Bir takım metafizik ögeler harekete geçti!

25 02 2010

Ben bayağı bi sıkıldım malumunuz, uzunca bir süredir yurt ve dünya gündeminden usanmış vaziyette olduğum için gazetedir, televizyondur uzak duruyorum bunlardan. Ama yalnız ve güzel ülkemin gündemi benim bu usantıma aldırmaksızın, yardırırcasına dalgalanmaya devam ediyor. Az önce dayanamayıp “Bi durun be kardeşim, daha ne nedir anlayamadık, savcı mı görevden alınmış, balyoz ne demek, Başbuğ kime NAAAAAAH! demiş” diye dellendim ve RABBİME SORDUM “BLOGU BOŞLAMA” dedi.

Buranın böyle bi faydası var bana, bir şeyler yazasım olunca bir şeyler de okumak durumunda kalıyorum falan neyse, son gündem Balyoz tutuklamaları oradan başlayayım.

Çok sıkı takip edemedim ama artık iş tekrara bindi. Nokta‘nın Darbe Günlükleri’ni yayınlamasıyla başlayan üniformalı kinky paşalarımızın gizli maceralarını ifşa etme zincirinin son halkası Taraf’ın  Balyoz Planı’nı açık etmesi oldu. Camiye bomba atmak, kendi F16’sını düşürmek, insanları Şükrü Saraçoğlu’nun KUTSAL çimlerinde toparlamak gibi biraz psikopatça planlar yapılmış ama 80 darbesi hakkında az çok bilgi sahibi olanlar bu psikopatlığın şanlı ordumuz için olağan bir durum olduğunun farkındadır sanıyorum.

Neyse bu sefer TSK farklı bi yöntem seçip, idiaları direkt yalanlayıp yalancı durumuna düşmemek için kıvırma yoluna gitti. Neymiş senaryoymuş onlar, tatbikatmış falan filan. “ALLAH ALLAH” diye saldıran ordu nasıl olur da cami bombalarmış. Ulan ordunun ne bok olduğunu bilmesek “ayıp ettik sanırım, fazla yüklendik adamlara” diyeceğim de, başörtülü olduğu için oğlunun yemin törenini izlemeye kadınları ordu sınırları içine almayan adamlar “ALLAH ALLAH” diye taaruz etseler ne olur etmeseler ne olur.

Vesayet rejimi çözüldükçe köşeye sıkışan “devlet” babamız ise bir taraftan medyadaki koluyla “sivil diktatörlük” korkusu yaymaya çalışırken, diğer taraftan da cübbeli onbaşılar(yargı bürokrasisi) vesilesiyle misilleme yapmaya çalışıyor.

Bin yıl sürmesi planlanan 28 Şubat süreci, Emesya Protokolünün kaldırılmasıyla yalan oldu. Vesayet rejiminin de sonu yakındır. Paşalarımız kendilerini iyice rezil etmeden bu gerçekle yüzleşseler ne güzel olur.



:)

27 01 2010

R. Margulies. Kalpsiz. s.58 (Taraf, 13 Eylül 2008 )

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ devir teslim töreninde şöyle demişti: “Toplumun bir kesimi yeni bir kültürel kimliğin, yaşam tarzının oluşumunda dini düşüncelere büyük bir ağırlık verildiğini düşünmekte ve gelişmelerden büyük bir endişe duymaktadır. Bu endişe ciddiye alınmalıdır. Giderek güçlenen bazı cemaatler, ekonomiyi yönlendirmeye, sosyopolitik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadır.”

Baykal yetersiz buldu bunları. “Paşa çok doğru şeyler söyledi, güzel analizler yaptı. Ama sözle etkili olma aşaması geride kaldı” dedi. Kibar bir gününe denk gelmiş olmasa, “Darbe yapsana lan!” diyecekti, diyemedi.



İyi ki Varsın Be#13

21 01 2010

Sezin Öney’in bugünkü yazısı:

Üç yıl önce 19 Ocak’ta, aslında hepimizin “iyi” tarafı kurşunlandı. O yüzden Hrant Dink hepimizin arkadaşı oldu; az tanısak, hatta hiç tanımasak bile. O yüzden, o hepimiz için sadece “Hrant”. Çünkü kocaman kalbi, hayattan büyük neşesiyle, Hrant hepimizin içindeki “insanlığın” tezahürüydü. Ama gerçekten hepimizin arkadaşı da olabilseydi, onu koruyacak bir kozayı örebilir, onu bu kadar “geliyorum” diyen bir cinayetten koruyabilirdik. Hayatın koşuşturmasından, “büyük işlerden” vakit ayırıp Hrant’ın çevresine duvar örebilseydik o kurşunlar, hedefine varamazdı. 1990’larda, 2010 itibariyle hâlâ kale gibi sağlam duran kendi Berlin Duvarımızı yıkabilseydik, 28 Şubat komedisine kanmamayı başarabilseydik bugün Hrant hayatta olurdu.

Hrant’ın ölümü ve ertesinde yaşananlar, onun hikâyesi bakımından da, Türkiye’nin tarihi açısında da, klasik trajedileri andıran bir seyir izliyor.

Daha önce de yazdığım üzere, perde sarsıcı bir olayla, “en masumun” kurban edilmesiyle açılıyor. Zaten, Antik Yunanca’da τραγῳδία, yani trag(o)-aoidiā, “keçi” ve “şarkı” kelimelerinin birleşimi. Yani “trajedi” adı, keçinin kurban edilmesi sırasında, koronun dans etmesi ve şarkı söylemesinden geliyor. Trajedilerde, gerçekler aydınlanmaya başladıkça, oyundaki karakterler değişim evrelerinden geçer.

Bazı trajedilerde de, sahnenin ortasına birden bir araba sürülüverir. Tıpkı, Türkiye’de ortaya saçılan darbe ve “halkı hizalama, hizaya getirme” planları gibi…

Bu araba, ἐκκυκλεἶν, yani ekkyklêma, perde arkasını seyircilerin gözlerinin önüne sermek için kullanılan bir araçtır. Skene, yani sahnenin hemen arkasında, oyuncuların kostümlerinin, maskelerinin vesaire durduğu bölüme konan bir arabanın, döndürülüp seyircinin karşısına çıkarılması, birden gizli gerçeklerin açığa çıkmasına neden olur.

Esrarlı gerçekler, genelde arabanın içindeki cesetlerle ortaya dökülür.

1960’tan beri, askerlerin her 10 yılda bir siyasete ciddi müdahalesiyle, “normal” zamanlarda da politik hayatı sürekli kuşatmasıyla yaşadık. Bu yarım asırda, Ankara’da her yıl genişleyerek sonunda kilometrelerce kare alan kaplayan askerî binaları çeviren duvarların arkasında ne olup bittiğini hiç bilemedik.

Gerçeklerin kenarını, ucunu biliyorduk da, tam manzarayı bilemeyecek denli karanlıktaydık.

Hrant’ı vuran kurşunun ardından, onun sırf insan yönü nedeniyle sokağa dökülen binlerce kişi, aslında karanlığı delen ilk ışık huzmesi gibiydi.

İşin acıklı yanı, yaşanan bunca şey asla ideolojik değil. Romanya’daki Çavuşesku diktatörlüğünü andırır şekilde, salt müthiş bir yolsuzluğa dayanan çıkar düzenini korumak için tasarlandı bütün bu “kozmik” planlar. Eldiven, Balyoz, Kafes ve artık adları her neyse, amaca ulaşmak için her türlü kanun dışılığı, hatta cinayetleri, katliamları kullanan, yazarlarının ve yazılanların canavarlıklarını, gaddarlıklarını maskelemek, sırf kendilerine meşruiyet kazandırmak için de, bir resmiyet seremonisiyle şekillendirilen bu planları, harf be harf görmeden önce de bu düzeni yıkabilmeliydik.

Şili gibi, 16 milyonluk nüfusunda neredeyse herkesin bir askerî personel akrabası olması nedeniyle, sivilleşme talebinin tabandan gelmesinin zor olacağı bir ülke de değildi Türkiye. Bugün toplumda kabuğu yavaş yavaş çatırdayan zihniyet, çok daha önce ve çok daha güçlü biçimde kırılabilirdi. Sivil bir anayasa yapılabilirdi.

Ortada çok ciddi bir sosyal tahribat var. Gladio’nun yapılandırıldığı hiçbir ülkede, Sovyet cenderesinden çıkan hiçbir yerde bir katil, Mehmet Ali Ağca’nın hapisten çıkışı sonrasında gördüğü büyük ilgi ve desteği görmedi.

Abdi İpekçi’nin öldürülmesiyle namlunun ucuna konan Türkiye’deki gazetecilikti. Eğer doğru düzgün gazetecilik yapılsaydı, 1990’larda Güneydoğu ve Doğu’da kol gezen ölüm timlerinin kusturduğu kanın boyutlarını, yaşanan trajedileri insan hikâyeleri olarak duyabilseydik, bugün hâlâ aynı kâbuslarla cebelleşmezdik. Dindarların dünyasını görmeye çalışsak, 28 Şubat saçmalığını yaşamazdık.

Kızgınım; çünkü ilk mesleğim gazetecilik yok edildiği, yerine köşe yazarları tiranlığı kurulduğu için kör kaldık. Haber alamadık, fikir okuduk.

Hrant’ın üçüncü ölüm yıldönümünde, bu çapraşık düzenle bu kadar uzun süre yaşadığımız için, bu kadar uzun süre bu zehirli atmosferde soluk alıp verdiğimiz için hepimiz biraz Ergenekonlaştık. İnsanlıktan çıktık. Hrant ölürken de bize bir armağan verdi; insanlığımızı anımsattı. Gladio kalıntılarıyla savaştaki tek “silahımız” da bu zaten.



19 Ocak

19 01 2010

Tetikçiler değil de gerçek katiller yakalanana kadar,
Bir bebekten katil yaratan karanlık yok olana kadar,
Onun ruhu huzur bulana kadar,

HEPİMİZ HRANT’IZ,

HEPİMİZ ERMENİYİZ!

14:30′da Agos Gazetesi önündeyiz.



Sıkıldım

16 01 2010

2002 yılında AKP iktidara geldiğinde şeriatçı bir partiydi. Parti liderleri “gelişerek değiştik” falan filan diyorlardı ama bizim sevgili medyamız bunun takiye olduğunu daha ilk saniyesinde anlamışlardı. Tehlikenin farkında mıydık? Cevabı aranan soru buydu.

Atatürkümüzün ülkeyi muasır medeniyetler seviyesine yükselten devrimleri tek tek yok edilecekti. Cumhuriyetin EN BÜYÜK KAZANIMI laiklik el den gideyazdı. Kadınların zorla çarşafa sokulması an meselesiydi. Hırsızlık yapanların elleri kesilecekti. Lanet olsun(!), AKP başa geçtiğinden beri, eskiden kafamıza göre sarhoş olduğumuz şehirlerde bir gıdım alkol bulamaz olmuştuk. Şeriatın gelmesi an meselesiydi. İran, Arabistan gibi şeriatla yönetilen ülkelerde yaşanan olaylar ise medyamızın en sevdiği olaylardı. “AKP’yle devam edilirse, sonumuz bunlar gibi olacak” mesajı çokca itibar görüyordu.

Ama bu adamlar sadece şeriatçı değildi. Aynı zamanda ABD-İsrail ortak yapımı BÜYÜK ORTADOĞU procesinin(proCe evet) Türkiye temsilcisiydiler. Misak-ı Milli yalan olmak üzereydi. Atamızın gösterdiği TAM BAĞIMSIZLIK hedefi tehlikedeydi. Aynı coğrafyada hem Kürdistanı kurmak, hem de büyük İsrail devletinin bir eyaletini oluşturmak için gece gündüz çalışıyorlardı. Şimdi bakmayın İsrail’le dalaşıyor gibi gözüktüklerine, HEP TAKİYE BUNLAR!

Şimdilerde son moda konumuz ise AKP’nin ülkeyi tek parti diktasına sürükleyip sürüklemediği… Ergenekon Soruşturması vesilesiyle memleketimizin aydınları münevverleri hapislere atıldı. Muhalif basın susturulurken, yandaşlara onyüzbinmilyon dolarlar yediriliyor. Emin Çölaşan’ın Hürriyet’te değil de Sözcü’de -açık açık- darbe çağrısı yapması medya üzerindeki baskıyı göster miyor mu a dostlar?! Zaten cumhuriyetimizin bekçisi, atamızın mirası, bilmem kaç bin yaşındaki ordumuzun üzerindeki baskıları anlatmaya bile gerek yok. Hepimiz görüyoruz işte. Oraya buraya silah gömen AKP, suçu sevgili paşalarımıza atıp onları da susturuyor. Sivil darbe kapıda. ÇOGÜZÜLÜYORUM!

*** (Yılmaz Özdil yıldızı kullandım. Çok mutluyum)

Beceriksiz ironimi buraya kadar sürdürebildim anca. Şimdi sadede geliyorum.

AKP gibi çoğunlukla saçmalayan, atkafası bir partiyi adam etmek için: (1) adam gibi bir muhalefet, (2) adam gibi bir basın lazım. Elde ise muhalefet niyetine, MHP-CHP gibi herzaman saçmalayan, atkafası partiler var. Basının içler acısı durumunu ise yukarıda anlattık işte.

Bu toplu aptallık hali artık bayağı bi’ canımı sıkıyor. Köşeyazısı falan okumayı bırakalı çok oldu. Gazetelerdeki başlıklara şöyle bir bakıyorum o kadar. Bu can sıkıntısı geçene kadar, blogun bu ıssız hali de devam edecek.

mucx, kib, bye.



Selim

4 12 2009

Selim Dindar vefat etmiş. Ne diyeyim bilmiyorum. Böyle durumlara uygun kelimeleri hiç bulamadım, öğrenemedim zaten. Bir keresinde “Türkiye: Bir insana mutsuz olması için ihtiyaç duyacağı her şeyi sağlayan, fırsatlar ülkesi…” demiştim. Herhalde bu cümle, en çok Selim Dindar için kullanılınca anlamlı olurdu. Allah rahmet eylesin.

Diyarbakır Cezaevi cehenneminden çıktı kör kurşunla öldü

Üç yılını ‘cehennem’de geçirdi



Vedat Türkali

1 12 2009

7 dakikada ne kadar çok şey söylemiş.

Gerçek düşman; vicdansızlık, inkarcılık ve insanların özgürlüğüne düşman olmak!



Nisyana İsyan’ın Bölümleri

26 11 2009

Halil Berktay’ın Nisyana İsyan adlı programının bölümlerini FF’den Sevinç Hanım sayesinde bulduk. Kendisine çok teşekkür ediyor, ilgili olanlar için aşağıya linkleri ekliyorum.

Bölüm 1(Konuk, Cemal Kafadar)

http://www.mediafire.com/?kqtuyjvolt5

Bölüm 2(Konuk, Mete Tunçay)

http://www.mediafire.com/?xvgylvedjwm

Bölüm 3(Konuk, Akşin Somel)

http://www.mediafire.com/?odjvzjym2me

Bölüm 4(Konuk, Cemil Koçak)

http://www.mediafire.com/?yumizohtzzh

Bölüm 5(Konuk, Aydın Engin)

http://www.mediafire.com/?lzmnmt0mdkx

Bölüm 6(Konuk, Hakan Erdem)

http://www.mediafire.com/?2zfi4tnzqlz

Bölüm 7(Konuk, Ayhan Aktar)

http://www.mediafire.com/?enonynj3nyn

Bölüm 8(Konuk, Hülya Adak)

http://www.mediafire.com/?okymitogz3m

Bölüm 9 (Konuk, Metin Kunt)

http://www.mediafire.com/?ifv2gz4cmzj

Bölüm 10(Konuk, Gökhan Akçura)

http://www.mediafire.com/?zjtmimjnhjc

Bölüm 11(Konuk, Ömer Laçiner)

http://www.mediafire.com/?tknmggdnvj3

Bölüm 12(Konuk, Ayşe Kadıoğlu)

http://www.mediafire.com/?j1yjjzwmo3z

Bölüm 13(Konuk, Etyen Mahcupyan)

http://www.mediafire.com/?5mzym5gudlm

Bölüm 14(Konuk, Ayşe Gül Altınay)

http://www.mediafire.com/?gdjdft1l4ev

Bölüm 15(Konuk, Murat Belge)

http://www.mediafire.com/?djwmm03gm32

Bölüm 16(Konuk, Aslı Özyar)

http://www.mediafire.com/?mnmndbdfwnj

Bölüm 17(Konuk, Edhem Eldem)

http://www.mediafire.com/?mnjoxzzunmz



Okul

22 11 2009

Bir süredir ‘okul’ kavramı kafamı kurcalıyor. Okul nedir? Okula niye ihtiyacımız var? Okul sadece bireyin herhangi bir iş koluna yönelmesini ve bu yönelim gerçekleşirken aynı zamanda da gerekli donanıma kavuşmasını mı sağlar? Yoksa bunun yanı sıra değişik misyonlar üstlenmiş midir? Bu misyonlar nelerdir? Bu misyonları kim, neye göre belirler? Vs. gibi sorulara, özellikle Türkiye örneği üzerinden yanıt bulmaya çalışıyorum. Bu yazı da bir nevi ‘yazarak düşünme’ süreci olacak.

Başlamadan şunu belirteyim, konumuzun çerçevesini ulus yaratma süreci ve resmi ideolojinin zihinlere enjekte edilme süreciyle kısıtlamak durumundayım. Bunun dışında kalan okulun öğrenciyi toplumun kabul ettiği genel ahlaka uygun olarak eğitmesi gibi gayet tartışmalı(Hangi ahlak? Toplumun homojen bir ahlak algısına sahip olduğu görüşü nereden çıkıyor? Ya da öyle bir görüş yoksa bile, olması gerektiği mi varsayılıyor?) ve aslında gayette ilginç konulara -şimdilik- girmemeyi tercih ediyorum.

Esas meselemize gelirsek… Öncelikle Türkiye’deki okul-öğretim süreci algısının -kabaca bir genellemeyle- “Evladım okusun, adam olsun” mottosuyla özetlenebileceğini söyleyebiliriz. Okulun şekline dair bazı itirazlar olsa da işlevinin ‘faydalı’ olduğu hususunda genel bir kabul var. Bu durum da, ebeveynlerin ve dolayısıyla çocukların eğitim sürecini sorgulamadan kabul etmesine yol açıyor. Öğrenciden beklenen, ilim-irfan yuvası olan okuldan maksimum başarıyla mezun olması. Okulun gerçekten ne kadar ‘ilim-irfan‘ yuvası olduğu ise kesinlikle tartışma konusu olmazken, basın, televizyon ve internetin hızlı ve doğrudan etkisi karşısında, okul öğretisinin etkisi daha yavaş ama derine işliyor.¹ Yani okulun verdiği bilgi daha kapsamlı hazmedilirken, onun dışında kalan etmenlerin çoğu görece etkisiz kalıyor.

İşlevi bu kadar tartışmasız olan bu kurumu, baştaki sorularımız çerçevesinde değerlendirirsek, onun, kesinlikle “sadece meslek edinme sürecinin bir parçası” olmadığını görürüz. Okul bir taraftan bu süreci yürütme işlevine sahipken, diğer taraftan da sıkı bir ‘makbul vatandaş yetiştirme kurumu’ olma misyonunu da bünyesinde barındırıyor. Bu ‘makbul’luk cumhuriyetin başında Tek Parti(-ve aslında tarih kitaplarını revize ettirip, bir de üzerine Yurttaş için Medeni Bilgiler adlı kitabı yazan Atatürk) tarafından belirlendi. O tarihten sonra değişen paradigmalarla(mesela ‘80 darbesiyle Türk Tarih Tezi’nin, Türk-İslam Sentezine dönüşmesi) birlikte bu ‘makbullük’ kıstaslarında ufak değişikler olsa bile, öz ve anlayış hep aynı kaldı.

Bizim buradaki esas konumuz olan ve Tarih, İnkılâp Tarihi, Vatandaşlık ve Milli Güvenlik dersleri etrafında gelişen, resmi-ideolojinin propaganda sürecinin ‘ilimle irfanla’ ne kadar alakalı oldukları gayet alengirli bir husus. Temelinde pozitivist anlayışın büyük yeri olan bir ideolojinin, bilimsel değerleri bu kadar göz ardı etmesi, nereden baksanız, ilginç bir paradoks oluşturuyor.

Ancak bu paradoksun kaynağına bir göz atmak, onu anlamak için fazlasıyla açıklayıcı olacaktır. 1800′lü yılların ikinci yarısında dünyada başlayan milliyetçilik akımları, mütemadiyen Osmanlı aydınlarını etkiledi. Herkes kendini ve tarihini tanımlayıp yeniden inşa ederken, Osmanlı’lar da “biz kimiz?” sorusunu sormaya başladılar. Tabii bu sorgulamanın arkasındaki en büyük motivasyon, aslında çöküş dönemi Osmanlı aydınlarının yegâne derdi olan; “Bu vatan nasıl kurtulur?” meselesiydi. Velhasılıkelam, özellikle Rusya göçmeni düşünürlerin de(Ağaoğlu Ahmet, Yusuf Akçura vs.) etkisiyle Türkçülük, Osmanlının 1908–1918 yılları arasında hâkimi olan İttihad ve Terakki’nin zımnî ideolojisi oldu. Görünürde ne Osmanlıcılıktan, ne de İslamcılıktan vazgeçmemiş gibi duran İttihad ve Terakki temelde Türkçü düşünceyi benimsedi ve bu düşüncenin yayılması için çaba harcadı. İttihatçıların hem organik hem de zihniyet bakımından mirasçısı olan ve son dönem İttihad Terakki politikaları ve savaşlar dolayısıyla çok daha homojen bir nüfusa sahip olan Cumhuriyet’in yöneticileri(Kemalistler), artık Türkçülüğün resmî ideoloji olma zamanının geldiğine karar verdiler. Bunun ise -hiç şaşırtıcı gelmeyecek ama- ilk yansımaları özellikle Tarih alanındaki çalışmalarda ve okullarda/ders kitaplarında görüldü.

Kemalistlerin bu işe neden bu kadar önem verdiklerini ve neden vakitlerini 1. ve 2. Türk Tarih Kongreleri, Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi, kurumuş deniz, Mu Kıtası, Sümer, Hitit vs. gibi antik uygarlıkların Türklükleri gibi ayrıntılarına girmeye gerek duymadığım saçmalıklarla harcadıklarını anlamak için “Bu vatan nasıl kurtulur?”dan, “Bu vatan nasıl korunur?”a evrilen temel motivasyona bakmak gerekir.

Kemalistlerin yeni Türk kimliğini oluştururken birkaç ana maddeleri vardı: (1) Yıllarca süren savaşlarda alınan ardı ardına mağlubiyetlerin toplumda yarattığı hayal kırıklığını ve özgüven eksikliğini gidermek(bunun için Çin Denizinden, Viyana kapılarına uzanan kahraman Türk resmi çizildi), (2) Türklerin tarihe sadece savaşçılıkla değil, aynı zamanda dünya medeniyetine yaptıkları ‘müthiş’ katkıları anlatmak(Sümerler, İtalyanlar, Hititler, Troyalılar vs. Türk’tür zırvaları bu yüzden yaratıldı), (3) bunları yaparken de yeni kimliği aşılanacak olan insanlara Türklükleriyle gurur duymasını sağlamak, Türklük bilincinin aslında tarih öncesinden beri var olduğunu göstermek ve doğru yöne gidişin ancak bu Türklük bilince geri dönüşle olacağını anlatmak. Bu çerçevede Eski Orta Asya Türkünü övmek için kullanılan: “adillik, kadın erkek eşitliği, örgütlenme(devlet kurma) kabiliyeti, hiyerarşi, disiplin ve ‘ulusal bilinç’ gibi kavramlar manidar. Ayrıca özellikle komşuların itirazları ve 1915 soykırımı dolayısıyla Türklerin Anadolu’daki meşruiyetlerinin sorgulanır olmasına bir cevap hazırlamak da bu maddelerin ortak mesajlarından biri sayılabilir.

Arka planı böyle oluşan zihniyetin bugüne etkileri ise kritik. Okulun verdikleri öğrenci tarafından sorgulanmıyor, hatta bilakis bunların “doğruluğu a priori kabullen”iliyor.² Bu durum ise resmi-ideolojinin öğretisinin büyük ölçüde yayılmasına ve kabul edilmesine sebep oluyor.³ Temelinde milliyetçilik olan resmi ideoloji ise, Türkiye’nin birçok sorununun kronikleşmesine sebep olan nesiller yetiştiriyor. Siyaset mekanizması bir şekilde bu sorunlara çözüm üretse bile, toplumun ortak aklında aynı sorunlar varlığını sürdürüyor.

Sonuç olarak diyebiliriz ki devletlilerin belirlediği ‘makbul vatandaş’ tanımı aslında, Türkiye’nin birçok sorununa duyarsız ve “gerçeklik”le ilişkisi minimum seviyede olan bir insan tipi yaratıyor.⁴ “Dört tarafı düşmanlarla ve onların içerideki uzantılarıyla çevrili, dünyaya adaleti ve medeniyeti yaymış necip ve kahraman Türk milleti” algısı her yeni nesle –derecesi değişse de- bir etki yapıyor. Resmi söylemin dışında kalmış eğitim kurumları ise ancak sınırlı sayıda ve üniversite seviyesinde mevcut. Devletliler ve hükümetler, ilk ve orta öğretimin özellikle kimliği belirleyen hususlarındaki kıskanç denetimlerini ve tekellerini sürdürüyorlar ve kördüğüm sürekli daha çetrefil bir hal alıyor.

¹ Copeaux, Etienne. 2006. Tarih Ders Kitaplarında(1931–1993): Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine(çev. Ali Berktay). İstanbul: İletişim Yayınları. S.16

²a.g.e. S.16

³ Bu noktada, “Eğer resmi ideoloji bu kadar başarılıysa, niye Türkiye’de herkes Kemalist değil?” sorusu akla gelebilir. “Büyük ölçüde” diyerek oraya bir rezerv koymamın nedeni de bu. Ancak siyasi görüşlerin oluşumunun karmaşıklığını bir tarafa koyarak, Türkiye’deki siyasi akımların en solundan-en sağına buram buram milliyetçilik kokan manzarasına bakarsak, bu yorumumun çok da haksız olmadığını görürüz.

⁴ http://taraf.com.tr/makale/8608.htm



Çok da farklı değiliz

20 11 2009

Murat Belge, Genesis: “Büyük Ulusal Anlatı” ve Türklerin Kökeni kitabında, Adela Peeva’nın çektiği “Whose is this song?”, “Bu kimin şarkısı?” belgeselinden bahsetmişti. Belgeseli bugün izledim. Konusu; Katibim şarkısı ve bu şarkının Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Bosna, Makedonya ve Arnavutluk’taki algılanış biçimleri. ‘Biz Türküz(veya Heleniz veya Bulgarız), herkesten başka ve herkesten üstünüz’cülerin aslında ne kadar gerçeğe tekabül etmeyen bir noktada durdukları, gayet sevimli ve samimi bir örnekle gösterilmiş.