“Kemalizm ve 21. Yüzyıl Türkiye Demokrasisi”(3)

14 06 2009

(3) Çok-Partili Siyaset, Kemalizm ve Demokrasi: Çok-partili siyasi hayata geçiş, Kemalizm’in orjinal formülasyonuyla açık bir çelişkidir çünkü, biraz önce belirtildiği üzere, Kemalizm’e göre başka ülkelerde sınıf farklılıklarına dayalı olarak varolan çok partililiğe Türkiye’de ihtiyaç olmadığı gibi Türkiye halkı da kendisini yönetecek olanları doğrudan doğruya seçme yeteneğinden yoksundur. “Vesayetçilik” değerlendirmesine neden olan bu kabullerin üzerinden ancak yirmi yıl kadar bir süre geçmişken, ne olmuştur da Türkiye’de hem çok-partililiğe hem de yasama organının halk tarafından doğrudan seçilmesine izin verilmiştir? Toplumsal yapı değişmiş ve eskiden olmayan sınıf ayrımları belirmiştir dense, o zaman, hem sınıf ayrımlarının ortaya çıkmasını engelleme misyonu ile benimsenmiş olan devletçilik ilkesinin uygulanmasında başarısız olunduğunu açıklamak gerekecek ve hem de, 1946-50 arasının ana muhalefet partisi olarak Demokrat Parti’nin hangi sınıf tabanına dayandığını anlatmak durumunda kalınacaktır.

Aslında, geçilen sadece çok-partili siyasi hayat olmuş, CHP dışındaki partilerin kurulmasına ve hatta hükümet kurmalarına izin verilirken, Kemalizm’in orjinal anlamındaki milliyetçilik ve laiklik ilk[e]leriyle belirlenen özünü muhafaza etmek için siyasi çoğulculuk alabildiğince sınırlandırılmış; bu sınırlamanın da pek yeterli olmayabileceği ihtimalinin belirdiği 1960′lardan sonraki süreçte ise, siyasi ifade, örgütlenme ve katılım hak ve özgürlüklerinin önündeki engellere ilaveten, 1961 Anayasasıyla getirilen Milli Güvenlik Kurulu aracılığıyla askeri bürokrasinin devleti koruma misyonunu gerçekleştireceği bir düzen yaratılmıştır. Bu düzen, evet çok-partilidir ama, gerçek anlamda Türkiye halkıan kendi yönetimini özgürce belirleme imkanını veren çoğulcu demokratik bir düzen olmayıp, Kemalist vesayetçiliği muhafaza eden bir düzen olmuştur.

Çok-partili siyasi hayat içinde Kemalist vesayetçiliğin muhafaza edilmesi, aslında, devletin bürokratik-seçkinci ideolojisi niteliğini de ifade eden Kemalizm’in özünü oluşturduğu Cumhuriyet’i, cumhuriyet olma niteliği bakımından zorunlu olan demokratik nitelikleri karşısında çelişkili bir duruma düşürmektedir. Bu çelişkinin giderilmesi, vesayetçiliğin tasfiye edilmesiyle, vesayetçiliğin tasfiyesi ise Kemalizm’in aşılmasıyla mümkündür. Buna karşılık, cesayet kavramı ve buradan türeyen vesayetçilik ideolojisi, böyle bir aşılmann önünde en önemli engellerden biridir çünkü, Türkiye’nin Cumhuriyet tecrübesinde vesayetçilik sadece bir ideoloji olmayıp, aynı zamanda hukukî ve kamusal bir pratikler bütünü olarak da yerleşiklik kazanmıştır.

Bu noktayı biraz daha açarak, şu hususların altını çizmek gerekmektedir. Bir kere, vesayet kavramı, Türkiye bağlamında, henüz demokrasiye hazır olmayan bir toplumun demokrasiye hazırlanması gerektiğini ifade etmektedir. Bazı sosyal bilimcilerin “modernleşme teorisi” ile ortaya attıkları ve toplumların demokrasiye geçmeden önce ekonomik ve kültürel gelişmelerini belirli bir olgunluk seviyesine getirmelerinini gerektiği yolundaki yaklaşımları içinde anlam kazanmış olan vesayet kavramı, Türkiye’de de Kemalizm’in pek çok akademik yorumcusuna göre, tam da bu nitelikte olduğu biçiminde anlaşılmıştır. Buna göre Kemalimz, ekonomik kalkınma ve kültürel seviyenin yükselmesi gibi ön koşullar sağlandıktan sonra demokrasiye geçilmesini amaçlamaktadır. Peki, Türkiye toplumunun demokrasiye geçiş için gereken şartları yerine getirip getirmediğine kim karar verecektir? Eğer Kemalizm bir vesayet ideolojisi ise, cevap elbette “vesayet makamı”, yani Kemalizm’in bu yorumunu benimseyen kesimler olarak askerî ve sivil bürokratik seçkinler biçiminde olacaktır; yoksa vesayet altında tutulan “halk”, “ben artık demokrasiye geçiş için gereken olgunluk seviyesine geldim” diye bir irade ortaya koyacak değildir.

Vesayet kavramının bu birinci açmazıdır ki, ikinci bir açmazı da kendi içinde barındırmaktadır. Toplumun, “demokrasinin ekonomik ve kültürel ön koşulları”nı gerçekleştirdiği takdirde geçmesine izin verilecek olan “demorkasi”, nasıl bir demokrasi olacaktır? Buraya kadarki açıklamalardan anlaşılmış olmalıdır ki, Kemalizm, orjinal olarak, demokrasiyi “milli egemenlik” ile, “milleti”i “halk” ile özdeşleştirmekte; halkı da farklılaşmamış bir kitle olarak tasavvur etmektedir. Böylece, Kemalist denklemler zincirinin sonucu “demokrasi=tek parti yönetimi” sonucuna erişmektedir. Çok partili siyaset de özünde, bu denklemin konjonktürel gerekliliklerine uyarlanmasından ibaret kalmaktadır. Dolayısıyla “vesayet” kavramını kullananların murad ettiklerinin aksine, nihai demokratikleşme hedefi hem vesayet nedeniyle “gerçekleşmeyebilecekti”, hem de, Türkiye’deki gibi, konjonktürel zorunluluklar içinde gerçekleştiğinde de, geçilen şeyin “demokrasi” olduğunu ileri sürmenin pek de mümkün olmadığı kısıtlamalarla malûl olacaktır.¹

¹Levent Köker, “Kemalizm ve 21. Yüzyıl Türkiye Demokrasisi”, Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora, Murat Koraltürk(der.) Mete Tunçay’a Armağan, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007, s. 125-126



“Kemalizm ve 21. Yüzyıl Türkiye Demokrasisi”(2)

14 06 2009

(2) Kemalizm’de Demokrasinin Yeri: Şimdi, ikinci soru grubuna geçebiliriz.  Kemalizm’in orjinal anlamında demokrasinin tanımı ve yeri nedir? Hemen söyleyelim ki, kemalizm’in 1930′lardaki ilk formülasyonunda demorasiye, (a) “ulusal egemenlik, temsilî hükümet ve anayasanın üstünlüğü” anlamı verilmiş ve (b) başka ülkelerde çok partili olan bu prensibin Türkiye’de böyle olmasının gerekmediği, daha doğrusu böyle olmaması gerektiği ileri sürülmüştür. (c) Bunlara eşlik eden üçüncü bir boyut da, yukarıda değinilen “vesayetçilik”tir. Buna göre, Türk toplumu henüz kendi kendini yönetebilecek gelişmişlik düzeyinde değildir. Kemalizm, Türk toplumunu önce bu düzeye getirmeyi, sonra “demokrasiye geçmeyi” amaçlamaktadır.

Demokrasinin “ulusal egemenlik” ilkesine dayalı temsili bir hükümet sisteminin adı olduğu, bir bakıma, 19. hatta 20. yüzyılların ulus-devlet içi demokrasi anlayış ve uygulamalarına temel oluşturan bir fikirdir. Kemalizm’in demokrasiye bu biçimdeki yaklaşımı, çok etnik ve dinî gruplu bir “imparatorluk”tan ulus-devlete geçişte olduğu üzere, “çağın ruhu”na uygun görünebilir. Buna karşılık, ulusal egemenliği cumhuriyetle onu da demokrasiyle eşitleyen bu değerlendirme, aslında, ister bir “yönetim sistem,”, ister bir “toplumsal beraberlik ve siyasi meşruiyet tarzı” olarak anlaşılsın, çağdaş demokrasi ile kolaylıkla bağdaşmayan bir “mitos”un Türkiye’nin özel tarihi şartlarındaki yinelenmesi gibi görünmektedir.

Çok-partili bir siyasi sistem olarak demokrasi ile ilgili olarak, Kemalizm’in kurucusunun Türkiye’de demokrasinin böyle olmaması gerektiği konusundaki düşüncesi gayet nettir:

“Bu milletin siyasi fırkalardan çok canı yanmıştır. Şunu arzedeyim ki, memaliki sairede fırkalar behemahal iktisadı maksatlar üzerine teessüs etmiş ve etmektedir. Çünkü o memleketlerde muhtelif sınıflar vardır. Bir sınıfın menfaatini muhafaza için teşekkül eden siyasi fırkaya mukabil diğer bir sınıfın menfaatini muhafaza maksadiyle bir fırka teşekkül eder. Bu pek tabiidir. Güya bizim memleketimizde de ayrı ayrı sunuf varmış gibi teessüs eden siyasi fırkalar yüzünden şahit olduğumuz neticeler malumdur. Halbuki Halk Fırkası dediğimiz zaman bunun içinde bir kısım değil, büyün millet dahildir.”

Çoğulcu demokrasinin “sınıflı toplumlara özgü” olduğu, Türkiye’de sınıfların bulunmadığı ve bulunmaması gerektiği; bu yüzden Türkiye’de başka ülkelerdeki gibi bir “çoğucu demokrasiye” gerek bulunmadığı, aksine, sınıfların olmadığı Türkiye’de sanki sınıflar varmış gibi siyasi partiler kurmanın yanlış sonuçlar verdiği; Türkiye’de demokrasinin “tek-partili” olmasının gerekli bulunduğu yolundaki tesbit ve değerlendirmeler, aslında Kemalizm’in demokrasiye nasıl bir yer verdiğini yeterince açık bir biçimde anlatmaktadır. Buna bir ekleme daha yapıp, şu noktaya da dikkat çekmek gerekmektedir: Sınıflar yoktur, bu yüzden siyasi partilere de gerek yoktur, tamam. Ama, ya ileride, ekonomik kalkınma sınıf farklılıklarına yol açarsa, o zaman tek-partili sistem yerini çok partili sisteme mi bırakacaktır? Kemalizm’in buna cevabı, “devletçilik” uygulamalarıyla bu tür bir sınıflaşmanın engelleneceği ve dolayısıyla siyasi çoğulculuğun zeminini oluşturabilecek bir sınıfsal bölünmenin Türkiye’de yaşanmayacağı biçimindedir. Böylece , Kemalizm, Tunçay’ın değerlendirmesiyle, “sınıfları ve sınıf çatışmasını (kâh ‘yoktur’ kâh ‘olmamalıdır’ diye) yadsıyıp mesleki ve zümrevi tesanüde belbağlamakla, demokrasinin liberal ya da plüralist türüne de, sosyal ya da sosyalist türüne de aykırı düşmektedir. (Zaten demokrasinin başka bir türü de yoktur!)

Görülüyor ki Kemalizm, orjinal formülasyonunda demokrasiye ciddi bir değer atfedip, ona erişilmesi gereken bir hedef gibi de yaklaşmış değildir. O halde, 1945 sonrası dönemde Türkiye’de çok-partili siyasi hayata geçilmiş olması nasıl izah edilmektedir?

Genel kabul gören cevaplardan biri, II: Dünya Savaşı sonrasındaki dünya konjontürünün, daha doğrusu uluslararası ilişkilerde iki kutuplu bir dünya düzenine geçiş sürecinde yaşanan bir dizi hadise ile birlikte Türkiye’nin tercihini “hür dünya” kutbundan yana yapmak durumunda kaldığıdır. Bir diğer deyişle Türkiye, Kemalizm’in orjinal ve otantik demokratlığı nedeniyle değil de uluslararası konjonktür öyle gerektirdiği için çok-partili hayata geçmiştir.¹

¹Levent Köker, “Kemalizm ve 21. Yüzyıl Türkiye Demokrasisi”, Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora, Murat Koraltürk(der.) Mete Tunçay’a Armağan, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007, s. 123-124



“Kemalizm ve 21. Yüzyıl Türkiye Demokrasisi”(1)

14 06 2009

Bugünler de Mete Tunçay’a Armağan kitabını karıştırıyorum. Derlemedeki en kritik makalelerden biri Prof. Dr. Levent Köker’in “Kemalizm ve 21. Yüzyıl Türkiye Demokrasisi” yazısıdır herhalde. Makalenin bence çok önemli olan (ve şu iki (1, 2) yazıyla bir şekilde alakalı bulduğum için) 121-126 sayfaları arasındaki “Kemalizm, demokrasi, meşruiyet” başlıklı bölümünü, hocanın tasnifine uygun şekilde((1)Demokrasinin Anlamı, (2) Kemalizm’de Demokrasinin Yeri, (3) Çok Partili Siyaset, Kemalizm ve Demokrasi) alıntılayacağım.

Kemalizm, demokrasi, meşruiyet

Kemalizm’in sol ve sağ yorumlarında, Kemalizm ile demokrasi arasında sorunlu bir ilişki olduğu görülmektedir. Bu sorunlu ilişki, Kemalizm’in orjinal anlamı esas alınırsa, kaçınılmazdır çünkü, hem Kemalizm’in orjinal anlamında, hem de Cumhuriyet’in değişen tarihi koşulları altında, farklı dünya görüşleri ve siyasi tercihler doğrultusunda yeniden yorumlamak isteyen sol ve sağ akımlarda demokrasinin sorunlu bir yeri bulunmaktadır ve bu demokrasi sorunu, derinlemesine ve eleştirel bir incelemeyi zorunlu kılmaktadır çünkü, demokrasi Cumhuriyet’in meşruiyet temelini oluşturmaktadır.

Böyle bir incelemeyi üç soru grubu üzerinde odaklanarak yapabiliriz. (1) Demokrasi nedir? Demokrasinin siyâsî meşruiyet bakımından önemi nasıl izah edilmektedir? (2) Kemalizm’in orjinal anlamında demokrasi nasıl anlaşılmakta, demokrasiye nasıl bir yer verilmektedir? (3) Cumhuriyet’in 1945 sonrası siyasi hayatında demokrasi nasıl anlaşılmıştır? Bu demokrasi anlayışı Kemalizm’e uygun mudur? Bu anlaytış, Cumhuriyet’in demokrasi sorununu çözebilir mi?

(1) Demokrasinin Anlamı: Burada, demokrasinin iyi bilinen sözcük anlamlarına ve târihî çözümlemelere girişmek gerekmiyor. Yalnız, şu hususa işaret etmekte fayda var ki demokrasi, modern dünyada, iki ana yaklaşım açısından iki farklı tarzda anlaşılmaktadır. Bunlardan biri, demokrasi, “genel ve eşit oy hakkı, belirli aralıklarla (düzenli olarak) yapılan gizli oy ve açık sayım ilkesine dayanan seçim mekanizmasıyla siyasal iktidarın değiştirilme olanağının ve dolayısıyla muhalefetin (yani düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin) kurumlaştığı bir siyasal sistemdir”. Bu demokrasi anlayışı aısından bakıldığında, örneğin günümüz dünyasında demokratik yönetimlerin yaşamakta olduğu sorunlar, anlatılan özelliklere sahip bir siyasi sistemin toplumu yönetme yeteneğindeki bir eksiklik veya aksaklıkla ilgili gibi kavranmaktadır. Çünkü, bu yaklaşıma göre demorkasi, bir kamusal yönetim tekniğidir ve başarısı etkililiğine göre değerlendirilmelidir.

İkinci yaklaşım tarzı ise demokrasiyi basitçe bir yönetim biçimi olarak anlamayıp, onu bir toplumsal berâberlik tarzının da ifadesi olarak görmektedir. Buna göre demokrasinin modern anlamı, halkın kendi kendisini seçtiği temsilciler aracılığıyla yönetmesidir ama, böyle bir yönetimin doğru ve iyi bir yönetim biçimi olarak tercih edilmesi gerektiğini ileri sürmemizi mümkün kılan bir değerler çerçevesi de mevcuttur. Bu çerçeveyi dikkatle incelemeye başladığımızda, demokrasinin doğru anlamını, “bir toplumda kollektif bağlayıcılığı olan kararların, o kararlardan doğrduan veya dolaylı biçimlerde etkilenecek olanların özgürce oluştuukmuş rızalarına dayalı olarak alınması” diye ifade edilmesi gerektiğini görebiliriz. Bu da demokrasiyi, bir yönetim biçimi olmanın öncesinde ve ötesinde, bir siyasi meşruiyet ifadesi olarak kavramak demektir.

Tanrısal veya ilahi kaynaklı meşruiyet anlayışlarının terk edildiği modern dünyada, siyasi iktidarın meşruiyeti, toplumun rızasından, daha doğrusu toplumsal rızanın demokratik usullere uygun olarak üretilebilmesinden türemektedir. Böyle bakıldığında modern demorkasinin ulus-devlet tipinde olgunlaşmış bulunan temsili ve çoğulcu biçimi, değerlerle ilgili yanıyla bu siyasi meşruiyet anlayışını kendi içinde benimsemişken, temsili kurumların(yasama-yürütme-yargı ayrışması biçimindeki) hukukî şekillenişlerinde, demokratik meşruiyeti üretmek bakımından engelleyici veya çarpıtıcı boyutlar taşımakta ve böylece modern demokrasinin değerleri ile kurumları arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanan bir “meşruiyet krizi” oluşmaktadır.¹

¹Levent Köker, “Kemalizm ve 21. Yüzyıl Türkiye Demokrasisi”, Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora, Murat Koraltürk(der.) Mete Tunçay’a Armağan, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007, s. 121-123