ders Kitaplarında(1931-1993): Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine. S.304-305

*Köymen’in 1990′da çıkan Lise 2. sınıfların için tarih ders kitabından alıntı



:)

27 01 2010

R. Margulies. Kalpsiz. s.58 (Taraf, 13 Eylül 2008 )

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ devir teslim töreninde şöyle demişti: “Toplumun bir kesimi yeni bir kültürel kimliğin, yaşam tarzının oluşumunda dini düşüncelere büyük bir ağırlık verildiğini düşünmekte ve gelişmelerden büyük bir endişe duymaktadır. Bu endişe ciddiye alınmalıdır. Giderek güçlenen bazı cemaatler, ekonomiyi yönlendirmeye, sosyopolitik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadır.”

Baykal yetersiz buldu bunları. “Paşa çok doğru şeyler söyledi, güzel analizler yaptı. Ama sözle etkili olma aşaması geride kaldı” dedi. Kibar bir gününe denk gelmiş olmasa, “Darbe yapsana lan!” diyecekti, diyemedi.



Tarih Ders Kitaplarında ‘Malazgirt’

26 01 2010

Sadece, daha sonraki ders kitaplarının, Malazgirt ya da diğer savaşlar hakkındaki tarihsel anlatımlarında değişmez bir unsur olarak varlığını koruyan bir özellik Türklerin değerini vurgulamaktadır: Türkler sayıca düşmandan daha azdır. Bu olgu tarihsel olarak da doğrulanmaktadır, ancak sistematik biçimde hatırlatılması onu bir tavır/tercih biçimine dönüştürmektedir. Zafer durumunda, yenenin değerini artırmakta, bozgun durumundaysa yenilenin gerekçesini oluşturmaktadır. Savaşların anlatımındaki böyle sayısal bir ilişki kullanılması öylesine yerleşmiştir ki, kimlik belirleyici bir unsur haline gelmektedir: Öğrencilerden zayıf olanla, sayıca azlığına karşı kazananla, tarihin tüm David’leriyle özdeşleşmeleri istenmektedir. Bu özelliği diğer Türk ve Müslüman savaşlarında da bulacağız. İkinci değişmez nitelik 1931 kitaplarında da yerini almıştır: Yendiği adamı esir gibi değil konuk gibi karşılayan, sonra da serbest bırakan Sultan Alparslan’ın iyi yürekliliği. Burada iki Türk özelliğinin göstergesi bulunmaktadır: Bir yanda yiğitlik ve askerî değer, diğer yanda ruh yüceliği. Bu iki unsur savaşın anlatımındaki tavır/tercih biçiminin asgari zeminini oluşturmaktadır.

Atatürk döneminde öykünün dinî boyutundan arındırılıp laik bir Türk erdeminin betimlenmesine dönüşmesi tamamen anlaşılır bir şeydir. Ama olay ulusal bir anlamda kullanılmamaktadır; Kemalist tarihyazımının çabalarını Antikçağ üstünde yoğunlaştırdığı doğruydu; Ataların bölgeye tarihöncesinde zaten gelmiş olmaları, Türklerin 11. yüzyıldaki bu “yeni” gelişlerinin önemini azaltıyordu.

Anlaşıldığı kadarıyla, okul kitaplarındaki Malazgirt söylemi çok partili dönemin başlangıcında(1945) değişmiştir. Hüseyin Namık Orkun’un(Orhun metinlerinin milliyetçi kullanımda başrolü oynadığını hatırlatalım) hazırladığı bir okuma kitabında, Müslüman kaynakların anlattıkları tüm simgesel anekdotlar dizisi gün yüzüne çıkar; Kıpçak ve Oğuz paralı askerlerinin “ırkdaşları”nın yanında yer alarak Bizans ordusuna ihanet etmelerini anlatan Orkun, dinî kapsamına yeniden kavuşmuş olaya etnik-ırksal bir boyut da ekler. Savaşın Türk-İslamcı bir yoruma uğratılması için gerekli tüm unsurlar artık bir araya getirilmiştir. 1976′da, Kafesoğlu ve Deliorman’ın anlatımında, zaferi sağlayan Müslüman inancıyla Türk erdeminin birleşmesidir. Daha önce belirtilen erdemlere, bu yazarlar çeşitli öğelerden meydana gelmiş Bizans ordusu karşısındaki Türklerin uyumunu, birliğini de ekler.

Ama diğer konularda olduğu gibi bu derste de, Kemalist unsurun ortaya çıkıp yapıyı taçlandırması için 1980′lerin ortasını beklemek gerekecektir: Anadolu’yu düşman Yunan’a karşı koruduğu için, Mustafa Kemal Alparslan’ın devamcısıdır. Malazgirt ve 1922 büyük Taarruzu’nun başlama tarihleri arasındaki çakışma (26 Ağustos) üzerinde o zaman durulmaya başlanır. Bu çakışma büyük bir olanaktır, çünkü anlatımda geçmişten bugüne gelmeyi kolaylaştırmaktadır. 1922 Taarruzu sadece düşmanın yine Yunanlı olması ya da sonucun aynılığı bakımından değil, Türklerin özlerinde bulunan erdemlerin yeniden sergilenmesi anlamında, 1071 savaşının bir tekrarı gibi sunulmaktadır: Askerî ve insani erdemler söz konusudur, çünkü Mustafa Kemal düşmanı Trikopis’e karşı, Alparslan’ın gösterdiği iyi yüreklilikle davranmıştır.

Başvurduğumuz ders kitaplarının en yakın tarihli olanlarında ise, dinî boyutu anekdot düzeneğinde ve doğrudan savaş öyküsünde bir zayıflama gözlenmekte, bunun yerine “Türklerin Anadolu’yu yurt edinişleri” başlıklı ve yüzyıl başında dile getirilmiş suçlamaları yanıtlayan bir paragraf öne çıkmaktadır.

Demek ki incelenen 60 yıl boyunca Malazgirt söylemi çok net bir evrim yaşamıştır. Olay, ancak 1980 darbesinden sonra, ulusal ve siyasal boyutlar almıştır. Dinsel boyut tam olarak 1976 ile 1987-1988 arasında ifade edilmiştir, ama tüm yakın tarihli kitapların savaşın İslam’ın yazgısı üzerinde yaptığı olumlu etkiden söz edilmektedir. Bu anlamda, Malazgirt Savaşı hakındaki dersler, daha ilerde çözümleyeceğimiz “Türklerin İslam’a yaptıkları hizmetler” söylemini kapsayan daha geniş bir bütünün parçasıdır.

Copeaux, Etienne.Tarih Ders Kitaplarında(1931-1993): Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine. S.217-219



Simge

5 01 2010

“Siyasi simge konusuna dönelim. Baykal ve “malumu ilan” etmek istemeyen yabancı üniformalı merciler, türbanın simge olduğunu söylerken “şeriat” ve “irtica” simgesi olduğunu iddia ediyor, meseleyi bu nedenle ülke gündeminin birinci maddesi haline getiriyorlar. Simge olduğuna katıldığımı belirttim, ama neyin simgesi? Üniversitelerin kapılarında gösteri yapan on binlerce genç kadın “şeriatçı” ve “mürteci” mi? “Mürteci” iseler, niye eğitim hakkına bu kadar önem veriyorlar? “Örümcek kafalı” iseler, niye evlerine çekilip Kuran okumak yerine mimar, mühendis ve bilim kadını olmak için bu kadar ısrar ediyorlar? Hiçbir cevabı yok elbet bu sorular. Çünkü bu kadınlar ne şeriatçı, ne mürteci ne de örümcek kafalı. “Okuyacağım” diyorlar ve “İstediğim gibi giyinip okuyacağım” diye diretiyorlar. Kısacası, özgürlük mücadelesi veriyorlar. Türban onlar için artık özgürlüğün simgesi. Benim içinse demokrasinin simgesi.”

Margulies, Roni. Kalpsiz Dünyanın Kalbi. s.16



“Ders Kitaplarının Dış Düzeneği”

23 12 2009

“1980’lerin ortalarından beri, birçok [tarih ders]kitabın[ın] başında ve sonunda, yerleşmiş, kodlanmış, metin-dışı, kitabın içeriğinden bağımsız, bir kitaptan diğerine pek değişmeyen, söylemin içine oturduğu çerçeveyi oluşturan ve bütünün ideolojik ölçütlere uygunluğunu doğrulayan bir “Kemalist düzenek” yer almaktadır. Düzenek, tamamlanmış haliyle, yedi öğe içermektedir:

1)Kitabın başında: İstiklal Marşı metni; Türk bayrağı; bir Atatürk resmi; Gençliğe hitabe metni(tarihsiz);

2) Kitabın sonunda: Öğretmen marşı; bölge bölge günümüz Türkiye haritası; 1993’ten beri bir “Türk dünyası” haritası.

Bunların toplamı, birbirleri üstünde de etki yapan bir simgeler kompleksi oluşturmaktadır. Ulusal marş ulusa gönderme yapmakta, ama aynı zanda, tıpkı Marseillaise gibi, köken-olay olan Kemalist devrimi ve bu köken-olaya eşlik eden, ulusun ve düşmana karşı kazanılmış zaferin maddi simgesi olan bayrağı çağrıştırmaktadır. Bu simgelerin, ulusun ve ordunun temellerinin atıldığı ve iç içe geçtikleri bir dış savaşla birlikte yürüyen devrimden kaynaklanan Fransız simgeselliğiyle yakın bir benzerliği vardır.

Atatürk resmi, köken-olayla rejimin kuruluşu arasındaki bağı sağlamaktadır; Atatürk hem zafer kazanmış askerî lider, hem kurucu ata, hem de “yüce önder”dir. 20. yüzyıl Türkiye’sini şahsında canlandırmaktadır. Dönemin birçok metni gibi “Gençliğe hitabe”nin de okul öğrencileri tarafından anlaşılmasına olanak yoktur, çünkü metindeki sözcüklerin çoğu bugün artık kullanılmamaktadır; ancak, belki de bu nedenle, modern Türkçeye çevrilse yitirebileceği bir etkiye ve yoğunluğa sahiptir. Yüzyıl başı Türkçesinin bugün kullanılmıyor olması, ona bu örnekte bir kutsal kitap dili işlevi kazandırmaktadır.

“Öğretmen Marşı”, öğretmenlerin görevi mesajı aktarmak olduğuna göre, önder ile gençlik arasındaki bağı sıkılaştırmaktadır. Biçimi ve başlığı metne, eğitim kadrosunu askerleştirme isteğini gizlemeyen, militarist bir nitelik vermektedir. Ulusal toprakların haritası ise (birkaç yıldır “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”ni de içermektedir), tüm bu öğelerin coğrafi zemini sağlamakta ve bu coğrafya, dökülmüş kanlar nedeniyle, tarihsel söylem içinde kutsal bir nitelik kazanmaktadır.

Mayıs 1993’te bu düzeneğe çok önemli bir unsur daha katılmıştır. Turgut Özal’ın Türkdil Asya’ya yaptığı geziden kısa bir süre sonra çıkan bir kararnameyle, yukarıda belirtilen unsurların yanı sıra, yayıncıların bir “Türk dünyası” haritası da basmaları gerektiği belirtilmiştir. Yeni düzenleme, 1994’te satılan ders kitaplarında uygulamaya konmuştur. Bu çok önemli olay, resmi söylemin kimlik oluşturma amacıyla kullandığı öğeler bütünü içine Türkdil dünyanın da katılması olarak yorumlanabilir.

Bu simgeler toplamı her zaman yoktu; Mustafa Kemal’in, Cumhurbaşkanı olarak, metin-dışı bir resminin konması için 1934’te TTTC tarih dizisinin dördüncü cildinin yayımlanmasını beklemek gerekecektir. 1938’de, büyük olasılıkla Atatürk’ün ölümünden önce, kapağında alışılmadık, Mussolini resimleri biçeminde bir portrenin yer aldığı bir ilkokul tarih kitabı çıkar. Bu resim bir daha kullanılmayacaktır. 1939’da Atatürk’ün resmî portresinin yerine Milli Şef İsmet İnönü’nün portresi alır. Ama 1945’ten itibaren Atatürk’ün metin-dışı resimleri kitaplardan kaybolur.

Yukarıda tanımlanan simgelerin ortaya çıkışının kaynağında 12 Eylül 1980 darbesi ve onun güçlü neo-Kemalist tepkisi yatmaktadır. Olay önce devlet tarafından ortaokullar için 1985’te basılan ders kitaplarında kendini gösterir: Kapaklarda ata binmiş Atatürk heykelinin resmi bulunmaktadır. Bir kişiyi kendi görüntüsüyle(fotoğraf ya da resim) değil de kendi heykelinin fotoğrafıyla sunmak, onu insan olmaktan çıkarıp efsaneye dönüştürmek anlamına gelir. Artık o insan değil, onun şahsında bir tarih sunulmaktadır.”(*)

(*)Copeaux, Etienne. Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine. S.134-136

TTTC: Türk Tarih Tetkik Cemiyeti

Türkdil: Kitabı çeviren Ali Berktay’ın bu kelime hakkında düştüğü notu aynen alıntılıyorum: “Fransızca “turcophone” sözcüğünü “Türkdil” ile karşıladım. Bizde çokça kullanılan “Türkî” sözcüğü daha çok etnik bir yakınlığı ifade ettiğinden yazarın niyetine ters düşüyordu; Fransızca sözcüğüm tam karşılığı olarak düşünülebilecek “anadili Türkçe olan” ise sürekli kullanıldığında metin akışını ağırlaştıracaktı.”(s.30, dn. 5)



Her Türk Asker Doğmaz

21 12 2009

“[Birinci Dünya Savaşı sırasında] İnsan kaybı açısından firar, [Osmanlı] ordu[su] için hastalıktan da daha büyük bir sorun olarak ortaya çıkmaktaydı. Bu sorun yıllar geçtikçe, artık başedilemez boyutlara varır. Aralık 1917′de 300.000 asker firardadır. Savaş sonunda ise bu sayı, hemen hemen yarım milyondur. Bu asker kaçaklarının çoğu düşmana gitmez. Ama hatırlamak gerek ki, savaşın ikinci yarısında İngilizlere teslim olmak üzere kaçan Ermeni ve Arap sayısında kesin bir artış görülür. Firarilerin çoğu, cepheye giderken yolda kaçmakta veya özellikle kendi şehir, kaza ya da köylerine yakın yerlerde iken, hareket halindeki orduyu terk etmektedirler. Firarın ardınan kırsal alanlarda başıboş dolaşmakta veya soyguncu çeteler oluşturmaktadırlar. Bir süre sonra, kaçakların cephe gerisinde yarattığı bu güvenliksiz ortama müdahale etmek üzere daha çok askeri birlik seferber edilir. Halk genel olarak asker kaçaklarına karşı olumlu bir tavır takınır ve onları evlerinde saklar. Asker kaçakları yakalandıklarında, ordunun gücünü daha fazla tüketmemek amacıyla genellikle hafif bir şekilde cezalandırılır ve hemen birliklerine gönderilir. Mayıs 1916 kadar erken bir tarihe ait bir Hollanda Elçiliği raporunda, Osmanlı ordusunda hapis cezalarının benzer bir gerekçeyle dayak cezası ile değiştirildiği yazılmaktadır. Kaçakların idam edildiğine dair raporlar çok azdır. Ancak ordu, firarı zorlaştıran tedbirler almaktan da geri kalmaz.”

Zürcher. Savaş, Devrim ve Uluslaşma. s.185-186



Vedat Türkali

1 12 2009

7 dakikada ne kadar çok şey söylemiş.

Gerçek düşman; vicdansızlık, inkarcılık ve insanların özgürlüğüne düşman olmak!



İyi ki Varsın Be#12

13 11 2009

Ahmet Türk’ün bugün Meclis’te yaptığı konuşma:

1302895

“Son derece önemli bir dönemden geçiyoruz. İsmi konulmasa da Kürt sorununu mecliste tartışma olanağı bulmayı önemli buluyoruz.

Hiç şüphesiz ki bugün Cumhuriyet tarihinin en önemli, en sancılı, en büyük acılar yaratan sorununu konuşuyoruz. DTP olarak soruna nasıl baktığımızı kamuoyuyla paylaşmak istiyorum.

Kürt sorunun çözümsüz bir hal alması devletin hatalarıyla doğrudan bağlantıldır. Elbette uluslararası güç dengesi de hafife alınamaz.

Bugün Kürt sorunu olarak tanımladığımız sorunun bu uluslararası gelimelerden bağımsız ele alınması mümkün değildir. Türkiye’nin kendi içinde ve iç dinamikleriyle çözmesi gereken bir sorundur fakat sorunu dış dünyadan yalıtarak ele alma durumuna düşmemiz gerekir.

Biz göre farklılıkların inkarı ve demokrasi yoksuluğu ülkeyi uluslarnarası sistemin istismarına açık hale getirecektir. Kürt sorunu ve savaş gerçeğiyle ilgili sürekli yanlışlar yaptık. Bu çatışma döneminde bölgede yaşanan insanhakları ihnlallellerinin unutulmaması için özel gayretler gösterildi. Yaşanan falil mechuller, işkenceler, köy yakmalar ve boşlatmalar, haksız gözaltılar sıkı yönetim ve olağanüstü hal diye gizlenmeye çalışıldı. Milltevekilimiz gözlerimizin önünde kontrgelilla taragfından öldürüldü, işadamaları infaz edildi, bu cinayetleri işleyenler ellerini kollarını sallayarak dolaştı. Bugün geldiğimiz aşamada görüyoruz ki bugün bu konuda kısmen başarılı olunmuştur. Bölgede yaşayanlar bunun hem canlı tanğı hem de mağdurladırlar. Türkiye içinde nanılmaz birn algı farklılığı yaratılmıştır. Bu da Kürt sorunuyla ilgili gerçeklerin kamuoyuna açıklanmamasından kaynaklanmaktadır.

Geçmiş dönemlerde de hükümetler bazı hataların yapıldığını kabul ettiler. Ama bunlar gündeme getirilmedi. Hataların kaynağına inemediler.

Türkler’in Anadolu’ya ilk geldiği günden beri ittifak içinde oldukları Kürtler’e akıl almaz baskılar uygulandı. Devlet Şeyh Sait ve Dersim isyanlarını doğru okuyamadı. Tek etnik kimliğe dayalı ulus yharatma çabası acılara yol açtı. O dönemde yaşananların üstü örtüldüğü yetmezmiş gibi bugün bile aynı anlayışın temsilcileri çıkıp bu yöntemleri yeniden uygulamaktan söz etme cesaretini gösteriyorlar. O dönemin sorumlu siyasilerini nasıl etkisiz hale getirdilerse bugün de aynı şeyi yapıyorlar. Şunu söyleyim ki; Bir daha hiç kimsenin toplumumuza böyle acıları yaşatmaya gücü yetmeyecektir. Katliamcılar bunun hesabını halkımıza verecektir.

O dönemde sorunların üzerine şiddetle gidildi. Eğer bu yanlışlar yapılmasaydı bugün 40 bin kişinin kaybından söz etmeyecektik. Havaya uçup giden paralardan bahsetmeyecektik. PKK, devletin yaptığı hatalar sonucu ortaya çıkmıştır. Ancak sorunun nedenleri hiçbir zaman temel olarak ele alınammaıştır. Kimi çevreler ise aslında Kürtlerin hiçbir sorununun olmadığını, dış devletlerin kışkırtmalarını öne çıkarmıştır.

Eğer eşit yurttaş olduğumuzu, hiçbir sorunumuzun olmadığını iddia ediyorsanız biraz empati yapın. Birileri çıkıp yeryüzünde Türkçe diye bir dil değil dese. Ve tek kelime Kürtçe bilmeyen çocuğunuza zorla Kürtçe öğretmeye kalksa buna isyan etmez misiniz? Biz hiç değilse onurumuzu korumak için bu politikalara karşı çıkıyoruz.

Kürtlerin de bir tarihi, sanatı, kültürü, dili vardır. Kültürlerin bir arada yaşaması bir erdem göstergesidir. Görkemli uygarlıklar bu şekilde ortaya çıkmıştır.

Bu mesele bir Kürt-Türk meselesi değildir. Asimilasyon politikalarına karşı bir tavırdır. Bu kimliğin olduğunu vurgulamanın neresi milliyetçiliktir?

Bölge halkı gördüğü zulmü şikayet edecek bir tek savcı, bir kaymakam, bir vali bile bulamadı. Çünkü hepsi ya bir çarkın zorunlu parçasıydı, ya da korkudan susmak zorunda kaldılar. Bu kirli politikaların devlet içinde devletçikjler oluşturduğunu birileriniz yeni farkediyor. Ama biz bunu 20 yıldır yaşıyoruz. Susurluk, Şemdinli, Ergenekon ortaya çıkmadan önce biz bunlartın namlularını ensemizde hissederek politika yapıyorduk.

Bölge halkının barış sevinci anlaşılamamış, ısrarla şov olarak yansıtılmıştır. Bölge halkının barışa gösterdiği coşku birilerini ürkütebilir. Fakat barış işte böyle bir şeydir. Elle tutulur, gözle görülür bir şey.

Bu ülke dört bir yanda neredeyse hergün aynı acıyı yaşadı. Cenazelerin gitmediği neredeyse köy bile kalmadı. Her türlü ırkçı tahriklere rağmen halkların bir arada ve barış içinde yaşama arzusunu koruyor olması büyük kazanımdır. Biz bu inkarcı polşitikalardan dolayı halkı suçlamıyoruz. Bunları uygulayan halk değildir. Devleti ele geçirmeyi başaran İttihatçı ekip ve onun ardılı olan zihniyettir.

1940-1980 yılları arasında bölgede bırakın silahllı hareketleri, doğru dürüst bir siyasi hareket bile yokken bölgeye yapılan yatırım Türkiye ortalamasının kat kat altındaydı. Bu yüzden oraya yatrıım yapılamamsının nedeni oradaki şddet olayları değildir. Demokrasi ekonomisiz, ekonomi de demokrasisiz olmaz. Bu nedenle demokratikleşme sürecinin en önemli ayaklarından biri bölgeler arasındaki gelir dengesizliğinin ortadan kaldırılmasıdır.

Bu ülkede demokrasi ihtiyacı olan sadece Kürtler de değildir. Ülkenin bütün vatandaşları demokrasi yoksunluğunun mağdurlarıdır. Demokratik açılım demokrasiyi yükseltmeyi öngörmelidir. Bu vesileyle siyasi irade var olan realiteden hareket ederek yalnızca Kürtlerin değil ülkedeki bütün etnik unsurların varlıklarını garanti altına almalıdır. Bu ülkeyi bölünmeye filan götürmez. Aksine kimliklerin bastırılması bölünme ortamı yaratır.

Artık içi boş kardeşlik söylemleri de ırkçı politikalar da halkımız tarafından onay görmüyor. Sorumlu ortak siyasi aklı orataya çıkarmak zorundayız.

Bugün geldiğimiz noktada malesef eski gelenekten dolayı çok fazla ilerleme sağlanamıyor. Devletin zihniyet yapısında değişiklik yapmadan sorun çözülemez.

Kendi aramızda kendimize uygun bir modelle birlik içinde çözmek dışında bir seçenek yoktur. Birbirimize güvenmek dışında bir yol da yoktur. Kimse gelip bizim sorunlarımızı çözemek, çözülsün de istemez. Kendi demokrasinin güçlendirmeyen bir toplum esaretten kurtulamaz.

Etnisite dayal tekci dayatmaların Türkiye’yi küçük düşürüp küresel güçlerin kucağına ittiğini kabul etmek durumundayız.

Hiç kimsenin bayrakla, sınırlarla bir sorunu yoktur. Ülkenin ortak dili Türkçe’dir olmaya da devam eder.

Türkiye’nin demokrasi dışında başka bir çıkış yolu kalmamıştır. Bugünden sonra yapmamız gereken şey demokrasi etrfında birlişerek tüm sorunlarımızı çözmek olmalıdır. Bu görev herşeyden önce meclistedir.

Ak Parti’nin açılım süreci bizim çözüm anlayışımızdan uzaktır. Kürt sorunu dış politikadan bağımsız ele alınması mümkün olmayan bir konudur. Bu sorunu çözerken halkı mı esas alıcaz yoksa yurtdışını mı dikkate alacağız. Bu sürece başından beri katkı sunmaya gayret ettik. Hükümetin bizi ısrarla sürecin dışına itme gayretlerine rağmen gayret ettik. Sorunun artık orduya havale edilmemesini istiyoruz. Bu süreci destekledik ancak hükümetin askeri operasyonlardaki ısrarı ve sorunu güvenlik sorunu olarak algılaması süreci ilerletememiştir. Bazıları da ordudan medet ummak dışında bir arayış içinde olmamıştır.

Bu acıların sürmesini isteyenlere karşı demokrasi mücadelesini sürdüreceğiz. TBMM bu sorunu çözecek ortak siyasi akılla demokratik temsiliyet gücünü ortaya koymalıdır. Kurulacak bir komisyon gerçekleri açığa çıkartabilmelidir. Hangi hataların yapıldığını ortaya çakırmaladır. Biliyoruz ki geçmişle yüzleşme noktasında cesur olmadan Cumhuriyet’i demokratik bir hale getiremeyiz. Kamuoyunun önünde açık bir süreç işletilmelidir. Kamuoyunun tüm gerçekleri bilmeye hakkı vardır. Böylesi bir çalışmanın sonucunda ortaya çıkacak demokratik çözüm önerileri bize güç verir. Türkiye’nin demokratikleşmesi Ortadoğu’da demokratikleşmesini de sağlayacaktır.

Türkiye’nin demokratikleşmesi demek Ortadoğu’nun demokratikleşmesi demektir. Biz ortadaki tavra rağmen olumsuz değiliz. Ortada bu kadar acılar varken ben meseleyi askeri operasyonlarla çözerim diyen bir politikacı çözümsüzlüğe hizmet eder.

Biz barış için koltuklarımızdan değil canımızdan vazgeçmeye hazırız. Barış mücadelemize sürdürdük, devam edeceğiz. Haklılığımız sayesinde başaracağımızdan da eminiz. Hükümeti de muhalefeti de bu tarihi dönemde kandırma, aldatma politikalarını bırakmaya çağırıyoruz. Gelin çocuklarımıza barış ve içinde yaşanacak bir gelecek armağan edelim. Bizler bugün varız, yarın yokuz ama halklarımız hep var olacak. Gelin hep beraber sorumluluk alalım, sorunları çözelim ki gelecek kuşaklar bizi minnetle ansınlar.”



Tek Parti Döneminde Seçimler[H.Uyar]

12 11 2009

Dr. Hakkı Uyar’ın, Nisan 1999 tarihli(64. sayı) Toplumsal Tarih’de yayınlanan Tek Parti Döneminde Seçimler başlıklı makalesinden alıntı yapıyorum. Makalede bütün seçimler tek tek incelenmiş, ben sadece giriş kısmı diyebileceğimiz ve bu seçimlerin genel özelliklerini sıralayan bölümü alıntılıyacağım. İyi okumalar.

Tek parti döneminde yapılan seçimler, gerçek anlamda bir seçim değildir. Bunlar, seçimden ziyade plebisittir; hatta plebisit olarak tanımlamak bile zordur. Çünkü plebisitte yurttaşın “evet” ya da “hayır” oyu kullanma hakkı vardır. Halbuki tek parti dönemindeki seçimlerde, adayların seçilememe gibi bir tehlikeyle karşılaşmaları söz konusu değildi. Adaylar -özellikle CHP’li adaylar-, “ittifakla” seçiliyorlardı. “Müttefikan” değil de, oy çokluğu ile seçilme ancak, partinin dolaylı desteklediği bağımsız adaylar için söz konusuydu. Birince seçmenlerin seçtikleri ikinci seçmenlerin CHP’li olmasına özel bir önem veriliyordu. Bağımsız olarak ikinci seçmenliğe adaylığını koymak, pek mümkün olmuyordu. CHP’li ikinci seçmenler de, CHP’li adaylara oy vermek zorundaydı; çünkü, CHP’li bir ikinci seçmenin CHP’li bir adaya oy vermemesi parti tüzüğüne göre suçtu. Dolayısıyla, CHP’li adayları seçmek zorundaydı. Bu da herhalde -Mete Tunçay’dan naklen- “oybirlikli demokrasi” olarak tanımlanabilir.

Tek Parti döneminin miletvekili adayları seçime bir hafta kala belirlenmeye başlanıyor ve seçimlerden birkaç gün önce halka ilan ediliyordu. Bunun doğal bir sonucu olarak milletvekili adaylarının seçim kampanyasına girişmelerine de gerek kalmıyordu. Adayların aktif bir çalışması olmamakla beraber, seçimlerden önce parti örgütleri her tarafı parti bayraklarıyla ve afişlerle donatıyor; halkı seçimlerde oy kullanmaya çağırıyordu.

İkinci seçmenlerin oy verdiği milletvekili adaylarının parti tarafından belirlenmesindeki yöntemler, CHP tüzüğündeki gelişmelere göre değişiklik göstermektedir. Ancak, tek parti yönetimi pekiştikçe, adayların belirlenmesinde de belli bir istikrar sağlandı. CHP’nin kurulduğu tarihte(1923) adayları belirleme yetkisi Fırka Divan’ına aitti. Bu yetki, 1927 yılından itibaren -CHP Genel Başkanı, CHP Genel Başkan Vekili ve CHP Genel Sekreteri’nden oluşan- Umumi Riyaset Heyeti’ne (Genel Başkanlık Divanı) verildi. Umumi Riyaset Heyeti’nde adayların belirlenmesinde -bazı istisnalar olmakla beraber-, genellikle CHP Genel Başkanı’nın isteği doğrultusunda kararlar alınmaktaydı. Tek parti dönemi boyunca, miletvekili adayları genellikle Atatürk döneminde Atatürk tarafından; İnönü döneminde de İnönü tarafından belirlenmekteydi.

Milletvekili adaylarının belirlenmesinde göz önüne alınan kriterlere baktığımızda, aday olarak belirlenen kişilerin genellikle ülkenin tanınmış yazar, gazeteci, tüccar, serbest meslek sahibi, Milli Mücadele döneminde önemli hizmetleri olan kişilerden ve bunun yanısıra toplumda popülerliği ve saygınlığı olan kişiler arasından seçiliyordu. Bu kişilerin saygınlığı ve popülerliği, tekparti yönetiminin meşruiyetnin pekiştirilmesinde de önemli bir işlev görmekteydi. Belirlenen adaylarda aranan bir başka özellikde güvenilir olmak ve lider kadroya bağlılıktı.(Uyar, Tek Parti Dönemi ve Cumhuriyet Halk Partisi, s.262-63)



Afyon Meselesi

28 10 2009

Özdemir İnce’nin bugünkü yazısından:

Zülfü Dicleli, “İslam’la temas kurmak ve barışmak zorunda” olmanın ne anlama geldiğini bilmiyor anlaşılan. Çünkü o Karl Marx’ın “Din afyondur” deyişinin pabucunu çoktan dama atmıştır. Böyle yaparak Marksizmi gözden geçirmiştir (!).

Karl Marx, “Din afyondur” derken, İslam bağlamında, tarikatları, tarikat şeyhlerini, imamları, seyyidleri, seyyideleri, velileri ve evliyaları düşünmüş olmalı.

Zülfü Dicleli “Bu ülkede halkın yaşadığı bir İslam kültürü”nün ne olduğunu bilmiyor anlaşılan. Biraz tarikat ve cemaatleri incelerse halk İslamının afyondan beter eroin ve kokain olduğunu belki görür. Bu halkın yüzde bilmem kaçı, bir tarikatın müridi olarak şeyhinin bokunda keramet aramakta, eşinin tarikat şeyhi ile zina yapmasına göz yummaktadır.

Roni Margulies’in ‘Kalpsiz Dünyanın Kalbi’ kitabından:

…Din konulu yazılarında hiçbir küçümseme, dalga geçme, dışlama olmadığını fark ettim; Marx sadece anlar, açıklar ve anlayışla karşılar. “Kitlelerin afyonu” demeden önce, “kalpsiz dünyanın kalbi, ezilenlerin iç çekişi” der din için. Biz ise hep son kısmını hatırlarız: “Dini ıstırap, bir ve aynı zamanda, hem gerçek ıstırabın ifadesi hem de gerçek ıstıraba karşı bir protestodur. Din, ezilen yaratığın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz koşulların ruhudur. Kitlelerin afyonudur.”

Yeri gelmişken, şu “afyon konusunu biraz açmakta yarar olabilir. “Afyon deyince bizim aklımıza gelen değildir Marx’ın düşündüğü; onun döneminde afyon ağrı kesici olarak kullanılan, acıları dindiren bir ilaçtır. (s.4-5)