Felat’ın Hikayesi 7(Son)

5 06 2009

Yazın koğuşun bütün pencereleri kapalı, 70 derece… Kışın bütün pencereler açık, eksi 23 derece… Böyle günlerde tuhaf düşüncelere kaptırırdım kendimi, ‘Hiç olmazsa balkona çıkabiliyor çocuklarım’ diye geçerdi aklımdan… Hep çocuklarımı düşündüm. İki oğlan bir kız. İki oğlum, Haluk ile Haldun. İkisi de İngiltere’de tekstil mühendisliği okumuştu.

Gardiyanlar koğuşta hep küfürle başlardı konuşmaya:

‘Ananı sikim, gel!’

‘Kızını sikim, gel!’

‘Karını sikim, gel!’

Seni psikolojik olarak da çökertmek, yıkmak için her şey yapılırdı. Kapının önüne çıkartarak cop sokmak… Seyredene de o copu yalatırlar. Kusarsan, öbürüne yalatarak yeri temizletirler.

PKK’Nın ismini daha önce hiç duymamıştım. İçeri alındıktan sonra öğrendim. O zamana kadar biz bu örgütü ‘Apocular’ diye bilirdik. Bu anlamda siyasetle hiç ilgilenmemiştim.

Dişlerimin çoğu sallanıyordu.

Neden mi?

Çünkü hep kalas dayağı vardı ceza olarak. Aç ağzını derlerdi, kalası getirir, iki elleriyle tutar ve küt diye çenenin altından yukarı doğru vururlardı. O kalın kalası çenene alt taraftan yedin mi, eğer tecrübesizsen dilini ısırırdın. Tecrübeliysen dilini ısırmazsın ama bu sefer de dişlerin birbirlerine girer.

İşte şöyle bir şey.

Bana da bir gün bir avuç bok yedirdiler de, bu sallanan dişlerimden kurtuldum!

Tek ayak üstünde, duvar dibinde duruyorum. Ceza! Ama bir süre sonra yoruluyorum. Ayağım düşüyor yere, tutamıyorum.

Emre itiatsizlik!

Cezası:

Duvarın dibinde, kanalizasyon kapağını kaldırdılar, bir avuç bok alıp ağzıma attım. Sonra ağzımda pislik, hazır ola geçtim, öylece duruyorum.

Kıpırdamak yok.

Temizlemek yok.

Yere tükürmek yok.

Öylece ağzın kapalı, kımıldamadan ayakta, hazır olda bekliyorsun.

Bir süre sonra bıraktı, içeri girdim.

Elazığlı arkadaş, ismi Ramazan.

Allah razı olsun, bazı dişlerimi iple çekti. Çünkü temizleyemedim dişlerimi… Altın kaplama olan iki dişten birini cebine attı, birini bana verdi hatıra olarak. Hapishaneden çıktıktan sonra ilk işim dişçiye gidip takma diş yaptırmak oldu.

Sekiz ay yattım, Diyarbakır E Tipi Askeri Cezaevi 33 No’lu koğuşta.

Elli beş yaşındaydım.

Sekiz ayda on sekiz kilo verdim. İğne iplik kaldım. Çıktığımda kimse tanımadı beni.

(…)

Hapishaneden kurtulduğum zaman genç olsaydım, en azından soruşturma, gözaltı, 5 No’lu hapishane cehennemine tekrar haksız yere girmemek için dağa çıkardım.¹

¹ Cemal, Hasan.[2003]2007. “Kürtler”. İstanbul: Doğan Yayıncılık. s. 33-34

Seviyesiz’in Notu:

‘Kürtler’ kitabını alıp Felat Cemiloğlu’nun hikayesini ilk okuduğumda, bölümün son cümlesini bitirir bitirmez kitabı bir tarafa fırlatmış ve dünyada ‘iyi’ye dair hiçbir şey kalmadığına fazlasıyla ikna olmuştum. Öfke, tiksinti, nefret ve üzerimden uzun süre atamadığım karamsarlık duygularıyla kuşatılmış gibiydim. Bir süre sonra kitabı fırlattığım yerden aldım ve Felat Cemiloğlu’nun hikayesini bir daha okudum. Felat Bey’in Diyarbakır E Tipi Askeri Cezaevi’nde yaşadıklarını tüm ayrıntılarıyla anlatacak kadar cesur oluşuna, bütün eziyet, hakaret ve işkencelere karşı insanlık onurunu koruyuşuna hayran kaldım. Birileri asan kesen heriflere hayran olmaya devam edebilirler. Felat Cemiloğlu, benim dünyaya ve insana ve geleceğe ve geçmişe bakışımı değiştiren, en esaslı kahramandır.



Felat’ın Hikayesi 6

5 06 2009

Gece tuvalete gitme yasağı olduğu için, büyük küçük abdestini altına kaçıranlar da sabahleyin durumlarını tekmil vererek komutana bildirmek mecburiyetindeydiler. İstisnasız bütün vukuatlar sabahleyin komutana söylenirdi. Çünkü koğuşta sık sık değiştirdikleri zayıf karakterli ajanları vardı. İlgili şahıs kendi vukuatını bildirmezse, ajanlar mutlaka bildirirlerdi.

Birini getirirler, dövmüşler eşşek sudan gelinceye kadar. Ölü gibi atarlar koğuşun ortasına. Sen de ona açılırsın, adam bu kadar dayak yemiş diye… Halbuki o adam ihbarcıdır, seni aldatmak için dövüp öyle atmışlardır koğuşun içine…

Her bakımdan seni çökertmek için…

Önünde dizüstü çökertir ya da hazır ola geçirtir, sonrada derler ki:

‘Annen, bacın elimizde; her şeyi yaparız!’

Pis sular çatıdan gelen yağmur oluğuna bağlanmıştı. Pislik tıkanınca taşardı. Plastik bidonlara doldururduk. Aynı bidona su doldurur getirirler, suyu ondan içerdik. Yemek çok az verilirdi. Bir bakarsın bir gün tamamen tuzlu. Ve yemeği bitirmek zorundasın. Bundan sonra da üç gün su yasağı koyarlardı. Tek tip eşofman verdiler. Numaralı hepsi. Kırmızı ve mavi renkli. Eşofmanlar üstünde ıslak kalırdı. İshal olursun. Gece tuvalete çıkma yasağı vardı. Gece gidersen, bunu ihbar etmeyen daa çok dayak yerdi.

Bir bakarsın gece beş on asker ansızın gelir:

‘Kule yapın!’

En alttakinden yukarı doğru huni biçiminde, giderek azalır tarzda üst üste yığılırsın. En alttakinin bazen kaburgası kırılır, bayılır.

Ya da bir başka komut verilir:

‘Kaybol!’

Bu durumda bir anda ranzaların altına yüz beş kişi sığışmak zorundasın. Hiçbir el ayak gözükmeyecek. Ya da arama yapılır. Kimin ne malzemesi varsa, yataklar, her şey koğuşun ortasına konur. Sayma bitene kadar, ‘Bir… İki… İki kırk beş… Üç…’ dendi mi hazır ola geçeceksin. Eşyanı bulamazsan, aynı hızla dayak faslı başlar, üstelik bütün koğuş dayaktan geçirilir.

Bütün bunlar tabiî dayak, eziyet için bahanelerdi.

(…)

Ramazan geldi.

1982′nin Temmuz ayı.

Oruç tutmak serbest dediler. SAhura kalkmak yok. İftar ise saat 20.00′dan sonraydı. Bu aslında ‘Oruç tutma, istemiyoruz!’ mesajıydı. Benim ortağım ve muhasebecim Bedii TAn Bey oruç tuttu. Bu arada havalandırmada, betonda üstümüz çıplak halde dünyanın idmanını yaptırıyorlar. Bedii’nin orucunun farkına vardılar.

Ne yaptılar biliyor musun?

Kanalizasyon kapağını kaldırdılar, avuçla pislik yedirdiler.

Bedii Tan ishal oldu. Çok hastalandı. Hâlâ hatırlarım. Koğuş kapısının önünde, bu kalıbı gibi ‘pat’ diye betonun üstüne düştü. Yerde yatıyordu. Bir er ve bir çavuş gardiyan geldi, koğuşa girdiler. Yerde yatan Bedii Bey’in karnına bastılar. Bağırsakları ve böbreği patladı Bedii Bey’in…

Marşlar kesildi.

Marşlar kesildi mi, ya bir heyetin geldiğini, ya savcının hapishanede olduğunu ya da birinin öldüğünü anlardık.

(…)

Bedii Tan öldü, elli yaşındaydı.

Gardiyanlara dava açıldı.

Diyarbakır E Tipi Askeri Cezaevi’nden çıkıp cezaevi hakkında tanık olarak ilk konuşan ben oldum. O gardiyan 6 sene 8 ay ceza yedi.

Koğuştakı lakabı Gestapo’ydu.

Erdi. Gümüşhaneli’ydi, Adnan’dı ismi…

Bir hadise oldu mu herkes aynı ifadeyi verirdi. Yüz beş kişi birden aynı ifadeyi:

‘Bedii Tan, eceliyle öldü. Komutanlar ilaçlarını muntazaman veriyorlardı.’

Bedii Bey 33 No’lu koğuşa girdikten otuz üç gün sonra öldü.

Üç gün beton üstünde, su içinde yatınca, hepimiz ishal olduk. Bedii Bey ölünce, bizi hastaneye götürdüler, kurtulduk.¹

¹Cemal, Hasan.[2003]2007. “Kürtler”. İstanbul: Doğan Yayıncılık. s.30-33



Felat’ın Hikayesi 5

5 06 2009

İlk ve müteakip yirmi gün ranzalardaki yatakların boş olmasına rağmen yerde, beton üstünde yattık. İlk gece beton üstünde olmamıza rağmen, ayaklarımızı uzatarak yatabildiğim için çok mesuttum. İlk üç gece üstümüze su döküyorlardı, bidonlarla su…

Dümdüz, yüzüstü kıpırdamadan yatıyorsun.

Tam üç gün boyunca.

Kımıldamak yok!

Tuvalete gitmek yok!

Önümüzdeki insanın idrarı gelince… Sıcak olurdu, ellerimizi ısıtırdı, hatta birazcık ısınacağımız için sevinirdik idrarın aktığını hissedince…

Koğuştaki hayatımızın günlük programı:

Sabah kalkış 5:30; tıraş, tuvalet… Sabun yoktur. Doğru dürüst su akmaz. Bir haftalığına iki kişiye bir adet permeşarp verilir. Kahvaltı 5.30-6.30; 6:30-12.00 içtima, sayım, eğitim; 12.00-13:30 öğlen yemeği, istirahat; 13.30-18.00-19.00 eğitim; 18-19-20.30 içtima, sayım; 20.30 ‘Kaybol” komutuyla yatma zamanı… Haftada bir, on günde bir havalandırmaya çıkarsın…

Yemek duayla başlar:

‘Bismillahirrahmanürrahim. Allahımız’a hamdolsun. Ordu millet var olsun. Vatan hainleri kahrolsun!’

Yemek gelir önüne konulur, ayakta hazırolda dua okunur. Ama yine el süremezsin yemeğe. Önce komutanın ‘Afiyet olsun!’ demesi lazım ki yemeye başlayabilesin. Öyle beklersin hazır olda. Bazen komutan çeker gider, afiyet olsun demeden. On beş, yirmi, yirmi beş dakika, yemek önünde, sen hazır olda beklersin. Sonra gelir komutan, ‘Getirin yemekleri!’ der ve hepsini döktürür, ‘Şimdi sikimi yiyin!’ der ve gider.

Mahkemeye gidiş gelişler başka alemdi.

O tarihte koğuş sorumlusu Vasıf Kahraman şöyle anlatır mahkeme faslını:

“Eller arkadan kelepçelenir. Kelepçelerin içinden bir zincir geçer. Yetmiş seksen kişi zincirli. Biri düştü mü, herkes düşer yere. Ve herkes dayak yer. Mahkemede, sırada oturuyorsun. Asker gözünün içine bakar. Çünkü senin gözün hiç kıpırdamayacak. Avukatına bile bakamazsın, yasak! Benim avukat var mı, yok mu, bazen anlamazsım. Gözüün kaydı mı, tekmil vermek zorundasın hapishaneye döndüğünde: ‘Vasıf Kahraman, Diyarbakır, emret komutanım, vukuatım vardır komutanım.’”

“‘Dayak vaziyeti al!’

Haftada 2 bin lira para gelmesine izin verirler. Bir başkasından 2 biz fazla geldi mi o hafta, yanarsın. Yani para örgütten mi geldi kuşkusu…

Ve dayak!

Korkardık, kimseden ekstra para gelmesin diye dua ederdik.¹

¹Cemal, Hasan.[2003]2007. “Kürtler”. İstanbul: Doğan Yayıncılık. s.28-29




Felat’ın Hikayesi 4

3 06 2009

Hücrede onuncu günümüz dolduğunda ‘İstiklal Marşı’, ‘Türk Gençliğine Hitabe’ ve ‘Andımız’ marşlarında blok çavuşuyla birlikte iki üç gardiyan bizi imtihan etti. Tam bilenler dahi stres içinde söylerken şaşırdıkları oluyordu. Bu şaşırmalar karşısında küfür ve coplanmalardan sonra 21 Haziran 1982 günü öğleden sonra koğuşlara gönderilmek üzere hücrelerden çıkarıldık. Hücre önündeki boşlukta toplandık.

Ben aynı koğuşa düşebilmek için Bedii Tan’a yaklaşmaya çalıştım. Ellerimiz yanlara yapışık, başlarımız önde, etrafa bakmadan bana çok uzun gelen koridorlardan geçtikten sonra, yine bir koridorda koğuş gardiyanlarına teslim edildik. Külot dahil tamamen soyunmamız emredildi. Eşyalarımız tek tek arandı. Ondan sonrada yüzlerimiz duvara döndürüldü, emir verildi:

‘Domal!’

Hepimizin makatları kontrol edildi.

Tabiî kimsede bir şey bulunamadı. Bulunması ihtimali de yoktu. Soruşturmadan, gözaltından, hücreden gelmiş, zaten defalarca kontrol edilmiştik.

Koğuşa girerken sırayla hepimiz coplandık.

Kırk-kırk beş kişiydik. Bu arada herkesin aynı koğuşa gideceğini, bu koğuşun ‘cezalı bir koğuş’ olduğunu, bu yüzden şansımız olmadığını söylediler. Ve bu koğuşun ceza sebebini öğrenmeye çalışmanın yasak olduğunu, bize de zaten kimsenin söylemeyeceğini eklediler.

Koğuşa girerken ismini sonradan öğrendiğim Mehmet Emin Kardeş’e gözleri ilişti. Meğer Mehmet Emin’in 5 No’lu’ya ikinci gelişiymiş. İkinci gelenlere çok kızıyorlardı. Sebep olarak da ‘Birinci sefer demek ki ders almamış!’ diyorlardı. Mehmet Emin’i, cop, haydar ve kuzuyla hemen hemen bayıltıncaya kadar dövdüler.

Akşam karanlığı bastığı sırada cezalı 33 No’lu koğuşa girdik. Koğuşun bütün camları kapalı ve kırmızıyla boyanmış ve de ortasına ay-yıldız çizilmiş olduğu için koğuş çok loştu. Koğuş, sornadan söylendiğine göre atölye olarak yapılmıştı. Epey büyüktü. Kapı girişindeki kısım boştu. Ortada, herhalde sonradan yapıldığı için yüksekçe üç tane kapısız tuvalet vardı. Tuvaletin önüne rastlayan ranzalar iki katlı, pencere tarafına rastlayanlarsa üç katlıydı.

(…)

[Koğuş] Sorumlular[ın]a, ‘kırk tane mal’ getirdiklerini, ranzalarda değil talim yerinde yerde yatırılmamız gerektiğini, ihtiyar saydıkları on kişiyi ayırıp geri kalanlara iki gün yemek verilmeyeceğini söylediler. Ben yemek verilmeyecek gruba dahil edildim.

O gece koğuş sorumluları ellerinde yazılı on dört-on beş maddeden ibaret koğuş talimatını bize okudular. Ve bunlara riayet etmek mecburiyetinde olduğumuzu, hataların cezasın kalmayacağını söylediler. Bu koğuş talimatnamesi günde dört beş kere anlatılıyor ve tatbikatları yapılıyordu.

Talimattan hatırımda kalanlar şunlar:

(1) Koğuşta konuşmak yasaktı. (2) Koğuş içerisinde dolaşırken eller iki yanda yapışık gezilecekti. (3) Komutanla konuşmak, bir şey istemek yasaktı. (4) Koğuş sorumluları dahil her çağrılan canlı tekmil verecekti. (5) Sabah 5:30′da herkes uyanmış, 20:30′da yatmış olacaktı. (6) Yatışlar sırt üstü ve nizamî olacak, esas duruş uykuda dahi bozulmayacaktı. (Üst ranzada yatıyorsan, kurtuluş yok, ışık gözünün içindeydi.) (7) Akşam 7:30′dan sonra tuvalete gitmek yasaktı. (8) Görüşmelere on iki kişilik postalar halinde gidilecek, kapıdan tekmil verilerek, sayı sayılarak çıkılacaktı. (9) ‘İstiklal Marşı’, ‘Gençliğe Hitabe’, ‘Andımız’ ve bunlardan gayri kırk altı marş öğrenilecekti.

Bu marşlardan bugün isimleri hatırımda kalanlar arasındaki ‘Tarihi Çevir’ marşı otuz beş dakika sürerdi. Sonra ‘Neslin Dede, Ceddin Baba’ adını taşıyan bir marş vardı söylediğimiz. Marşlar yüksek sesle, hareket halinde, dizler karnına doğru çekilerek söylenirdi. Her koğuş aynı anda ayrı bir marş söylerdi her gün, her saat, havalandırma dahil…

Bu delirtici, çıldırtıcı bir şeydi.¹

¹Cemal, Hasan.[2003]2007. “Kürtler”. İstanbul: Doğan Yayıncılık. s.27-28



Felat’ın Hikayesi 3

2 06 2009

1 No’lu hücrede üç dört gün geçirdikten sonra bizi daha ortalarda bir hücreye aldılar. Orada da dört kişi vardı. Hücrede sekiz dokuz kişi olduk. Verilen yemek ve su miktarında bir değişiklik olmuyordu. Yani dört kişiye verdikleri kadar yemek sekiz dokuz kişiye veriliyordu. Yemekleri karavanayla tutuklulardan iki kişi dağıtıyordu. Yemek dağıtanlara kaç hücreye dağıtılacağı söylenmeden her hücreye eşit dağıtmaları emrediliyordu. Dağıtım sonunda yemek artsa da, eksik kalırsa da, eşit dağıtmadıkları gerekçesiyle ceza görüyorlardı. Müreakip yemek dağıtımında ayrı iki tutuklu vazifelendiriliyor, tabii onlar da aynı akıbete uğruyor ve böylelikle bütün hicredekiler dağıtıcılardan dolayı cezadan nasiplerini alıyorlardı.
Ve komutanlar, ‘Orospu çocukları, bir yemek dağıtmasını bile beceremiyorsunuz, bir de devlet kurmaya kalkışıyorsunuz’ diye azarlıyorlardı.

Hücredeki yedi sekinzci gece, saat iki suları.

Cop, sopa sesleri ve feryatlarla uyandık. Sanki yüzlerce kişi dayak yiyor gibi geldi bize. Ve biz hücrelerin basıldığı, sıranın bize geleceği endişesine kapıldığımız sırada hücrelerimizi açıp eşyalarımızla birlikte ’son sayı üç’le çıkmamız emredildi. Sırtlarımız coplanarak bir üst kattaki hücrelerden birine tıkıldık. Yerlerimize dışarıdan yedi sekiz kişi yine dövüle dövüle getirilip yerleştirildi. Bu dayak ve yerleştirme işi bir iki saat sürdü. Bir üst kattaki hücrede sabahleyin on sekiz kişi olduğumuzu saydık. Hücremizde artık ancak yan yana ayakta durabilecek kadar yer vardı.

(…)Yemek ve su dağıtımında, hücreler arasındaki eşitlik ve mesailer normal devam ediyordu. On sekiz kişi olmamıza rağmen gece yatmamız bir sorun olmadı. Artık o kadar yorgunduk ki, 20:30 olduğu zaman açlık, susuzluk, yorgunluk, gündüz yenilen copların tesiriyle uyumuyor, bayılıyorduk. On sekiz kişinin ayakta zor sığdığı yerde on sekiz kişi yatıyorduk.

(…)

Hücrede komutanların dayağına, hakaretine, yorgunluğa, açlığa, sigarasızlığa artık alışmıştık. Eh marşları da az çok öğrenmiştik. Koğuşlara intikalimizi dört gözle bekliyorduk. Koğuşlarda yatak olduğu, gezinilebildiği söyleniyordu. Üç marş için imtihan yapıldıktan sonra koğuşlara gidebileceğimiz, ikinci defa gelen tecrübeli arkadaşlardan biri tarafından söylendi. Bu gibi hususlarda komutanlarımız bir izahat vermedikleri gibi, onlarla konuşmak ve bir şey sormak, hatta istemek de yasaktı.

Bu arada hesapta olmayan bir şeyle karşılaştık. Geldiğimiz günden beri Co isimli köpekle devamlı muhataptık. Mesela sırayla Co’ya tekmil verdiriyorlardı. Co’nun karşısında, ‘Felat Cemiloğlu, Diyarbakır, emret komutanım’ tekmilini çok yüksek sesle ve topuk sesiyle veriyorduk. Co, tekmili beğenmezse havlıyordu. Ve Co’yu memnun edemediğimiz için cezalandırılıyorduk. İşte bu Co, marşlar söylenirkez bizi kontrole gelmiş ve marşları canlı söylemediğimiz için havlayarak komutanlarımızı haberdar etmiş, onun için de marş imtihanlarımız üç gün tehir edilmişti. Hücrede üç gün daha kalacağımız söylendi. Müteakip üç gün Co’yu kızdırmayacak davranışlarda bulunmaya çalıştık.

Bu arada mesai sırasında bazen bir kısmımızı hücre önündeki talim yerine çıkarıp, ya talim yaptırıyorlar ya da birbirimize dayak attırarak bizimle alay ediyorlardı. Böyle bir günde Urfalı bir baba oğulla epey eğlendiler. Baba altmış beş yaşlarında, 1,90 boyundaydı. Oğlu, yirmi beş-otuz yaşlarında ve babasından daha iri ve cüsseliydi.

Evvela oğlunu babasına tokatlattılar.

Yavaş tokat vurduğu için hem oğul hem baba coplanıyordu. Beş on denemeden sonra oğulun babaya vurduğu şiddetli tokatları beğenmediler. Bu kere oğulu babanın sırtına bindirdiler. Bir taraftan babayı copluyor, daha hızlı koşması için zorluyorlardı. Oğul babasının sırtından indikten sonra ağlamaya başladı.

Girdiğimiz sırada hepimize ağlamanın, inlemenin, özellikle gülmenin yasak olduğu 5 No’lu’da, ‘vatan haini orospu çocuğu ibneler’in bunların hiçbirine hakkı olmadığı hepimize söylenmişti. babayla oğul arasındaki bu tatbikatta hücredeki bazı tutuklular sırıtmış, bazıları suratlarını asmış ve oğul da ağlamıştı.¹

¹Cemal, Hasan.[2003]2007. “Kürtler”. İstanbul: Doğan Yayıncılık. s.25-26



Felat’ın Hikayesi 2

1 06 2009

1 No’lu hücre koğuş kapısının girişindeydi.

İçeriye her komutan(gardiyanlara komutan denirdi) girişinde, tekmil vermemiz emredilmişti. ‘Birinci kat, 1 No’lu hücre ….. mevcuduyla emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım!’ demek lazımdı. Komutan diğer hücrelerin önünden geçerken de her hücre numarasına göre aynı tekmili verirdi. Hemen hemen her tekmilden sonra, ya geç yekmil vermekten, ya yanlış ya da yüksek sesle verilmediği için ceza almak muhakkaktı.

Hücredeki cezada, parmaklıktan eller dışarı çıkartılır, cop, haydar veya ‘kuzu’yla vurulurdu. ‘Haydar’, Haydar isimli bir teğmenin adından kaynaklanan bir sopaydı ve bir başka adı da ‘beşeonkalas’tı. Kuzu ise yuvarlak kavak ağacından yapma bir sopaydı. Copla dövülürsen şanslıydın, zira az acıtırdı. ‘Dayak vaziyeti al!’ diye bağırıldı mı, iki elinin avuçlarını açar öne uzatırdın.

Ceza için en geçerli bahaneleri tekmil verilirken yeterince canlı olmamaktı. Ne kadar yüksek sesle tekmil verilirse verilsin, sesin az çıktığı veya topuk sesinin iyi olmadığı bahane edilir ve karşılığında ceza verilirdi. Bu cezalar yalnız hatayı yapanla sınırlı kalmayıp bütün hücredekilere tatbik edilmekteydi. Cezada eşitliğe tam riayetti bunun adı…

İlk günlerde dikkatimi çeken bir husus da şuydu:

Coplanırken yalvaran vezınlananlara bu yüzden, sesi çıkmayanlara da ses çıkarmadıkları için ceza aynen tatbik edilirdi. Sızlanmanın faydası olmadığını gördükten sonra sekiz ay hep şikayetçi olmadığım için dayak yedim. Hücreye konulduğum 12 Haziran 1982′den sonra ‘İstiklal Marşı’nın, ‘Gençliğe Hitabe’nin ve ‘Andımız’ marşlarının tamamını öğrenmeden koğuşlara giremeyeceğimiz söylendi.

Hücrelerde sabah 5:30′da mesai başlardı.

Üst kat hücrelerinden birinden bu marşların her kelimesi bir kişi tarafından tek tek söylenir, bütün hücreler bunu tekrar ederdik. Marşların çok yüksek sesle ve canlı söylenmesi şarttı. Bu canlı söylemenin şeklinde hükmetmek komutanların keyfine bağlıydı. Ne kadar canlı söylerseniz söyleyin, beğenilmemek muhakkaktı ve arkadan cezası hazırdı tabii.

Marşlardan sonra öğlen 12′ye kadar bütün hücrelerde hayat, ‘hazır ol’ durumunda ayakta, yine yukarı hücrelerden birinin tek tek söylediği ve hücrelerin hepsinin tekrarladığı marşlarla devam ederdi. 12′de sabah mesaisinin bitiminde tekrar ‘İstiklal Marşı’, Gençliğe Hitabe’ ve ‘Andımız’ aynı şekilde tek tek okunurdu. 12.00-13.30 arası yemek ve tatil dönemiydi. 13.30′da tekrar üç marşla öğleden sonra mesaisi başlardı. Esas duruşta ve marşlarla 18:30′a kadar devam eder, mesai tekrar üç marş söylenerek bitirilirdi.

20.30′da yatmak mecburiydi.

Hücrede, elimizde getirdiğimiz poşetler içindeki eşyanızdan başka yastık, yatak, yorgan, battaniye gibi şeyler yoktu. Poşetler ekseriya yastık olarak kullanılırdı. Gece eğer tuvalet kapısının önünde yatmamış isek, kendimizi çok mutlu hissederdik. Tutukluların birbirine isimleriyle hitap etme mecburiyetleri vardı. Abi, amca, bey vs. diye hitap yasaktı. Hücreye beraber konduğumuz Dicleli çocuk takriben on beş yaşındaydı. Ben elli üç yaşındaydım. Hilvanlı Hamit Gerger altmış, Bedii TAn elli civarındaydı. Bu çocuğun bize Hamit, Felat, Bedii diye hitap etmesini evvela çok yadırgamış, sonra alışmıştım.

Hücrede verilen yemekler için fazla bir şey söylemeye lüzum görmüyorum. Hakaret ve eziyet yanında yemek verilip verilmemesi benim için önemini kaybetmişti. Yemek dörtlü birleşik madeni kaplarda verilirdi. Dört beş kişiye verilen yemek ve ekmek bir kişinin dahi doymayacağı kadardı. Yemekten ziyade su problem oluyordu. Her hücrenin önüne birer bidon su konulurdu. Bu sudan ancak komutanın emriyle içilebilirdi. Bu da sadece yemek saatlerinde mümkündü. Mesai saatlerinde, yani 5.39-12.30 ve 13.30-18.30 arasında içmek ve içmek için izin istemek de katiyen yasaktı. Yemek saatlerindeyse içilecek su miktarını komutan tayin ederdi. Hücrelerde sigara içmek tamamen yasaklanmıştı. Zaten hücreye girerken herkesin sigaraları alınmıştı. Hücre içindeki tuvalette su akmadığı, dışarıdan da su verilmediği için temizlenme imkanı yoktu.¹

¹Cemal, Hasan.[2003]2007. “Kürtler”. İstanbul: Doğan Yayıncılık. s.23-25



Felat’ın Hikayesi

31 05 2009

Hasan Cemal’in “Kürtler” kitabı, Felat Cemiloğlu’nun hikayesiyle başlar. Giriş bölümünün adı ‘İşkence’. Şu günlerde yoğun şekilde tartışılan Kürt Sorunu’na gerçekten empati sahibi bir tutumla yaklaşmak için, önce Felat Cemiloğlu, Bedii Tan, Selim Dindar gibi isimlerin hikayelerini bilmek lazım. Felat Cemiloğlu’nun Hasan Cemal’e anlattığı hikayesini burada bir kez daha hatırlayalım:

“5 No’lu hapisyaneye gitmek için ertesi günü bekledik.

Son geceyi başımıza nelerin gelebileceğini düşünerek geçirdik. Bütün anlatılanlara inanmak mümkün değildi. Öğleye doğru 5 No’lu hapishaneye gönderilmek üzere dört kişi dışarıya çıkarıldık. Vazifeli başçavuş yemek yiyip yemediğimizi sordu. ‘Yemek yesinler öyle gönderelim, zira yedi sekiz gün yemek yemeyecekler’ dedi.

Buna inanmak mümkün değildi.

Kapalı kamyonete Bedii Tan’la(*) birlikte beş kişi bindirilip sevk edildik. Yolda Bedii Bey’le ilk defan yan yana oturduk. Benim kulağıma Birol Binbaşı’nın hapishane müdürü olduğunu, kendisini tanıdığını ve rahat edeceğimizi söyledi. Hapishaneye teslim anımızdan ölünceye kadar Bedii Bey’in gözü hep kapıda oldu. Binbaşı Birol’u bekledi. Ama malesef onu göremeden öldü. Sonradan, mahkumlardan sorumlu güvenlik amirinin Yüzbaşı Esat Oktayyılldıran olduğunu, Birol Binbaşı’nın güvenlikle alakası olmadığını öğrentik. Asayişle ilgili her hususta olduğu gibi, diğer hususlarda da hep Yüzbaşı Esat Oktayyıldıran’dı tutukluların muhatabı. Ve yüzbaşı kendi deyimiyle ‘5 No’lu’nun Allahı”ydı.

Bizi hapishanede bir teğmenle ona yakın asker karşıladı.

Tamamen soyunmamız emredildi.

Eşyalarımızı kontrol ederken benim tıraş köpüğümü aldılar, herhalde daha evvel görmedikleri için bunun ne olduğunu sordular. Üst kapağa basınca köpüğün fışkırdığını görünce çok zevklendiler ve köpükleri hepimizin yüzüne, kafasına ve vücütlarımıza fışkırtarak, köpüklü yüzümüze tokat atmaya başladılar. Tokatladıkça köpük üstlerine ve etrafa sıçramakta, onlarda bundan büyük bir zevk almakta ve tekrarlamaktaydılar.

Bir müddet sonra nizamî olarak ‘Geriye dön!’ emri verildi. Ben biraz muntazam dönmüş olacağım ki, ‘İbneye bak, nizamî dönüyor’ diye hem alay ettiler, hem mükafat olarak çıplak sırtıma bir kaç darbe vurdular.

Sonra, makatlarımızın içine de baktılar.

Eşyalarımızın kuşak, kravat gibileri haricindekileri torbalarımıza koyarak giyinmemizi söylediler. Ve sonradan öğrendiğimiz 35 No’lu koğuşa, içinde hücreler bulunan koğuşa bizi götürüp 1 No’lu hücreye sokarak, ‘Soyunun!’ dediler.

Bedii Bey, Hilvanlı Hamdoş dedikleri elli yaşlarında Hamit Gerger ve on beş- on altı yaşlarında bir çocukla aynı yerdeydik.(…)

Eşyalarımızı hücreye bırakmamız ve külot üstümüzde kalacak şekilde soyunmamız söylendi. Koridora çıkarıldık. Diğer hücredekilere arkalarını dönmeleri ve yere çökmeleri emredildi. Bize de birer süpürgeyle ortlardaki bir hücredeki suyun koridora çıkarılması emredildi. Hücre içindeki tuvaletin tıkalı olduğunu ve içeride bir karış kadar suyun içinde pisliklerin yüzdüğünü gördük.

Su ve pislikleri hücrelerin önündeki geniş koridora yaydıktan sonra, daha gerideki bir hücreye tekrar toplanmamız istendi. Bunları yaparken bir taraftan coplanıyor, bir taraftan da ‘Son sayı üç!’ deyip, sayıncaya kadar bitirmemiz isteniyordu.

Bu ‘Son sayı üç’ emrinin sonradan her işte kullanıldığını gördük. ‘Son sayı üç’ dedikten sonra hemen ‘Bir…İki…’ deyip arkasından ‘İki on beş… İki otuz…’ diye yavaş yavaş sayıyorlardı. Her seferinde yapılacak iş daha bitmeden ‘İki kırk beş… Üç…’ deyip saymayı bitiriyorlardı. Tabii emri zamanında yerine getiremediğin için de ceza hemen geliyordu. Bu ‘Son sayı üç’ emrinin tatbik edilmediği hiçbir anımız yoktu. İçtimada, yemekte, tuvalette, bulaşıkta, velhasıl her yerde bu emirle iş yapıyorduk.

Pis suyu, içinde yüzen boklarla birlikte istedikleri hücreye doldurduktan sonra, bu hücrenin eşiği yüksekliğinde bir göl meydana geldi.

Bu suyla yıkanmamız emredildi.

Pislikle birlikte avuçlayarak başımızdan itibaren bu suyla yıkandık.”¹

(*) Yazar Altan Tan’ın babası.

¹ Cemal, Hasan.[2003]2007. “Kürtler”. İstanbul: Doğan Yayıncılık. s.21-23

Devam edecek…