Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın Kısa Tarihi(7)

25 12 2009

Seçimler

1930 yılı yerel seçimleri Serbest Cumhuriyet Fırkasının kısa ömründe katılabildiği tek seçimdir. Ekim-Kasım aylarında yapılan bu tek dereceli seçimlerde kadınlar da ilk kez seçim sandıklarıyla tanışmış oldular. Yine bu seçimler vesilesiyle gayrimüslim vatandaşlar SCF listelerinden aday olma fırsatı buldular.¹

Bu arada partinin kuruluş şekliyle başlayan gariplikler silsilesi, partinin seçime girmesi kararında da kendini gösterdi. Ağaoğlu Ahmet Bey’in partinin seçimlere katılmasına ısrarla karşı çıktığı bir dönemde SCF’li Tahsin(Uzer) Bey Atatürk’ten partisinin İstanbul seçimlerine katılması hususunda müsaade ister. Atatürk’ün cevabı “Yeni teşekkül vaziyetinde iken böyle bir mücadeleyi kaybetmek aleyhinize olur. Fakat mademki kendinizde kuvvet görüyorsunuz ve buna karar verdiniz, Allah muvaffak etsin’ şeklindeyken, Tahsin Bey bu durumu parti lideri Ali Fethi Bey’e çarpıtılarak iletir. Böylece SCF’e seçimlere katılma kararı almış olur.²

Devlet erkini tamamen elinde tutan ve daha kurulduğu günden beri SCF’ye karşı temkinli ve hatta çoğu zaman saldırgan bir şekilde yaklaşan Cumhuriyet Halk Fırkası teşkilatı³, bu seçimlere en az SCF kadar damgasını vurdu. Ülkenin tamamında örgütlenemese de, teşkilatını kurduğu yerlerde büyük ilgi gören SCF, seçime katıldığı yerlerde de halktan önemli bir destek aldı. Kuruluşunun üzerinden henüz iki ay geçmişken katıldığı seçimlerde dikkat çekici sayılabilecek bir başarı sağlamış olan yeni partinin bu yükselişi ise Halk Fırkalı bürokrasinin harekete geçmesine sebep oldu. Birçok yerde seçime hile karıştırıldı.

Seçimler esnasında CHF teşkilatı, hem kendisine bağlı medya, hem de oluşturduğu “propaganda takımları”⁴ aracılığıyla SCF hakkında büyük bir karalama kampanyası başlattı. Bu kampanya dahilinde SCF’ye yapılan suçlamalar değişkenlik gösteriyordu. Fırka hem “şeriatçı”, hem de “komünist”ti. Çeşitli yerlerde gayrimüslimleri aday gösteren SCF, özellikle bu konuda hassas olan muhacirlerin sıklıkla yaşadığı ve Batı Anadolu, Trakya çevrelerinde bir çeşit suç olarak gibi gösterdiler. Gayrimüslimlere oylarını CHF’ye atmaları yönünde devlet eliyle baskı yapıldı. Bunların yanı sıra, çeşitli işçi gruplarının da aynı tür baskılar, işlerinden atılma tehdidiyle yapıldı.⁵

Seçimler esnasında yapılan hileler ise birkaç yönlüydü. Bunlar, vali, kaymakam gibi yöneticililerin seçmenlere ve seçim görevlilerine baskı yapması; silahlı kuvvetlere mensup olan yüksek rütbeli personelin seçmene ve seçim görevlilerine baskı yapması; seçmen listelerinin tahrif edilmesi(SCF’li seçmenlerin, seçmen listesinden adı silinmesi ya da hiç olmadığının iddia edilmesi vs.); sandık görevlilerinin SCF’li seçmenin oy kullanmaması için ürettiği bahaneler(eski nüfus cüzdanı, seçmen listesinde isminin olmadığı gerekçesi vs.) gibi çeşitli şekillerde kendisini gösteriyordu. Seçimin sabote edilmesi bazı yerlerde o kadar aleni bir şekilde gerçekleşti ki, gayet gülünç durumlar ortaya çıktı.⁶

Bu yaygın ve yoğun müdahalenin seçimleri ne derece etkilediği tartışması spekülatif yorumlara sebep olur. Böyle bir yorum yapmak gereksiz olacağı için ben bu tür müdahalelerin ne anlama geldiğini tespit etmeye çalışmakla yetineceğim. Seçimleri sistematik olarak sabote edilmesi bize: (1) Serbest Fırka’nın kuruluşundan çok az bir süre sonra girdiği seçimlerde dikkat çekici bir seçmen kitlesini peşinden sürükleyebilmesinin, iktidar partisinin halka ve halkın taleplerine çok fazla karşılık vermediğini; (2) SCF deneyinin CHF ileri gelenleri için ‘demokrasi deneyi’nden daha başka bir manaya geldiğini ve (3) yine CHF ileri gelenlerinin iktidarlarının sarsılma ihtimalinden ne kadar çok çekindiğini gösteriyor.

Son olarak baskı ve hileyle geçen bu seçimlerde, SCF’nin kazandığı zaferlere değinelim.

Fırka otuz yedi ilde, 502 belediye başkanlığı için yarıştı(bunların dışında kalan yerlerde aday göstermedi). Bunların içinde Samsun ve Silifke(İçel) şehirlerinin belediye başkanlığını kazanan SCF, aynı zamanda da 38 ilçede SCF’li başkan adayları seçildiler.

Kapanışı Hasan Rıza Soyak’ın 1930 seçimleriyle ilgili Atatürk’le olan hatırasıyla yapalım:

“Serbest Fırkacıların [seçimlere hile karıştırılması hakkındaki] şikayet ve iddiaları bütün bütün boş değildi; Atatürk bunun farkındaydı. Nitekim bir gün kendisine hemen hepsi Cumhuriyet Halk Fırkası’nın lehinde olarak gerçekleşen seçim haberlerini arz ettiğim sırada bana, “Hangi fırka kazanıyor?” diye sormuş; “Tabii bizim fırka Paşam” diye cevabını vermiştim de gülmüş; “Hayır efendim; hiç de öyle değil! Hangi fırkanın kazandığını ben, sana söyleyeyim; kazanan idare fırkasıdır çocuk! Yani jandarma, polis, nahiye müdürü, kaymakam ve valiler Bunu bilesin” buyurmuştu.”⁷

¹ Emrence, Cem. 2006. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. İstanbul: İletişim Yayınları. S.164

² Ahmet Ağaoğlu’nun Serbest Fırka Hatıraları kitabını yayına hazırlayan Samet Ağaoğlu bu bilgiyi, kitabın 48-49 sayfalarında verir. O da –büyük ihtimalle- Celal Bayar’dan aktarmaktadır. Ahmet Ağaoğlu’nun Serbest Fırka Hatıraları kitabını yayına hazırlayan Samet Ağaoğlu bu bilgiyi, kitabın 48-49 sayfalarında verir. O da –büyük ihtimalle- Celal Bayar’dan aktarmaktadır.

³Bu durumun en açık örneğini SCF heyetinin Batı Anadolu turunda çıkan olaylarda görüyoruz. Ayrıca fırka teşkilatının muhalif fırka mensupları hakkında düzenli olarak rapor tutması ve CHF basınının –Mete Tunçay bunları ‘İsmet Paşa’nın besleme basını’ diye adlandırıyor- yeni fırka hakkında yaptığı yayınlar ve Meclis tartışmaları bu kanıyı iyice güçlendiriyor.

⁴Emrence, Cem. 2006. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. İstanbul: İletişim Yayınları. S.165

⁵Emrence, Cem. 2006. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. İstanbul: İletişim Yayınları. S.164-172

⁶ Örneğin Adana ili belediye seçimlerinde kullanılan toplam oy sayısı, toplam seçmen sayısından fazla çıkmıştı. Gayet traji-komik bir başka örnek için buraya tıklayın.

⁷Soyak, Hasan Rıza. [1973]2008. Atatürk’ten Hatıralar. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. S. 418



Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın Kısa Tarihi(6)

20 07 2009

Örgütlenme

[Örgütlenme meselesine başlamadan önce Cemil Koçak Hoca'dan bir alıntı yapmak durumundayım. Hoca, Belgelerle İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası adlı eserinde CHF'lilerin, SCF'nin taşra teşkilatı üyeleri hakkında yazdığı istihbarat raporlarına dayanarak, SCF'lilerin, -CHF'lilerin gözünde- ne kadar "gericilik" denen şeye bulaşmış olduğunu hesaplamaya çalışmış. Hoca önce bu raporlarda geçen ve gericiliğe atfedilebilecek sıfatları sıralar ve yine bu CHF raporlarına dayanarak şu yorumu yapar: "Eğer yukarıda yazdığım bütün ve geniş sıfatlar "gerici"liğe kanıt olabilecekse, bu takdirde toplam 40 kadar isim sayılabilir. Bu durumda toplam 854 isim arasında bu rakamın oranı binde beş civarındadır. Eğer herhangi bir değerlendirme yapılmamış isimleri düşecek olursak, bu takdirde elimizde değerlendirme yapılmış isim sayısı 200 kadar inecekti ve 660 civarına gelecektir. Bu durumda da oran binde altıdır. Eğer "gerici"liği daha dar bir aralık içinde kabul edersek, bu takdirde yalnızca iki düzineye yakın bir rakama ulaşırız ki, bu da, sırasıyla, binde iki ve binde üç demektir."(*)]

Ekonomik buhranın, kurulmasında büyük rol oynadığını ve kurulduktan sonra propagandasının aslan payını ekonomik güçlüklere ve bunların çözümüne ayırdığını belirttiğimiz Serbest Cumhuriyet Fırkası, mütemadiyen uluslar arası ticarete daha fazla eklemlenmiş ve bu sebepten ötürü ekonomik krizi daha şiddetli hissetmiş Ege’nin kıyı şeridinde daha hızlı örgütlenmiş ve güçlenmiştir. Kurulacağı gazetelere sızdığı ve daha sonra resmen ilan edildiğinde, -hem SCF’liler, hem CHF’liler için- “beklenmedik” bir ilgi gören SCF’nin kurulmasıyla birlikte çeşitli yerlerden, çeşitli mesleklerden kişilerin tebriklerini ve taşralarda teşkilat örgütleme taleplerini bildiren telgraf ve mektuplar Fethi Bey’e gelmeye başlamıştı bile. Yine, SCF heyetinin Batı Anadolu Turu esnasında, çok sayıda gönüllü¹, kendi bölgelerinde SCF teşkilatını örgütlemek için Fethi Bey’e başvurmuştur. Batı Anadolu’nun yanında Trakya, İstanbul, Güney Anadolu’da örgütlenmeler yapılmıştır ancak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da(Gazi Antep istisnası hariç) hemen hemen hiç örgütlenilmemiştir.

Önce Mete Tunçay’ın aktardığı Merkez Teşkilatı listesine bakalım²:

“1.Umumî Reis(Genel Başkan)- Gümüşhane mebusu Fethi (Okyar).

2. Umumî Katip(Genel Sekreter)- Kütahya mebusu Mehmet Nuri(Conker)

3. Erzurum mebusu Tahsin(Uzer)

4. Şebinkarahisar mebusu Mehmet Emin(Yurdakul)

5. Elaziz mebusu Nakiyettin(Yücekök)

6. Niğde mebusu Ali Galip(Yenen)

7. Kütahya mebusu İbrahim(Dalkılıç)

8. Sinop mebusu Refik İsmail(Kakmacı)

9. İstanbul mebusu Süreyya Paşa(İlmen)

10. Bursa mebusu Senih(Hızıroğlu)

11. İstanbul mebusu Ali Haydar(Yuluğ)³

12. Kars mebusu Ahmet Ağaoğlu”

Merkez Ocak’ı bu şekilde oluşan SCF’nin, örgütlendiği illerin (bulabildiğim)bazıları şunlardır:

Adana, Burdur, Bursa, Çankırı, Denizli, Edirne, Eskişehir, Gaziantep, Giresun, Isparta, İçel, İstanbul, İzmir, Kastamonu, Kırklareli, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Malatya, Manisa, Mersin, Muğla, Niğde, Samsun, Sivas, Şebinkarahisar, Tokat.

Ayrıca bu illerin çoğunda çeşitli kaza teşkilatlanmaları da yapılmıştır.⁴ Emrence, SCF’nin 63 tane Batı Anadolu’da⁵, 103 tane de Batı Anadolu dışında⁶ teşkilat kurduğunu belirtir. Batı Anadolu’da -gerekli bilgilerine sahip olduğu- yerel SCF’lilerden 137 tanesi hakkında incelemeye göre, bu 137 kişinin %37’sinin “ekonomik sınıf”lardan(ekonomik sınıflardan kastı: ticaret, finans, toprağa bağlı çıkarlar, sanayi ve hizmet sektörü çalışanları), %33’ünün de “profesyonel gruplar”dan olduğunu söyler⁷. Bu arada bahsi geçen “profesyonel gruplar”(tahsilli/aydın sınıf)a mensup olan “50 teşkilat üyesinin 41 tanesinin doktor ve avukat” olduğunu söyleyerek önemli bir noktaya işaret eder.⁸ Batı Anadolu dışında kalan bölgelerde aynı kategorilerin oranlarına baktığımızda, Emrence, -yine gerekli bilgilerine ulaşabildiği- 86 teşkilat üyesinin ocak yönetim kurullarında olanların %44,4’ünün “profesyonel gruplar”dan olduğunu, bu oranın vilayet teşkilatlarında %49,2’ye çıktığını aktarıyor⁹. Batı Anadolu dışında SCF teşkilatlarında dikkat çekici bir diğer unsurda “bürokratik geçmişe sahip üyelerin çokluğu”dur. Genelde oranları %30’a varan bu üyelerin, vilayet bazındaki oranları %33’e kadar yükselmektedir.¹⁰

Yukarıda sayılan illere ve oranlara baktığımız zaman, topu topu 99 gün yaşayabilmiş SCF’nin, ekonomik refah propagandasının yukarıda da bahsedildiği gibi Dünya Ekonomik Buhranı’nın etkilerini yoğun şekilde hisseden batı ve kıyı bölgelerinde ne kadar ilgi gördüğünü bu bölgede kurulan teşkilatların yoğunluğu ve etkisinden bellidir. Tekeli ve İlhan da bu konu hakkında şu yorumu yapıyor: “C[umhuriyetçi]. Serbest Fırka, örgütlenmesini daha büyük oranda tamamlamış olduğu kıyı şehirlerinde, özellikle Batı ve Kuzey Anadolu’nun kıyı şeridindeki bölgelerde kendisine güveniyordu.”¹¹

Ayrıca muhacirlerin durumlarının iyileştirme vurgusu da belli bir etki yaratmış olacak ki, Eskişehir gibi o dönem muhacirlerin bolca yaşadığı bölgede örgütlenmeye gidildiği görülmüştür.¹²

Son olarak SCF’nin kendisine ait bir gazetesi olmadığını, amcak “İstanbul’da Yarın ve Son Posta ile İzmir’de Halkın Sesi gazeteleri tarafından desteklen”miş¹³ olduğunu belirtmek gerekir.

Bitirirken yine Cemil Koçak’ın, yukarıda adı geçen raporlardan yaptığı analizlerden bir alıntı yapalım:

“Bir başka dikkat çekici nokta da, SCF’nin kuruluşunda yer almış ve bu raporlarda son derece olumsuz değerlendirmelerle karşılaşılan isimlerin, eskiden CHF’de iken aynı değerlendirmeler ile karşı karşıya kalıp kalmadıkları sorusudur. Bu soruya muhtemelen hayır diye yanıt vermek bir önyargı işâreti olmaz. Çünkü, bizzat raporlarda, bu gibi isimlerin CHF’de uzun yıllar yer aldıklarından ve yöneticilik yaptıklarından söz edilmektedir. Bu durumda şöyle bir saptamada bulunmak gerekiyor: Raporlarda haklarında olumsuz değerlendirmelerde bulunulan eski CHF’li yöneticiler, SCF’ye katıldıkları andan itibaren, SCF’yi bir anlamda karalamış oluyorlardı. Oysa CHF’de oldukları sürece bu anlamda bir sorun görülmemişti. Aynı şekilde, söz konusu raporlarda “gerici” kategorisine giren isimler de, bir zamanlar CHF’de yer alırken ve bu partide yöneticilik yaparken, CHF’yi “gerici” yapmadıkları halde, muhalefet partisini “gerici” hale getiriyorlardı. Bu durum tamamen çifte standart örneği olarak karşımıza çıkıyor!”¹⁴

(*) Koçak, Cemil. 2006. Belgelerle İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası. İstanbul: İletişim Yayınları: S.607-609(vurgu bana ait)

¹ Bu gönüllülerin sosyolojik olarak incelemek de ilginç sonuçlar ortaya çıkarıyor ancak çok uzun bir konu olduğundan mütevellit burada uzun uzun değinemeyeceğim. Ayrıntılı bilgi için bkz: Koçak, Belgelerle İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası. S.511–611(ve aslında eserin tamamı) ve Emrence. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. S.124–159.

² Tunçay, Mete. 2005. Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması 1923–1931. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları. S.261–262. Mete Hoca, bunlara ek olarak SCF üyesi olup, merkez teşkilatında görev almamış mebusların isimlerini de veriyor, ek bilgi olarak onları da yazalım: Ankara mebusu Talat(Sönmez), Bilecik mebusu Rasim(Öztekin) ve SCF’ye katıldıktan kısa süre sonra “yalvar yakar” CHF’ye geri dönen Aydın mebusu Dr. Reşit Galip.

³ “İlginç Tepki” başlıklı yazı da bahsedilen Ali Haydar Bey, bu kişidir. SCF kapatıldıktan sonra “daha dönem tamamlanmadan, devamsızlık gerekçesiyle 19 Ocak 1931’de mebusluktan ıskat edilmiş, bir daha seçilmemiştir” Tunçay, age, s.262

⁴ Yine bu konu hakkında, Emrence, temelde dönemin gazetelerini tarayarak ve diğer bazı kaynaklara dayanarak, bu örgütlenmelerin(ve bu örgütlenmeyi gerçekleştiren kişilerin) izini sürer. Ayrıca Koçak, CHF taşra teşkilatının SCF’liler hakkındaki raporlarını ileterek bu konu hakkında önemli bilgiler aktarır.

⁵ Emrence. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. S.139.

⁶ Emrence. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. S.152.

⁷ Emrence. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. S.139

⁸ Emrence. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. S.142

⁹ Emrence. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. S.152

¹⁰ Emrence. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. S.153

¹¹ TEKELİ, İlhan, İLKİN, Selim. 2009. ‘1929 Dünya Buhranında Türkiye’nin İktisadi Arayışları’. İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yayınları. S.179

¹² SCF teşkilatlarına katılan muhacir kimlikli kesimlerin istatistikî bilgileri için bkz: Emrence. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. S.124–159

¹³ Tunçay, Mete. 2005. Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması 1923–1931. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları. S.258–259

¹⁴ Koçak, Cemil. 2006. Belgelerle İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası. İstanbul: İletişim Yayınları: S.597



Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları(7)[Son]

3 07 2009

Yenilginin pençelerinden zafere

Jön Türk tarihinin en göz alıcı bölümlerinden biri Birinci Dünya Savaşı’ndaki ağır yenilgiden sonra kendilerini toparlayabilmeleridir. Savaşın bitmesinden bile önce Anadolu’daki silahlı direişin hazırlıkları yapılmıştı ve önemli sayıda subay ve parti başkanları galip İtilaf Devletleri’nin parçalama çabalarına karşı direnmek knusunda kararlıydılar. Ülke dışına kaçmış olan İttihatçılar ve özellikle Enver, direniş için hemen destek hazırlamaya başladılar ve İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı adıyla anılan eski ajanlardan oluşmuş bir şebeke ile İngiliz ve Fransız çıkarlarına karşı dünya çapında bir direniş planladılar. Berlin’deki kafelerde hazırlanan bu planları maceraperest ya da hayalci diyerek bir tarafa atmak oldukça kolay da olsa, hatırlanmalıdır ki sadece birkaç yıl önce Lenin Zürich’teki kafelerde dünya çapında bir devrimin planlarını yapıyor ve hayalperest olarak addediliyordu. Mustafa Kemal’in Anadolu’da İngilizlere ve Fransızlara başkaldırması, bir çok defa pervasız bir maceraseverlik olarak dikkate alınmamıştı. Bu noktada önemli olan şudur ki; neredeyse teslim olmak anlamına gelen bir ateşkesin imzalanmasından itibaren Jön Türkler mücadele etmek için gerekli azmi ve enerjiyi bulabildiler. Bu, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış herhangi başka bir ülkede görülmemiş bir durumdu. Jön Türkler bu kuvveti, davalarına olan bu inancı nereden bulmuşlardı? Sanıyorum cevap kısmen önceki beş yılın tarihinde bulunabilir.

Ocak 1913′te Bulgar Orduları İstanbul’a 30 mil uzaklıktaki Çatalca hattındayken ve hükümet Edirne ve Batı Trakya’nın büyük bir kısmını Bulgarlara bırakmaya hazır görünüyorken İttihatçılar iktidarı ele geçirdi. İttihatçıların ilk girişimi olan durumu tersine çevirme ve Bulgar hattını yarma denemesi başarısız oldu, ancak daha sonraları 1913′te Bulgarlar, Yunanlılarla ve Sırplarla savaş halindeyken saldırıya geçtiler ve Enver Edirne’ye muzaffer olarak girdi. Daha sonraları Şubat ve Mart 1915′te geniş bir Fransız-İngiliz donanması İstanbul’a ulaşmak, Rus kuvvetleriyle birleşmek ve Osmanlı İmparatorluğu’nu saf dışı etmek için Çanakkale’ye saldırdı. İttihatçılar dahil herkes bu donanmanın Osmanlı hattını yarmasını bekliyordu ve hükümeti Konya’ya taşımak gibi önlemler almışlardı. Ancak yine 18 Mart’ta İtilaf Kuvvetleri çok ciddi kayıplar verdiler ve geri çekildiler. Saldırı püskürtülmüştü. 1915-1916 yılları boyunca Osmanlı’yı Aralık 1914′te Sarıkamışta ağır bir yenilgiye uğratan Rus Ordusu Erzurum, Trabzon ve Van’ı alarak Doğu Anadolu’da ilerlemeyi sürdürdü. Sovyet Devrimi patlak verdiğinde İstanbul’a kadar olan yol açık görünüyordu. Rus Ordusu eriyip gitti ve Osmanlılar tüm kayıplarını ve hatta Brest-Litovsk Anlaşması’yla daha da vazlasını geri aldılar.

Bir başka deyişle, Jön Türk liderleri felaketin kaçınılmaz olarak görüldüğü ancak tamamen beklenmedik gelişmeler aracılığıyla tablonun mucizevi bir şekilde tersine döndüğü ve muzaffer olarak çıktıkları birçok duruma tanıklık etmişlerdir. 1918-19 yıllarında çatışma kaybedilmiş olsa da savaşın hala kazanılabilecek olduğuna inanan Enver ve Mustafa Kemal(daha birçokları) gibi kişilerin zihinlerinde bahsi geçen örneklerin olduğuna inanıyorum.

Sonuç

Önceki sayfalarda tartıştığımız Jön Türkler çarpıcı bir nesil oluşturmuştu. Öyle bir neslin insanlarıydılar ki, kendi kaderlerini kendi ellerine aldılar ve böyle yaparak başkalarının kaderlerini de belirlediler. Bunların, iktidara geldiklerinde zaten çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışın mimarları olup olmadığı tartışmalıdır. Ayrılıkçı milliyetçilik hareketlerinin Avrupa emperyalizmi ile birleşmesi zaten bu sonuca göterecekti. Ancak hiç kuşkusuz bu kişiler, kendilerine ve değerlerine pahalıya mal olsa da, Türkiye Cumhuriyeti şeklindeki yenilenmenin temelini oluşturuyorlardı.

Biz burada bu kişilerin geçmişlerine, paylaştıkları dneeyimlerine gösterdikleri mantalite ve dünya görüşlerine bakarak onların kim oldukları sorusuna cevap vermeye çalıştık. Bu cevabı verirken, geçmişler, deneyimler ve düşünceler arasından bağlantılar keşfetmeye çalıştık. Benim amacım bazı fikirlerin Jön Türklerin yaşam öykülerindeki öğelerden doğrudan çıkarılabileceğini kanıtlamak değil. Bu neredeyse imkansız olurdu. Her şeyden önce Jön Tükrlerin kim oldukları ve ne yaptıkları belirlenebilir. Ancak neden yaptıkları belirlenemez; en iyi ihtimalle kendilerinin neden yaptıklarına dair açıklamaları anlaşılabilir. Hareketlerinin nedenleri hatıratlarında aranabilir ancak yine sorun aynıdır: hatıratlar çoğu zaman kendini temize çıkartmak için bir araçtır. Bu yüzden orada anlatılan nedenlerin o dönemde gerçekten belirleyici olduğunu kim söyleyebilir? Dolayısıyla, kesin bir kanıt iddia edilmedi ya da amaçlanmadı. Bunun yerine bu makalede, Jön Türk zihniyeti olarak addedebileceğimiz birşeylerin olduğunu ve bu mantaletinin harekete dahil olan kişilerin yaşam öykülerini dikkate alarak daha iyi açıklanabileceğini ve anlaşılabileceğini (umarım ikna edici bir şekilde) önermeye çalıştım. Jön Türklerin zihniyetini anlamak bizim modern Osmanlı ve Türkiye tarihi okumalarımız için geçerlidir çünkü bu yaklaşım akademisyenlerin değil yarım yüzyıl kadar iktidarı ellerinde tutan ve bir dereceye kadar kendi toplumlarını kendi vizyonlarına göre şekillendirmiş insanların fikirleriyle ilgilenir. Bu tespit Birinci Dünya Savaşı sırasında uygulanan politikalar için geçerli olduğu kadar, ulus inşası süreci ve Kemalist Cumhuriyetin ‘kültürel devrimi’ için de geçerlidir.¹

Erik Jan Zürcher

Çeviri: Fırat Kurt & Bayram Şen

¹Erik Jan Zürcher, “Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları: Kemalist Jenerasyona ve Jön Türklere Dair Bir Grup Biyografisi Denemesi”, Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora, Murat Koraltürk(der.) Mete Tunçay’a Armağan, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007, s. 569-571



Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları(6)

3 07 2009

Ata toprağını kaybetmek ve Anadolu’yu kucaklamak

Jön Türk liderlerinin yarısı 1911-1913 yılları arasında kaybedilen topraklardan imparatorluğa gelmişlerdi. Böylece her ne kadar bu terim Türkiye’nin seçkin zümresinin üyeleri için kullanılmıyor olsa da teknik olarak muhacir konumundaydılar. Balkan eyaletleri ve Ege adalarının kaybedilmiş olması bu kişiler için elbette ki ciddi bir sarsıntı yaratmıştı. Osmanlı seçkinleri için Balkanlar(Rumeli) onların evi, ata toprağıydı. Bu noktada Balkanların önemli kasaba ve şehirlerinin ne kadar süreyle Osmanlı toprağı olarak kaldığını kendimize hatırlatmamızda fayda var: Priştine, Üsküp, Manastır, Selanik gibi yerlerin tamamı 1385 ve 1390 arasında fethedilmiş, dolayısıyla Osmanlı geçmişi bu bölgede 500 yıl kadar geriye dayanıyordu. BU gerçeğe dair güçlü bir bilinç ve atalarının görkemli mirasının kaybolduğuna dair bir hissiyat mevcuttu. (…)

1913′ten sonra Osmanlı seçkinler arasında kaybedilmiş toprakları geri kazanmayı amaçlayan(irredenta) güçlü bir hareketin gelişmesi şaşırtıcı olmazdı. Ancak durum böyle değil! 1913′teki kayıpları geri kazanmak, Osmanlı Hükümeti’nin Almanya yanında Birinci Dünya Savaşı’na katıldığı zaman formüle edilmiş hedeflerden biriydi ama Bulgaristan’ı İttifak Kuvvetleri’nin yanına çekmek (böylece Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu arasında hayati bir tedarik hattı açılacaktı) Güney Balkanlarda sınırları yeniden belirlemekten öncelikli olduğu için toprakları geri alma hedefinin pratik bir etkisi yoktu. Birinci Dünya Savaşı sonrasında ve Bağımsızlık Mücadelesindeki (1919-1922) Türk zaferinin ardından, Lozan’daki Ortadoğu konferansına Türk delegasyonu Batı Trakya’da (Meriç Nehri’nin Müslüman çoğunluğunun yaşadığı batı kısmı) bir plebisit ile Anadolu kıyılarına komşu Ege adalarının iadesi talebiyle gitti, ancak delegasynun Makedonya hakkında herhangi bir planı yoktu. Yunanistan, İngiltere ve Fransa bu talepleri reddedince, delegasyon buna razı oldu. Ardından Ankara’daki Millet Meclisi bu kararı onayladı. 1923 sonrası Kemalist cumhuriyet döneminde, Türkiye ve onun Balkan komşuları arasındaki ilişkiler oldukça iyileşti. Belirgin bir Rumeli kimliği Yahya Kemal’in şiirleri gibi edebi eserlerde, dükkan ve restoranların (1934′te Soyadı kanununun kabul edilmesinden sonra aile isimlerinde) isimlerinde ya da Reisicumhur Atatürk’ün akşam yemeği sofrasında çalınan Makedon müziklerinde hissedilebilir. Ancak genellikle 1880 kuşağının birçok üyesinin ata topraklarını kaybetmesine karşı olan bu reaksiyon, kaybedilmiş vilayetler üzerine odaklanmıyordu. Bunun yerine Jön Türkler 1912′den sonra duygusal sermayelerini Anadolu’nun keşfedilmesine ve yeni bir anavatan olarak kucaklanmasına ve artık imparatorluğa olan sadakatleri kuşkulu olan gayrimüslim cemaatlere karşı derin bir güvensizliğe yönelttiler. Jön Türklerin kimlik oluşumu daha başlangıçtan Müslüman-gayrimüslim karşıtlığı üzerine kurulmuştu, onların Balkanlardaki gerilla çatışmaları deneyimi bu karşıtlığı zaten keskinleştirmişti. Şimdi bu zıtlık nefrete dönüşmüştü.

Anadolu’ya dair oluşan bu yeni ilgi Meşrutiyet Devrimi’nin hemen ardından fark edilmektedir. Bu durum Tarihçi Ahmet Şerif’in 1909′da İttihatçıların gazetesi Tanin‘de yayınlanan raporlarında açıkça görülebilmektedir. Bu eraporlar birçok şehirlinin Anadolu yaşamının acımasız gerçeklerini fark etmelerine neden oldu. 1912′de Balkanların kaybedilmesinin ardından bu ilgi arttı. Jön Türk döneminin önde gelen ideologlarından Mehmet Ziya Gökalp, Anadolu köylülerinin gerçek Türk kültürünü ve değerlerini Osmanlıların yüksek Arap ve Bizans kültürüne karşıt olarak temsil ettiği fikrini savundu. 1916′da benzer bir düşünceden esinlenen Halka Doğru Hareketi İzmir’de başladı. Cumhuriyet’te bu düşünce Anadolu köycülüğünün idealleştirilmesi şeklinde gelişti. Bu düşünce, Kemalist ideolojinin önemli öğelerinden biri olup, Atatürk’ün ‘Köylü Milletin Efendisidir’ vecizesi ile sembolize edilmiştir.

Anadolu’nın Türklerin son durağı olduğu ve ne pahasına olursa olsun korunması gereken anavatan olduğu hissiyatı İttihatçıların ve onların Kemalist haleflerinin çabalarını doğrudan Anadolu halkını homojenize etmeye ve Anadolu’yu sadece Türklerin kılmaya yöneltti. Bu süreç 1914′te yüzbinlerce Müslümanın Balkanlardan sürülmesine misilleme olarak 150.000 Rum Ortodoksunun Ege sahil şeridinden sürülmesiyle başladı ve 1915-1916 yılları arasındaki Ermeni soykırımı ile zirveye ulaştı. Balkanlardan ve Kafkaslar’dan gelen göçmenlerin Ermeni mezaliminde önemli rol oynamaları tesadüf değildir. Ermeni mezaliminden kısa bir süre sonra, 1916 sonunda, ‘Türk Ocakları’ isimli İTC’ye yakın milliyetçi bir organizasyon Aleviler ve Tahtacılar gibi Sunni olmayan Müslümanların gerçekte Hıristiyanlığa dönüp dönmediklerini ve dolayısıyla sadık olup olmadıklarını araştırmak üzere Anadolu’ya bir casus gönderdi. Bu durum Jön Türklerin Anadolu’nun geleceğine dair endişeleri kadar, bu bölgenin gerçek durumu hakkındaki cehaletlerinin de bir göstergesidir.

Soykırımdan kurtulan ya da Birinci Dünya Savaşı sonrası geri dönen Ermeniler Bağımsızlık Savaşı sırasında çeşitli yıldırma kampanyalarıyla ülkeden kovuldular. Türk Ordusu’nun 1922′deki işgalci Yunan Ordusu’na karşı zaferi Batı Anadolu’daki Ortodoks Yunanlılar arasında Eylül 1922′de kitlesel paniğe sebep oldu. Sonuç olarak bir milyon insanın dörtte üçü neredeyse yüzebilen her şeyle birlikte Ege Denizi’nin karşı kıyılarına geçti. 1923 yılında Lozan’da Türkiye ve Yunanistan arasında varılan anlaşma yalnızca kalan Anadolu’lu Yunan Ortodokslarının Yunanistan’daki Müslümanlarla(Batı Trakya’daki topluluk hariç) zoraki mübadele edilmesiyle ilgilenmedi aynı zamanda Ekim 1912′den (Balkan Savaşları’nın başlangıç tarihi) beri vuku bulan tüm nüfus hareketlerini meşrulaştırdı ve kalıcılaştırdı. Birinci Dünya Savaşı sonrası bağımsızlık mücadelesi Anadolu ve Rumeli’nin ulusal haklarını korumak için gerçekleştirildi. Mustafa Kemal Paşa dahil direnişin liderleri, 1071′de ilk Türk fetihlerinden beri toprakları şehitlerin kanlarıyla kırmızıya boyanmış Anadolu’yu Türklerin tarihi yurdu olarak tanımlamak için bilinçli bir çaba sarf ettiler. Kitlelerin anavatanı korumaları için bu tür duygusal yollara başvuruldu. Cumhuriyetin ilanından sonra, Anadolu kültü devam etti ve özellikle 1930′larda Hititliler gibi eski Anadolu kavilerinin Türk oldukları öne sürüldü ve böylece Türklerin Anadolu üzerinde Yunanlılar, Ermeniler, Araplar ve Kürtlerden önce bulundukları tarihsel olarak iddia edildi.

Anadolu’nun Türklerin esas anavatanı olarak benimsenmesi geniş kitlelere yayılmış olup birçok Kemalist olmayan kişiler tarafından da paylaşılmaktadır. Türkiye’nin en ünlü moder şairi, Kemalist otoritelerle birçok defa ayrı düşmüş, Türk hapishanelerinde yıllarını geçirmiş ve Moskova’da vefat etmiş bir komünist ve enternasyonalist olan Nazım Hikmet Ran, en çok bilinen ve sevilen şiirlerinden birinde (Vasiyet) bir Anadolu köyüne gömülme isteğini şöyle ifade etmiştir:

Yoldaşlar, nasip olmazsa o günü,
ölürsem kurtuluştan önce yani,
alıp götürün,
Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni.

1953′te bu mısraları yazan şair aslen bir Selanikliydi ve 1902′de burada doğmuştu ve Anadolu’ya ilk defa 18 yaşındayken ayak basmıştı.¹

¹Erik Jan Zürcher, “Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları: Kemalist Jenerasyona ve Jön Türklere Dair Bir Grup Biyografisi Denemesi”, Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora, Murat Koraltürk(der.) Mete Tunçay’a Armağan, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007, s. 566-569



Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları(5)

27 06 2009

Devrim ve karşı devrim

Yirmili yaşlarının sonlarındaki düşük rütbeli subaylar için doğduklarından beri tahtta olan Sultan’ı devirmek ve Arnavutluk’tan Yemen’e kadar uzanan imparatorluğa hükmetmek (her ne kadar başlangıçta sahne arkasından yönetmiş olsalar da) oldukça zor bir deneyim olarak gözükse de, bu tür bir tehlikeyi göze alanlar için sınırsız imkanlar sunması açısından baş döndürücüydü. İnsan iradesinin birşeyleri değiştirme kudretine olan inanç Mustafa Kemal(Atatürk) ve Enver gibi Jön Türk liderlerinin karakteristik bir özelliğiydi. Bu inanç onların gözünde, muhafazakar kitlelerin kaderciliğiyle kesin olarak zıtlaşıyordu.

Eğer 1908 Devrimi örofik bir deneyimse, Nisan 1909 Karşı Devrimi [31 Mart Vakası (Eski takvime göre)] Jön Türklerin yaşamındaki en travmatik deneyimlerden biriydi. Kendilerini ülkenin kurtarıcısı olarak gören ve sekiz ay önce ‘Hürriyet Kahramanları’ olarak addedilen İttihatçılar, garnizon görevi için taburlara kendilerinin seçtikleri askerlerin ve bir grup radikal dinci öğrencinin başkentte çıkardığı isyan karşısında çaresin kaldılar. Bu durum İttihatçılar arasında büyük bir şok etkisi yarattı. İki hafta içinde Makedoya’dan gelen sadık ordu birimleri yardımıyla düzeni tekrar kurmayı başarmış olsalar dahi, bu isyan İttihatçıları ağır bir savunmasızlık hissiyatı içine düşürdü. O zamandan itibaren, ‘irtica’ onların en kötü kabusu oldu. İttihatçılar, irticai figürlerin cahil kitleleri ilerici güçlere karşı İslam’a başvurarak mobilize etmesi fikrine kapıldılar. 1925′te Şeyh Sait İsyanı’nda ya da 1930′da Menemen Olayı’nda olduğu gibi, Kemalist Rejime karşı yapılan radikal dinci içerikli cumhuriyet isyanları ve gösterileri gerçekleştiğinde, cumhuriyetçi seçkinleri oluşturan eski İttihatçılar bu olayları anlamak için hemen 1909 Nisan deneyimine işaret ediyorlardı. Bugün bile Türkiye’nin seküler yapılanması kendini tehdit altında hissettiğinde, demeçlerde ve gazete başlıklarında 31 Mart Vakası’nın adı geçiriliyor.

Devlet Hizmetinde

Jön Türklerin istisnasız hemen hepsi politik olmayan kariyerlerini Osmanlı Devleti hizmetinde yapmışlardı. Bu etken şüphesiz onların dünya görüşlerinde derin bir iz bırakmıştı. Birçok kez belirtilidiği gibi, dönemin en acil sorunu şuydu: ‘Bu devlet nasıl kurtulur?’. 1908 Meşrutiyet Devrimi’ni tetikleyen olay İngiltere’nin (Reval’de(Talinn) VII. Edward ile Çar II. Nicholas’ın görüşmesi sırasında), Makedonya eyaleti için Hıristiyan bir vali yönetiminde tam bağımsızlığı desteklemeyi önemesidir. Bu çözüm önerisi imparatorluğu Avrupa’da zayıflatabilirdi ancak bölgede yaşayanlar için zararlı olacak diye bir gereklilik yoktu. Ocak 1913′teki İttihatçı darbenin ardında, Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya tarafında savaşa katılma kararının ardında ve 1919 Milli Mücadele hareketinin ardında hep devleti kurtarma amacı yatıyordu. İttihatçılar için devleti kurtarmak, nüfusun gerçekten devlete bağımlı olan kesimini, Osmanlı Müslümanlarını, güçlendirmeye bağlıydı ve en nihayetinde devlet adına hareket etme iddiası her türlü önlemi meşrulaştırıyordu. Devlet çıkarına en yüksek meşruiyeti atfeden bu eğilim, Türkiye için hala Avrupa Birliği üyeliği görüşmeleri sırasında sorunlar yaratan bir mirastır.

Jön Türklerin devlet merkezli bakış açısı, toplumdaki değişim dinamiğini neredeyse kendiliğinden devlette görmekteydi. Devletin ötesine bakabilen tek Jön Türk fraksiyonu Prens Sabahattin’in Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti idi. Sabahttin’in gözünde ilerlemenin anahtarı girişimci ve bireyci seçkin zümrenin eğitim yoluyla gelişmesinde yatıyordu. Geniş kapsamlı adem-i merkeziyetçiliği savunmasından dolayı, onun fikirleri Hıristiyan cemaatleri için çekiciydi. Ancak Sabahattin Jön Türkler arasında hiçbir zaman fazla destek görmedi ve devrimden sonra yalnızca marjinal bir rol oynadı. Kemalistler Jön Türkler’in devletçi geleneğine sıkı sıkıya bağlıydılar.

Askeri Zihniyet

İlk İttihatçıların en azından üçte ikisi mesleki açıdan askerdi ve sorunların çözümüne yaklaşımlarının onların eğitimlerini yansıtması şaşırtıcı değildi. Handan Nezir, Alman askeri mantığının (özellikle birçok Osmanlı subay neslini yetiştiren Colmar von der Golz’un mantığı) ve 1905′teki başarılı Japon ordusu ve donanması örneğinin, bu subay neslini nasıl derinden etkilediğini gösterdi. Bu subaylar sözü geçen kaynaklardan modern devletin ‘ordu millet’ anlayışına dayalı olarak kurulması gerektiğini ve devletin gücünün bir asker milletine dayanması sonucunu çıkardılar. Türklerin asker millet olmaları gerekliliği fikri 1912 Balkan Savaşları’nın patlak vermesinden sonra İttihatçı basında oldukça popüler oldu. Türklerin gerçekte bir asker milleti ve hatta bir asker ırkı olduğu fikri daha sonraları Türk cumhuriyetçi milliyetçiliğinin ayrılmaz bir parçası oldu ve bu durum günümüzde dahi milliyetçi çevrelerde devam etmektedir.

Ordu millet anlayışında birleşmek bilhassa acımasız bir dünya görüşüydü. Bu görüş aynı zamanda Gustav Le Bon (tüm dünyada askerler arasında oldukça popüler olan) gibi birinden çıkarılmıştı ve milletlerin bu dünyada varlıklarını sürdürmek için mücadele etmek zorunda oldukları fikrini de kapsıyordu. Jön Türk yazarlarının Balkan Savaşlarındaki malubiyet hakkında ya da Ermeni soykırımı hakkında yazdıklarına bakacak olursak bu nokta ortaya çıkmaktadır. Osmanlılar Balkanlarda savaşı kaybetmişlerdir çünkü çocuklarına asker olmayı ve düşmandan nefret etmeyi öğretememişlerdir. Ermeniler ölümüne bir mücadelede güçsüz oldukları için yaşama hakkını kaybettiler. Az bir farkla, Mustafa Kemal aynı söylemi Türk milletini modernleşmeye ve gelişmeye teşvik ederken de kullandı: Türkler birbirleriyle mücadele eden milletlerin dünyasında var olma hakkını kazanmak zorundalar. Eğer başarısız olurlarsa, daha güçlü milletler onları yok edecektir. Bu anlamda Jön Türk dünya görüşü Grotius’unkinden ziyade Hobbes’unkine yakındır.¹

¹Erik Jan Zürcher, “Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları: Kemalist Jenerasyona ve Jön Türklere Dair Bir Grup Biyografisi Denemesi”, Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora, Murat Koraltürk(der.) Mete Tunçay’a Armağan, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007, s. 563-565



Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları(4)

23 06 2009

Gerilla

Harp Akademisi ve Kurmay Okulu mezunu subaylar kıta eğitimlerini Osmanlı ordularının birinde yapmak zorundaydılar. Başkentte konuşlanmış olan Birinci Ordu, bu amaçla kullanılmıyordu. Bu sebepten genç yüzbaşı ve teğmenler İkinci Ordu’ya (Edirne), Üçüncü Ordu’ya (Manastır), Dördüncü Ordu’ya (Erzurum) ya da Beşinci Ordu’ya (Şam) gönderiliyorlardı. Hemen hemen hepsi bir dönem Arnavutluk, Kosova ve Makedonya’da karargahları bulunan Üçüncü Ordu’da hizmet verdiler. Mezun subaylar bu bölgelerde sıkça rastlanan Yunan, Sırp, Arnavut, Makedon ve Bulgar çetelerinin süregelen gerilla çatışmalarıyla karşılaştılar. Yunani Bulgar ve Sırp çeteleri, her ne kadar eylemleri soyguncu çetelerden farklı olmasa bile, çoğu ordu birimleriyle bu çeteler arasındaki düzenli, sürekli ve küçük çaplı ama bazen vahşice karşılaşmalar birçok Jön Türk subayı için mesleki deneyimin çoğunu oluşturuyordu. Bu tür askeri deneyimler, kimlikleri Müslüman ve gayrimüslim ayrımının gittikçe derinleştiği bir şehir ortamında oluşan kimseler için bu ayrışmayı güçlendirmekteydi. Gerilla çeteleri düzenli orduları mağlup edememekteydi ancak Osmanlıların gözünde onları tehlikeli kılan yarattıkları huzursuzluk ortamının yabancı müdahaleleri çekebileceği gerçeğiydi. Gerçekte, Makedonya 1904 Mürztseg Anlaşması’ndan beri birleşmiş Avrupa kuvvetlerinin himayesi altındaydı ve çeşitli Avrupa ülkelerinden gelen subaylar Osmanlı jandarması müfetttişleri gibi hareket ediyorlardı. Bu durum genç subayların milli gururlarını önemli derecede incitiyordu. Tipik birçok gerilla çatışmasında olduğu gibi, ordu için çeteleri, onlara yataklık eden halktan ayırmak çok zordu. Bu, subayların bir bütün olarak Hıristiyan cemaatlerine olan güvensizliğini arttırıyordu. Bu duruma tek istisna, Sırp ve Yunan yayılmacı milliyetçiliğinin tehlikesine Türkler kadar maruz kalan Ulahlardır. Bu, ünlü Batzaria Efendi gibi bazı Ulahların neden devrim öncesinde İTC’ye katıldığını açıklamaktadır.

Aynı zamanda Jön Türk subayları çetelerin ateşli milliyetçiliklerine ve etkili savaş tekniklerine imreniyorlardı. Bazı durumlarda Müslüman çetelerini gerillalara karşı savaşmak üzere yetiştirmeye çalışıyorlardı. Meşrutiyet Devrimi’nden sonra Jön Türk devrimcileri ile bazı çeteler arasında bir dereceye kadar dostluk ilişkileri gelişti ama bunun kısa ömürlü olduğu anlaşıldı. Ancak Jön Türkler derslerini aldı. İtalya 1911′de Trablusgarp’ı işgal ettiği zaman düzenli Osmanlı ordusu bölgeye ulaşamadı (italyanlar üstün bir donanmaya sahipti ve İngilizler Osmanlı birliklerinin Mısır’dan geçmesine izin vermediler. Birkaç düzine İttihatçı subay, birçok İttihatçı Fedaiin ve Enver, Fethi ve Mustafa Kemal gibi kurmay subaylar Trablusgarp’a iç kesimlerdeki arap kabilelerinden bir gerilla ordusu organize etmeye gittiler. Birçok subay Balkan Savaşları 1912 Ekim’inde patlak verdiğinde acilen geri döndü. 1913′te Fedaiinler, Müslümanların çoğunlukta olduğu ve Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan ve Yunanistan’ın üzerinde hak iddia ettiği bir bölge olan Batı Trakya’da bir gerilla savaşı başlatmakla görevlendirildi. Bu grup 1914′te kurulmuş olan Teşkilat-ı Mahsusa’nın çekirdiğini oluşturmaktaydı. 1915′te İtilaf Devletleri’nin Çanakkale’ye saldırısının yaklaştığı anlaşıldığında ve yine 1918′de Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgi kaçınılmaz olunca İTC’nin liderleri Anadolu’da bir gerilla savaşı hazırlamaya koyuldular. 1919′da Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin (Mustafa Kemal Paşa tarafından yönetilen Milli Mücadele) himayesinde gerilla savaşı başladığında Teşkilat-ı MAhsusa’nın gönüllüleri öncü bir rol oynadı ve Balkanlardan aldıkları dersleri uygulmaya koydular. 1908 öncesi Balkan deneyiminin önemi aynı zamanda Türklerin, Sırpça ve Bulgarca terimlerin bu çeşit gerilla çetelerini adlandırmakta kullandıklarından da anlaşılabilir: sırasıyla Çete ve Komitacı, günümüz Türkiye’sinde de hala kullanılmaktadır.

Üyeliğe Kabul

1906 Eylül ve 1908 Temmuz’u arasında İkinci Ordu ve Üçüncü Ordu’da görev yapmakta olan birkaç yüz genç subay, önceleri Osmanlı Hürriyet Cemiyeti olarak, sonraları İttihat ve Terakki Cemiyeti(Terakki ve İttihat Cemiyeti’nin devrimden sonra konulan daha tanıdık ismi) olarak bilinen yeraltı direniş örgütünde yemin ederek göreve başladılar. Bu cemiyetin üyeliğine kabuller katı olarak düzenlenmiş ve törenselleştirilmişti. Yeni üyeler bir rehber aracılığıyla takdim ediliyor, gece yarısı bir eve götürülüyor, üç adet maskeli ve cübbeli üye tarafından sorgulanıyorlardı. Sonrasında aday şahıs, Kuran ve silah üzerine bağlılık ve sessizlik yemini ediyordu (aksi halde öldürüleceğini biliyordu). Muhtemelen Masoncu geleneklerden esinlenilmiş bu ayin açıkça dinsel tonları içeriyordu. Jön Türklerin kişisel hatıratlarından öğrendiğimiz kadarıyla bu, onların unutamayacakları bir deneyimdi. Bu kişiler bir görevle öncü gruba aitlik hissiyatıyla doldurulmuşlardı. Bu şartlarda ‘Cemiyet-i Mukaddese’ göndermeler bulmak görülmedik bir şey değildi. 1918′te İTC resmi olarak dağıtıldığı dönemde bile, bazıları için bu durum süregelen bir bağlılık yaratmıştı. Celal (Bayar) gibi bir adam bile 1960′larda kendini ‘İttihatçı’ olarak tanımlayabilmişti (o dönem için).¹

¹Erik Jan Zürcher, “Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları: Kemalist Jenerasyona ve Jön Türklere Dair Bir Grup Biyografisi Denemesi”, Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora, Murat Koraltürk(der.) Mete Tunçay’a Armağan, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007, s. 561-563



Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları(3)

22 06 2009

Eğitim

Her ne kadar birçok Jön Türk üyesi Kuran’ın ezberlendiği geleneksel mahalle okullarına devam etmiş olsa da, eğitimlerinin en belirgin özelliği yüksek ve orta öğrenimlerini Batı tarzı seküler eğitim kurumlarından görmüş olmalarıdır. Birçok açıdan bu kişileri biçimlendiren aldıkları bu eğitimdi. Bu da açıkça görülen bilim merkezli materyalist dünya görüşünü aşıladı. Jön Türklerin yazdıkları birçok eser, rasyonel bilimsel yaklaşımın geleneksel anlayışı yerinden eetmesinin gerektiğine işaret ediyordu. Bu 1890′larda Ahmet Rıza için geçerli olduğu kadar, 1930′larda Atatürk için de geçerlidir.

Fransızca öğrenmek bu kişilere tamamen yeni bir dünyanın kapılarını araladı. Birçok Jön Türk’ün anılarından öğrendiğimiz, üzere Fransızcayı sadece ders kitapları için değil aynı zamanda Fransız edebiyatını da okumak için kullandılar. Victor Huko ve Alexandre Dumas gibi Romantik Edebiyatçıar ya da Jules Verne gibi bir bilimkurgu yazarı en beğendikleri yazarlardandı. Romantik aktvizme ve asil edimlere olan düşkünlükleri ve gençliğe olan yüksek saygılarını bu literatürden aldılar. Jön Türkler 1908′de sahneye çıktıklarında kelimenin gerçek anlamıyla gençtiler ancak aynı zamanda Osmanlı’nın gençliği bir değer olan gören ilk kuşağıydılar. Geçliğe her şeyden daha çok değer veriyorlar (Tarık Zafer Tunaya’ya göre) ve gençliklerini yaptıklarını meşrulaştıran bir etken olarak görüyorlardı. Genç ve iyi eğitimli olarak, kendilerinin dünyayı yaşlılardan daha iyi anladıklarına inanıyorlardı. Bu tutum, yaş ile otorite arasında doğru bir orantı olduğunu düşünen Osmanlı’nın önceki kuşaklarının dünya görüşü ile keskin bir karşıtlık içindeydi. Gençliğin Cumhuriyet içindeki temel rolüne olan vurgu, en net biçimde Mustafa Kemal’in 1926′da Gençliğe Hitabe olarak bilinen altı günlük büyük konuşmasında görülebilir.

Her şeyi göz önünde bulundurduğumuzda, Jön Türkler kariyerlerini aldıkları yüksek eğitime borçluydular. Bu yüzden eğitimin, ilerlemeyi ve aydınlanmayı sağlayan gücüne inançları anlaşılabilir. Eğitime olan bu inanç Türkiye Cumhuriyeti’nin en belirgin özelliklerinden biri olarak kaldı ve kendilerini geri kalmış kitlelerin eğitimcisi olarak gören Kemalistlerin kendi kendi öznelliklerini yaratmalarında kurucu bir etmen olarak özellikle önemliydi. 1928′de yeni alfabe kabul edildiğinde, Mustafa Kemal Paşa halka alfabeyi açıklayan dersler verdi. Karatahta önünde tebeşirle olan fotoğrafı hala Atatürk ikonografisindeki en yaygın öğelerden biridir.

Yüksek Okul eğitimi, aynı zamanda Jön Türklerin yasaklanmış metinlerde formüle edilen düşünceler ile Abdülhamit yönetimindeki imparatorluğun gerçeklikleri arasındaki karşıtlığın daha da farkında olmalarına neden oldu. Sultan genişleyen devlet mekanizmasının ihtiyacı olan bürokrat ve memurları üreten yapının aynı zamanda vatanseverlik ve meşruiyetçilik gibi fikirleri yayan husumet yuvası olduğunun dafarkındaydı. Bundan dolayı Abdülhamit öğrencileri yakın takip altında tutuyordu. Casusları her yerdeydi ve her ne kadar yalnızca çok ciddi suçlular sürgün edilmiş olsa da, hemen hemen her azimli Jön Türk bir şekilde sakıncalı materyallerle yakalandı ve cezalandırıldı. Dolayısıyla, polis devletiyle doğrudan karşılaşmalar muhalefet deneyiminin bir parçasıydı.

Esinlenme

Yüksek Okul eğitimleri sırasında birçok Jön Türk, muhalif meşrutiyet hareketinin varlığını keşfetti. Bu kişiler şifahen 1860′ların meşrutiyet hareketinin yasaklanmış çalışmalarından, Genç Osmanlılardan ve özellikle Namık Kemal’in reform ve vatanseverlik için ateşli çağrılarıdan haberdar edilmişlerdi. Elyazması kopyalar yatakhanelerde elden ele dolaşıyordu. 1896′dan sonra yüksekokullarda yurtdışındaki Jön Türk hareketinin mecmuaları(Meşrevet, Şurayı Ümmet ya da Osmanlı gibi) yasadışı okunmakta ve dağıtılmaktaydı. BU mecmuamalar, anayasa ve parlemento adına bilimsellik ve rasyonalizm temelinde bir yenilenme çağrısıyla birleşerek, siyasi muhalefet mesajı getiriyorlardı. Jön Türklerin hatıratları okunduğunda, bu çalışmalarla ilk tanışıklıklarının süregelen bir esinlenme niteliği taşıdığı fark edilebilir. Dumas’ın romantik kahramanları ve Napolyon(kendisi Enver’in rol modeli olarak bilinmektedir) gibi tarihsel figürler kadar, Genç Osmanlı Namık Kemal de bir rol medol olmuştu. Örneğin Mustafa Kemal kendi konuşma ve yazı tarzını Namık Kemal’in stili üzerine kurmuştu. Mustafa Kemal, Namık Kemal’i arkadaşı, ileride merkez komitenin üyelerinden biri ve İTC’nin en ünlü hatiplerinden, genç memur Ömer Naci aracılığıyla öğrenmişti.

Bazı Jön Türkler için, özellikle Avrupa’da yaşayanlar arasında, Avrupalı bir düşünürün keşfedilmesi büyük önem arz ediyordu. Hatırlanmalıdır ki, bahsi geçen kimseler akademik kuramcılar ya da araştırmacılar değillerdi(her ne kadar bazılar üniversitede akademik pozisyonlarda bulunsa dahi). Bunlar devleti kurtaracak ve Osmanlı toplumunu canlandıracak bir yol arayışındaydılar. Onların çözüm yolu arayışındaki aciliyet, bu çözümü bulduklarını düşündükleri anda Jön Türklerin tek bir düşünceyi ya da düşünürü sorgulamaksızın sabırsızca benimsemelerine sebep oldu. Bu düşünürler Ahmet Rıza için, Auguste Comte ve onun çırağı Pierre Lafitte, Abdullah Cevdet için Gustave Le Bon ve Ludwig Büchner ve Ziya Gökalp için Emile Durkheim oldu. Aynı durumu 1930′ların başlarında Avusturyalı Kvergic’in Türk dilinin kökenleri hakkındaki ilginç görüşlerinin, Mustafa Kemal ve çevresi tarafından tamamiyle kabul edilmesinde de görülebilir.¹

¹Erik Jan Zürcher, “Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları: Kemalist Jenerasyona ve Jön Türklere Dair Bir Grup Biyografisi Denemesi”, Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora, Murat Koraltürk(der.) Mete Tunçay’a Armağan, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007, s. 559-561



Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları(2)

22 06 2009

Hristiyan burjuvazi ile hesaplaşma

Gördüğümüz kadarıyla Jön Türklerin dörtte üçü 1880′lerde ve 90′larda Balkanlar’da, Ege’de ya da İstanbul’da büyümüş. Bu şu anlama geliyor, bu dörtte üçlük kesim imparatorluğun şehirlerde ve kasabalarında yükselen Hıristiyan burjuvaziye yakından tanıklık etmiş. Bu insanların geldikleri bölgeler 18. yüzyıl sonlarından itibaren Avrupa ekonomisiyle bütünleşmekteydi ve Avrupa ile ticaret 1830′lardan beri yüksek oranda artık göstermekteydi. Bu durumdan faydalanan, bazen Avrupa’nın ekonomik çıkarlarıyla hareket eden, bazen onlarla yarışanlar genellikle Hıristiyan orta sınıfıydı. 1890′ların ortalarından itibaren bütünleşme hızı yükseldi. Yüzyılın sonu itibarı ile şehirlerde belli bir sanayileşme gözle görülür hale gelmişti ancak sanayi işletmelerinini %90′ından fazlası yabancı ama yerel Hıristiyanların elindeydi. Bu iki kategori bir noktaya kadar çakışmıştı çünkü önceleri bir Avrupalı gücün korumasını alan birçok Hıristiyan sonraları tüm yabancı vatandaşlık statüsünü tercih etti. İstanbul, Selanik ya da İzmir gibi şehirlerde refah, eğitim ve yaşam tarzı açısından Müslümanlarla gayrimüslümler arasında uçurum gittikçe açılmaktaydı. Eski kasabaların dışında Fransız stili apartman blokları ve villalarla, tramvay ve elektriğin olduğu yeni mahalleler gelişiyordu. Bu yükselen Hıristiyan burjuvazisi yeni sosyalleşme yolları yaratıyordu: “centilmen kulüpleri (centilmans clubs)”, kafeler ve restauranlar, hayırsever kurumlar, mason locaları, parklar, gezinti mekanları, spor kulüpleri ve hipodromlar. Şehir kökenli okuryazar ailelerden gelen, modern seküler okullarda eğitim görmüş genç Müslümanlar bu yendünyanın sınırlarında yer aldılar. Talat ve arkadaşları bir locaya katıldılar(bunu kısmen kendilerini her şeyden haberdar olan Sultan Hamit’İn gizli polisinden korunmak için yaptılar). Mustafa Kemal Selanikteki kafelerde ülkenin geleceğini tartışıyordu. Daha sonraları İstanbul’a Pera Palas’ta ve kulüp Cercle d’Orient müdavimi olacaktı.Aynı zamanda maaşları genellikle aylarca sarkan bu genç subay ve bürokratlar kendi durumlarıyla karşıtlık içindeki gayrimüslimlerin refah ve etkinliğinin artmasının farkındaydılar. Onların grup aidiyetleri tam da gayrimüslimlerin karşıtı olarak kuruldu. Bunun en bariz delili Selanik’te 1906′da kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyetinin açık açık gayrimüslümleri dışlamasından görülebilir. İlk 70 üyenin tamamı müslümandı ve cemiyet 1907-1908 sırasında büyüdüğünde bile yalnızca bir avuç gayrimüslimin iştirakine izin verilmişti. Bu kimselerin de hemen hemen tamamı ya dönme ya da Ulan (Makedonya’daki Romanca konuşan bir azınlığın üyeleri)di. Her ne kadar Jön Türklerin çoğunluğu Türk idiyse de, bu dönemde kendilerini daha çok dinsel bağlarla tanımıyor gibi görünüyorlardı.

Aynı dönemde Osmanlı şehirlerinin Hristiyan burjuvazisi kendi modernite vizyonlarını Jön Türklere vermişti. Jön Türklerin(İttihatçı veya Kemalist) esinlendikleri modernite hem trenlerin, uçakların ve ağır sanayinin rasyonel ve teknolojik bir ütopyasından hem de burjuva yaşam tarzından oluşmaktaydı. Bu durum açıkça, Jön Türklerin desteklediği mimari yapılarda ve yeniden düzenlenen kamu alanlarında görülebilir. İttihatçılar bu alanda fazla bir hareket kabiliyetine sahip değillerdi çünkü egemen oldukları on yılın 7’si savaşta geçmişti. Ancak ortam yatıştığında Kemalistler kendi modernite ideallerine uygun bir Türkiye inşa etme şansına sahip oldular. Sonuç olarak yeni alanların Kemalistlerce 1930′larda planladığı Anadolu’nun taşra kentlerinde parklar, kafeler, çay bahçeleri ve tiyatrolar görmeye başladık. Yeni kurulan devletin vitrini sayılan Ankara’da, Balkanlardan getirilmiş sanabileceğiniz villaların, bir centilmen kulübünün, bir opera salonunun ve bir yarış parkurunun düz ve rasyonel olarak sıralandığı bulvarlar bulunuyordu. Kişisel kıyafet ve tavırları dikkate alındığında, Jön Türklerin burjuvaziyi taklit ettiklerini görebiliriz. Bu insanlar Avrupai kıyafetler ve üniformalar giyiyorlardı(bu durum 1926′daki Kemalist kıyafet reformu ile tüm toplum için zorunlu kılınmıştı.) İttihatçı liderlerin eşlerinin ve kızlarının resimleri onların Avrupai tarzı kıyafetler giydiklerini ve bazen başörtüsü yerine “vual” kullandıklarını gösteriyor. Ayrıca 1920′ler ve 1930′larda cumhuriyetçi liderlerin yakınlarından kadın olanları genellikle yüksek topuklu ayakkabı ve kısa kollu kıyafet yahut kürk manto ile görülüyor.

Enver de izci çocuklar hareketini desteklemişti. Aslen Almanya’da başlayan, çocuklara bahriye üniforması giydirme modası Osmanlıya da ulaşmıştı. Jön Türkler kartvizit kullanıyor, evcil hayvan olarak köpek besliyor, salon danslarını öğrenmeye çalışıyordu. Bu yüzden Jön Türklerin modernite yorumlarının aslında Güney Balkanlarda ve Ege’nin şehir ve kasabalarında karşılaştıkları Avrupa burjuvazisi yaşam tarzından kaynaklandığını inkar etmek zor.¹

¹Erik Jan Zürcher, “Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları: Kemalist Jenerasyona ve Jön Türklere Dair Bir Grup Biyografisi Denemesi”, Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora, Murat Koraltürk(der.) Mete Tunçay’a Armağan, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007, s. 557-559



Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları(1)

22 06 2009

Yine Mete Tunçay’a Armağan kitabından, Erik Jan Zürcher’in Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları: Kemalist Jenerasyona ve Jön Türklere Dair Bir Grup Biyografisi Denemesi başlıklı makalesinden bir bölüm alıntılayacağım. Makale, 1800lerin ikinci yarısından başlayarak oluşan bu yeni hareketin, daha sonra hem İttihat ve Terakkiyle hem de sonradan kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin seçkin idarecileriyle nasıl bir süreklilik içinde olduğunu ve bu hareketin içinde yer alan aktörlerin çeşitli ortak özelliklerini ortaya koyuyor.  Süreklilikler ve kopukluklar bölümüyle başlayan ve Jön Türk zihniyetinin oluşum sürecini irdeleyen kısımı alıntılamaya başlıyorum:

(Sonuç) Süreklilikler ve kopukluklar

Türkiye tarihinin erken dönemleri oldukça çalkantılı zamanlardı ve bu bir ölçüye kadar tepedeki siyasi liderliğin süreksizliğine yansıdı. Bir grup genç devlet memuru ile imparatorluğun Balkan vilayetlerinde görev yapan onlardan da genç subaylar tarafından organize edilen ve aynı yıl ordu tarafından bastırılması gereken bir karşı devrimin takip ettiği Meşruiyet Devrimi, yurt dışında 1889′dan beri aktif olarak muhalefet hareketini sürdüren ilk kuşak Jön Türk liderlerinin hızlı bir karara itilmesine sebep oldu. Entelektüel tarafı güçlü bir öncüler eylem adamlarına boyun eğdiler. Ardından Jön Türk idaresindeki imparatorluğun Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisi üst düzey siyasi liderlerinin ülkeden kaçmasıyla ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin düzinelerce ileri gelen üyesinin gözaltına alınmasıyla sonuçlandı. Bu durum Mustafa Kemal’e aşamalı olarak kendi üstünlüğünü kurma şansı verdi. Mustafa Kemal eski liderlerden gelen farklı meydan okumaları alt edip, 1925′da geçmiş lider kadrosunun kalıntılarını tasfiye edince, kendisi ve takipçileri için bir iktidar tekeli yarattı.

Bununla birlikte tepedeki lider kadronun altında, bütün bir 1908-45 döneminin siyasi elitleri arasında birçok sürekliliğe rastlıyoruz. Birlikte direniş hareketinin çekirdeğini meydana getiren üç öğe şunlardır: 1. İttihatçı geçmişi olan subaylar, 2. Teşkilat-ı Mahsusa geçmişi olan eylemciler ve 3. yerel merkezlerdeki İttihat ve Terakki Cemiyeti parti başkanları ve organizatörleri. Cumhuriyetin erken dönemdeki lider kadro bu üç bileşeni asker kökenlilerin yoğunlukta olmasıyla yansıtıyor. Kendileri İttihatçı olduklarından 1918′e kadar İttihatçı liderlerin temel karakteristiklerini paylaşıyorlar. Grup, Türklerin yoğunlukta olduğu çeşitli etnik grupların Müslüman ve erkek üyelerden üyelerinden oluşuyordu. Ortalamada 1883 doğumlular; bu da onları Selanik’te 1906′da Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ni kuran memurlarla İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin siyasal olarak aktif üyeleriyle ve onların Merkez Komitesindeki temsilcileriyle aynı yaşta yapıyor. Bu benzerlik aynı zamanda 1918′ten önce Merkez Komiteyi kontrol eden Talat çevresindeki nispeten yaşlı(ortalama 7 yaş kadar) sivil grubun kısmen 1918′de kısmen de 1926′da tasfiye edildiği gerçeğini ifade ediyor.

Belki de bu Anadolu Cumhuriyeti’nin lider kadrosu için şaşırtıcı olan şey, grubun Balkanlar, İstanbul ya da Ege doğumlu insanlar tarafından kontrol edilmesi: Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin kurucularının ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Merkez Komitesi üyelerinin dörtte üçü bu bölgelerden gelmekte. Aynı oranı tam olarak Cumhuriyetin lider kadrosunda da buluyoruz. Sadece 1908′de siyasetten aktif memurlar daha yüksek bir yüzde gösteriyorlar(%95!).

Her ne kadar bu kimselerin ailelerinin refah seviyesi ve konumları fazlasıyla çeşitlilik arz ediyor olsa da, cumhuriyetin lider kadrosu aynı erken dönem Jön Türkleri gibi şehir kökenli (tek bir istisna hariç) ve okuryazar ailelerden gelmiş. Burada incelediğimiz tüm alt gruplar ister askeri ister sivil olsun seküler, Avrupa standartlarında yüksek eğitim almışlar Burada sadece 2 tane yüksek eğitim almamış ancak mesleki olarak eğitilmiş şahıs var: İttihatçılardan Talat ve Kemalistlerden Celal (Bayar). Bu ikisinden biri baş-vezirlik diğeri cumhurbaşkanlığı yaptı. Dini medrese eğitimi almış olan tek şahıs İttihatçı Şeyhülislam olan Hayri Efendi. Birkaç istisna dışında (Celal yine bunlardan biri), tüm grup üyeleri mesleki kariyerlerini, kurtarmak istedikleri devletin hizmetinde subay, bürokrat ya da öğretmen olarak yaptılar.

Jön Türk zihniyeti

Ne mutlu ki artık elimizde Jön Türklerin kökenlerine, geçmişlerine, yaşlarına, eğitimlerine ve mesleklerine dair açık bir tablomuz var. En tepede, 1908′de yaş ortalaması 35 olan bir grup devlet memuruyla, yine 1908′de yaş ortalaması 28 olan bir grup subayın olduğunu biliyoruz. Şimdi yapmak istediğim şey bu grubun üyelerinin ilk gençliklerinden Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne kadar olan dönemde paylaştıkları çok önemli deneyimlerin haritasını çıkarmak ve bu deneyimlerin hangi boyutlarda grup üyelerinin zihniyetlerini ve dünya görüşlerini şekillendirdiğini sormak. Bu biçimlendirici deneyimler daha önce incelediğimiz paylaşılan biyografik niteliklerle ilişkili ancak onlarla birebir örtüşmüyor. En azından bir örnek verelim: biyografilerden çıkan en çarpıcı olgu neredeyse tüm Jön Türklerin bir o veya bu türden modern, seküler okullarda eğitim görmüş olması. Şimdi bu durum verili ancak 20. yüzyıl başında bu türden okullarda eğitim almış olmanın deneyim bakımından anlamı neydi? Şimdi biz bu soruya cevap vermeye çalışacağız. Bunu yaparken bu türden deneyimleri bizim Jön Türklerin iktidara geldiklerinde takındıkları karakteristik tutumlar olarak bildiğimiz şeylerle ilişkilendireceğiz. Bu tutumlar Jön Türklerin kendileri tarafından sözlü olarak ifade edilmiş olabileceği gibi, kendi hareketlerinden de çıkartılabilir.

Elbette bu bir alınyazısı çıkarma amacı gütmüyor. Örnek olarak İttihatçı Diyarbakır valisi Mehmet Reşit’in Kafkaslar’dan gelmiş olmasının onun Diyarbakır’daki Ermeni cemaatinin toplu katlinde başrol oynamasının kaçınılmaz kıldığını iddia etmeyeceğim. Bununla birlikte Mehmet Reşit’in çocukluğunda Kafkaslar’daki Ruslardan kaçmasının Reşit’e toplu katliamın kabul edilebilir, hatta gerekli bir çözüm olduğu fikrini veren zihniyeti açıklamaya yardımcı olacağını iddia ediyorum. Ve Hans-Lukas Kieser’in belirttiği gibi Reşit’in bir askeri doktor olarak geçmişini bilmek neden onun gayrimüslüm cemaatli “mikroplar”, “ülserler” olarak tanımladığını açıklamamıza yardımcı olabilir.

Jön Türklerin deneyimlerini tartışırken askerler üzerinde sivillerden daha fazla duracağım. Bunu yapmamın iki sebebi var: Öncelikle “yeni” ittihat ve Terakki Cemiyeti’nin (Osmanlı Hürriyet Cemiyeti/1906-8 arası Terakki ve İttihat Cemiyeti) erken ve gizli döneminde subaylar sivillerden sayıca çok daha fazla. Cemaate İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin zaferinden sonra çıkarları doğrultusunda katılan birçok kimse farklı ve daha az ilgi çekici bir grup oluşturuyor. Sivil öğelerin göreli olarak önemli olduğu Selanik’te bile devrim arifesinde 505 üyenin üçte ikisi subaydı. Manastır, Yanya ya da Edirne gibi garnizon merkezlerine bu oranın daha da yüksek olması kaçınılmaz. İkinci sebep ise, ordunun etkinliğinin 1912-22 arasındaki savaş koşulları nedeniyle zamanla artması. Her ne kadar o dönemde istifa etmiş ya da emekli olmuş olsalar da, Cumhuriyetin erken dönemi tamamen askeri üyelerin kontrolü altındaydı.

Şekillendirici deneyimlerin tartışılmasının sırası çoğunlukla kronolojik olacak ve 1890′lardan 1918′e kadar olan dönemi kapsayacak.¹

¹Erik Jan Zürcher, “Yıkımın ve Yenilenmenin Mimarları: Kemalist Jenerasyona ve Jön Türklere Dair Bir Grup Biyografisi Denemesi”, Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora, Murat Koraltürk(der.) Mete Tunçay’a Armağan, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007, s. 555-557



“Kemalizm ve 21. Yüzyıl Türkiye Demokrasisi”(3)

14 06 2009

(3) Çok-Partili Siyaset, Kemalizm ve Demokrasi: Çok-partili siyasi hayata geçiş, Kemalizm’in orjinal formülasyonuyla açık bir çelişkidir çünkü, biraz önce belirtildiği üzere, Kemalizm’e göre başka ülkelerde sınıf farklılıklarına dayalı olarak varolan çok partililiğe Türkiye’de ihtiyaç olmadığı gibi Türkiye halkı da kendisini yönetecek olanları doğrudan doğruya seçme yeteneğinden yoksundur. “Vesayetçilik” değerlendirmesine neden olan bu kabullerin üzerinden ancak yirmi yıl kadar bir süre geçmişken, ne olmuştur da Türkiye’de hem çok-partililiğe hem de yasama organının halk tarafından doğrudan seçilmesine izin verilmiştir? Toplumsal yapı değişmiş ve eskiden olmayan sınıf ayrımları belirmiştir dense, o zaman, hem sınıf ayrımlarının ortaya çıkmasını engelleme misyonu ile benimsenmiş olan devletçilik ilkesinin uygulanmasında başarısız olunduğunu açıklamak gerekecek ve hem de, 1946-50 arasının ana muhalefet partisi olarak Demokrat Parti’nin hangi sınıf tabanına dayandığını anlatmak durumunda kalınacaktır.

Aslında, geçilen sadece çok-partili siyasi hayat olmuş, CHP dışındaki partilerin kurulmasına ve hatta hükümet kurmalarına izin verilirken, Kemalizm’in orjinal anlamındaki milliyetçilik ve laiklik ilk[e]leriyle belirlenen özünü muhafaza etmek için siyasi çoğulculuk alabildiğince sınırlandırılmış; bu sınırlamanın da pek yeterli olmayabileceği ihtimalinin belirdiği 1960′lardan sonraki süreçte ise, siyasi ifade, örgütlenme ve katılım hak ve özgürlüklerinin önündeki engellere ilaveten, 1961 Anayasasıyla getirilen Milli Güvenlik Kurulu aracılığıyla askeri bürokrasinin devleti koruma misyonunu gerçekleştireceği bir düzen yaratılmıştır. Bu düzen, evet çok-partilidir ama, gerçek anlamda Türkiye halkıan kendi yönetimini özgürce belirleme imkanını veren çoğulcu demokratik bir düzen olmayıp, Kemalist vesayetçiliği muhafaza eden bir düzen olmuştur.

Çok-partili siyasi hayat içinde Kemalist vesayetçiliğin muhafaza edilmesi, aslında, devletin bürokratik-seçkinci ideolojisi niteliğini de ifade eden Kemalizm’in özünü oluşturduğu Cumhuriyet’i, cumhuriyet olma niteliği bakımından zorunlu olan demokratik nitelikleri karşısında çelişkili bir duruma düşürmektedir. Bu çelişkinin giderilmesi, vesayetçiliğin tasfiye edilmesiyle, vesayetçiliğin tasfiyesi ise Kemalizm’in aşılmasıyla mümkündür. Buna karşılık, cesayet kavramı ve buradan türeyen vesayetçilik ideolojisi, böyle bir aşılmann önünde en önemli engellerden biridir çünkü, Türkiye’nin Cumhuriyet tecrübesinde vesayetçilik sadece bir ideoloji olmayıp, aynı zamanda hukukî ve kamusal bir pratikler bütünü olarak da yerleşiklik kazanmıştır.

Bu noktayı biraz daha açarak, şu hususların altını çizmek gerekmektedir. Bir kere, vesayet kavramı, Türkiye bağlamında, henüz demokrasiye hazır olmayan bir toplumun demokrasiye hazırlanması gerektiğini ifade etmektedir. Bazı sosyal bilimcilerin “modernleşme teorisi” ile ortaya attıkları ve toplumların demokrasiye geçmeden önce ekonomik ve kültürel gelişmelerini belirli bir olgunluk seviyesine getirmelerinini gerektiği yolundaki yaklaşımları içinde anlam kazanmış olan vesayet kavramı, Türkiye’de de Kemalizm’in pek çok akademik yorumcusuna göre, tam da bu nitelikte olduğu biçiminde anlaşılmıştır. Buna göre Kemalimz, ekonomik kalkınma ve kültürel seviyenin yükselmesi gibi ön koşullar sağlandıktan sonra demokrasiye geçilmesini amaçlamaktadır. Peki, Türkiye toplumunun demokrasiye geçiş için gereken şartları yerine getirip getirmediğine kim karar verecektir? Eğer Kemalizm bir vesayet ideolojisi ise, cevap elbette “vesayet makamı”, yani Kemalizm’in bu yorumunu benimseyen kesimler olarak askerî ve sivil bürokratik seçkinler biçiminde olacaktır; yoksa vesayet altında tutulan “halk”, “ben artık demokrasiye geçiş için gereken olgunluk seviyesine geldim” diye bir irade ortaya koyacak değildir.

Vesayet kavramının bu birinci açmazıdır ki, ikinci bir açmazı da kendi içinde barındırmaktadır. Toplumun, “demokrasinin ekonomik ve kültürel ön koşulları”nı gerçekleştirdiği takdirde geçmesine izin verilecek olan “demorkasi”, nasıl bir demokrasi olacaktır? Buraya kadarki açıklamalardan anlaşılmış olmalıdır ki, Kemalizm, orjinal olarak, demokrasiyi “milli egemenlik” ile, “milleti”i “halk” ile özdeşleştirmekte; halkı da farklılaşmamış bir kitle olarak tasavvur etmektedir. Böylece, Kemalist denklemler zincirinin sonucu “demokrasi=tek parti yönetimi” sonucuna erişmektedir. Çok partili siyaset de özünde, bu denklemin konjonktürel gerekliliklerine uyarlanmasından ibaret kalmaktadır. Dolayısıyla “vesayet” kavramını kullananların murad ettiklerinin aksine, nihai demokratikleşme hedefi hem vesayet nedeniyle “gerçekleşmeyebilecekti”, hem de, Türkiye’deki gibi, konjonktürel zorunluluklar içinde gerçekleştiğinde de, geçilen şeyin “demokrasi” olduğunu ileri sürmenin pek de mümkün olmadığı kısıtlamalarla malûl olacaktır.¹

¹Levent Köker, “Kemalizm ve 21. Yüzyıl Türkiye Demokrasisi”, Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora, Murat Koraltürk(der.) Mete Tunçay’a Armağan, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007, s. 125-126