Meeeh

5 03 2010

Dün ajanslara, İran’da Aşûre Günü düzenlenen gösterilere katılan bir eylemcinin temyiz mahkemesi tarafından idama mahkum edildiğini bildiren bir haber düştü. 20 yaşında bir öğrenci olan Muhammed Emin Valiyan “Allah’a karşı savaş açmak, devletin güvenliğini tehdit etmek ve yöneticilere hakaret etmekle suçlandığı” suçlarıyla yargılanmıştı.

Haberi okur okumaz önce Ahmedinejat yönetimine okkalı bir küfür savurdum sonra da “kesin bizim ulusalcılardan biri ‘işte şeriatla yönetilen ülkeler böyle!’ diye zırlayacaklar” diye düşündüm. Sevgili Türker Alkan beni yanıltmadı, sağolsun. Bugünkü yazısında şöyle demiş:

28 Aralık’ta İran’da bir sokak gösterisinde taş atan Muhammed Emin Valiyan adındaki öğrenci idama mahkûm edildi. Suçu çok vahim: Allah’a karşı savaş açmak, devletin güvenliğini tehdit etmek ve yöneticilere hakaret!

Teokratik yönetimlerin bir sorunu da budur: Yöneticiler Allah tarafından uygun bulunup atandığı için, yöneticiye yönelen bir eleştiri Allah’a yönelmiş sayılabilir!

Gerçi suçlanan öğrenci ‘Üç taş attım, üçü de isabet etmedi’ diyor ama nafile!

Takip edenler bilir de, etmeyenler için belirteyim; Türker Alkan basınımızın “BÖÖÖÖ ŞERİAT, ÇOK KORKUNÇ” kafasındaki köşecilerindendir. Arabistanda hırsızın bi tarafı mı kesildi, İran’da biri mi asıldı yok efendime söyleyeyim bilmem nerede biri mi kırbaçlandı, Türker Alkan hemen yazar. Kesinlikle ıskalamaz. 28 Şubattan kalma bir kafaya sahip özetle.

28 Şubattan kalma bir kafaya sahip olmak zaten başlı başına sakat bi durum, bir de bu olayda yürütülen akıl yüzünden sakatlık ikiye katlanmış. Türker Bey Valiyan hakkında verilen idam kararının nedenini teokratik yönetimde buluyor ve “Allah’a karşı savaş açmak” suçlamasının buna işaret ettiğini söylüyor. Yani “şeriatçı İran, ’sen Allah’a savaş açtın’ diyerek adam asıyor” demeye getiriyor.

Aslında olan ise klasik bir totaliter yönetimin meşruiyetini dayandırdığı ‘kutsal’ı kullanarak muhalifini sindirmesi durumu. Bu İran’da ‘Allah’a karşı savaş açmak’ olur, komünist bir yönetim altında ‘İşçi sınıfının çıkarlarına karşı savaş açmak’ olur, bizim gibi ortada kalmış ülkelerde de ‘Türklüğe hakaret etmek’ olur(sonra da devletimizin derin abileri ensene kurşun sıktırır), ama yönetimin ‘hangi kutsalı’ kullandığına değil, totaliter olup olmamasına bağlı olarak gelişen bir olaydır.

Bu tür memleketlerde ‘makbul vatandaş’ tanımına uymayanların ve bu tanımı yapanlara muhalefet edenlerin başlarına neler geldiğini en iyi biz, yalnız ve güzel Türkiyemizin gözü yaşlı demokratları biliriz. Katatürk’ü koruma kanunu, 301 falan diyorum yani. O yüzden Türker Bey’in sıkıcı tespitleri ‘meeh’ dedirtmekten başka bir işe yaramıyor. Çogüzülüyorum. :(



Hukuk, Adalet, Yargı, Falan ve Filan

26 02 2010

‘Siyaset yapmak‘ dediğimiz şey, kim tarafından hangi şartlar altında yapılırsa yapılsın, içinde illaki bir miktar dansözlük, iki yüzlülük, kıvırmacılık ve yalan barındırıyor. “Kötülüklerin büsbütün egemen olduğu” bu “namussuz çağ”da politika dediğimiz şeyin işlevi, o kötülükleri ‘idare etmek’ten ibaret kalıyor. Her bir tarafımızdan amansız vicdansızlıklar akarken, biz küçük insancıklar, her şeyden önce akli dengemizi korumaya çalışıyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden beri üzerinde yaşayanların mutsuzluğunu sağlamak için vargüçleriyle çalışan insanlar tarafından yönetiliyor. Süzme bir bencillik ve despotluk bu toprakların siyasi kültürüne, havasına, suyuna yerleşmiş durumda.

Eh hal böyle olunca da, çevresinde olan bitene az çok ilgili insanların mütamediyen umutsuzluğa düşmesi, acı ama sıradan bir durum haline geliyor. Sırtına inecek kırbacı soğuk kanlılıkla bekleyen köleler gibi, ‘devlet baba’mızın darbelerini kifayetsiz bir ifadeyle karşılıyoruz.

Oktay Ekşi hazretlerinin bir mottosu vardır: “Yargının alt kademelerini hükümetin adamları parsellemiş, ama Yüksek Yargı organları hala bağımsız.” Konuya değinen her yazısında özellikle vurgular bunu. Ve çağdaş-laik-hukuk devleti ilkesine bağlı Atatürk Türkiyesini bekleyen büyük tehlikeyi de hemen çıtlatıverir: “Yüksek Yargı saldırı altında.”

İş iyice tekrara bindi ama hatırlamakta fayda var, bu ‘bağımsız yüksek yargı’ 367 diye bir faciaya imzasını attı. Komik bir iddianameyle AKP’ye kapatma davası açtı ve suçlu buldu. Açıkça yetki ihlali yaparak yasama organının işlevsiz kalmasına sebep oldu.

Oktay Ekşi’nin aslında söylemek istediği şey belli: “Bu adamlar benim de desteklediğim vesayet rejiminin bir parçası, hatta muhafızı. Bu sebeple ‘doğru’ hükmü onlar veriyorlar. İtiraz edilemez!”

Oktay Bey ve türevleri kusura bakmasınlar, bu ülkede uzun zamandır, devlet mekanizmasının nasıl çalıştığını ve vesayet rejiminin nasıl işlediğini fazlasıyla farkında olan insanlar var. Bu yapılanmanın cinayetleri, skandalları ve hırsızlıkları iyiden iyiye biliniyor artık.

Ne kadar umutsuzluğa kapılırsak kapılalım, yıllarca hiçbir şeyin değişmediği ülkede bugün bir şeyler değişiyor. Haber almak için Oktay Ekşi zihniyetine mahkum değiliz mesela, Taraf var. Adalet beklemek için de Sabih Kanadoğlu’nun falan eline baktığımız günler geride kalıyor, Osman Can dimdik duruyor karşımızda, sırasını bekliyor.

İstedikleri kadar uğraşsınlar, hangi iğrenç planları yaparlarsa yapsınlar, ifşa olan iğrençliklerini de istedikleri kadar kaypaklıkla savunsunlar farketmez artık. Bu saatten sonra delirmeye niyetimiz yok!



Bir takım metafizik ögeler harekete geçti!

25 02 2010

Ben bayağı bi sıkıldım malumunuz, uzunca bir süredir yurt ve dünya gündeminden usanmış vaziyette olduğum için gazetedir, televizyondur uzak duruyorum bunlardan. Ama yalnız ve güzel ülkemin gündemi benim bu usantıma aldırmaksızın, yardırırcasına dalgalanmaya devam ediyor. Az önce dayanamayıp “Bi durun be kardeşim, daha ne nedir anlayamadık, savcı mı görevden alınmış, balyoz ne demek, Başbuğ kime NAAAAAAH! demiş” diye dellendim ve RABBİME SORDUM “BLOGU BOŞLAMA” dedi.

Buranın böyle bi faydası var bana, bir şeyler yazasım olunca bir şeyler de okumak durumunda kalıyorum falan neyse, son gündem Balyoz tutuklamaları oradan başlayayım.

Çok sıkı takip edemedim ama artık iş tekrara bindi. Nokta‘nın Darbe Günlükleri’ni yayınlamasıyla başlayan üniformalı kinky paşalarımızın gizli maceralarını ifşa etme zincirinin son halkası Taraf’ın  Balyoz Planı’nı açık etmesi oldu. Camiye bomba atmak, kendi F16’sını düşürmek, insanları Şükrü Saraçoğlu’nun KUTSAL çimlerinde toparlamak gibi biraz psikopatça planlar yapılmış ama 80 darbesi hakkında az çok bilgi sahibi olanlar bu psikopatlığın şanlı ordumuz için olağan bir durum olduğunun farkındadır sanıyorum.

Neyse bu sefer TSK farklı bi yöntem seçip, idiaları direkt yalanlayıp yalancı durumuna düşmemek için kıvırma yoluna gitti. Neymiş senaryoymuş onlar, tatbikatmış falan filan. “ALLAH ALLAH” diye saldıran ordu nasıl olur da cami bombalarmış. Ulan ordunun ne bok olduğunu bilmesek “ayıp ettik sanırım, fazla yüklendik adamlara” diyeceğim de, başörtülü olduğu için oğlunun yemin törenini izlemeye kadınları ordu sınırları içine almayan adamlar “ALLAH ALLAH” diye taaruz etseler ne olur etmeseler ne olur.

Vesayet rejimi çözüldükçe köşeye sıkışan “devlet” babamız ise bir taraftan medyadaki koluyla “sivil diktatörlük” korkusu yaymaya çalışırken, diğer taraftan da cübbeli onbaşılar(yargı bürokrasisi) vesilesiyle misilleme yapmaya çalışıyor.

Bin yıl sürmesi planlanan 28 Şubat süreci, Emesya Protokolünün kaldırılmasıyla yalan oldu. Vesayet rejiminin de sonu yakındır. Paşalarımız kendilerini iyice rezil etmeden bu gerçekle yüzleşseler ne güzel olur.



Bir ihtimal daha var. O da balyoz mu dersin?

23 01 2010

Taraf yine patlattı bombayı. ‘Devlet’ ricalimizin, 12 Eylül tasmasıyla(buna anayasa diyen de var) iyice it muamelesi yaptığı Küçük Emrah modundaki mazlum demokrasimizin düştüğü içler acısı hal onyüzbinmilyon yıllık ordumuzun muhterem mensuplarını kesmemiş olacak ki, tüy dikme maksatlı yepisyeni planlar yapmışlar. En son sıçtıkları hikmet(ya da bizim en son öğrendiğimiz), Balyoz Planı.

Artık uzun uzadıya ordumuzun bu müşkülpesent tavırlarından bahsetmeye gerek var mı bilmiyorum. Doyumsuz iktidar hırslarını tatmin etmek için bugüne kadar yaptıkları, bundan sonra yapabileceklerinin garantisi değil midir zaten? Üç buçuk darbe yapmış ve tarihi boyunca sürekli olarak doğrudan veya dolaylı olarak siyaset alanına müdahale etmiş üniformalı eşeklerimizin hedefi belli; ya o alana tamamen hâkim olacaklar ya da o alana tamamen hâkim olacaklar. Bu hedef doğrultusunda yapılan her şey mubahtır. Mevzu bahis güçse gerisi teferruat değil midir a dostlar?

Bu arada sevgili basınımız ve –özellikle Oktay Ekşi’nin tarafsız olduğuna kesinlikle emin olduğu- yüksek yargımız, Balyoz’un ifşası sonrası, TSK’nın pisliğini temizle çalışmalarına hızla başladı. Anayasa Mahkemesi bir anda kolları sıvayıp, askerlerin sivil yargı organlarına hesap vermesini sağlayacak yasa tasarısını bir gece ansızın iptal ediverdi! Bu çog çog şaşırtıcı gelişmeyle, Arat Dink’in babasının ölüm yıldönümünde sarfettiği “Bu ülkenin adaletine güvenmiyorum” cümlesinin ne kadar yersiz olduğu yeniden ispatlanmış oldu!

Medya ayağında ise amiral gemimiz Hürriyet, olayın ilk patladığı gün internet sitesinden mevzuya değinmemek için eşsiz bir çaba gösterdi. Saygı Öztürk beyefendi işin iç yüzünü bildirene kadar ısrarla üç maymunu oynayan Hürriyet, iddiaların yeni bir gerici komplo olduğunu mantıklılığı tartışma götürmez Yılmaz Özdil aklıyla biz fani kullarına gösterdi.

Statükocu Koalisyon diye tanımlayacağımız yüce ‘devletimiz’den bahsederken, bu koalisyonu bir arada tutan harcın –aslında sürekli çehresi değişen-Kemalizm olduğundan dem vurmuştum. Söylediğim şey ideolojik manada doğruydu ama, sorunun tamamını açıklamıyordu. Bugün yaşadıklarımız(ortaya çıkan korkunç planlar ve bunların medya tarafından yansıtılış şekliyle, yüksek yargıda oluşturduğu ani reaksiyonlar) vesilesiyle eksik olan kısmı da tamamlayalım; Evet bu koalisyonun düşünsel harcı Kemalizmdir, ama ondan öte ve ondan ziyade öneme haiz olan sihirli kelimemiz “ÇIKAR”dır. Yıllarca iktidar erki üzerindeki etkisi sayesinde bayağı bir ekmek yemiş olan koalisyonumuz, bugün gün geçtikçe daha da büyüyen çatlak karşısında -sigara yasaklarının ve zamlarının belimizi büktüğü şu günlerde- filtreli dertlere gark oluyorlar. Çogüzülüyorum:(

Yani, iyi iyi, memleket iyiye gidiye.



Sıkıldım

16 01 2010

2002 yılında AKP iktidara geldiğinde şeriatçı bir partiydi. Parti liderleri “gelişerek değiştik” falan filan diyorlardı ama bizim sevgili medyamız bunun takiye olduğunu daha ilk saniyesinde anlamışlardı. Tehlikenin farkında mıydık? Cevabı aranan soru buydu.

Atatürkümüzün ülkeyi muasır medeniyetler seviyesine yükselten devrimleri tek tek yok edilecekti. Cumhuriyetin EN BÜYÜK KAZANIMI laiklik el den gideyazdı. Kadınların zorla çarşafa sokulması an meselesiydi. Hırsızlık yapanların elleri kesilecekti. Lanet olsun(!), AKP başa geçtiğinden beri, eskiden kafamıza göre sarhoş olduğumuz şehirlerde bir gıdım alkol bulamaz olmuştuk. Şeriatın gelmesi an meselesiydi. İran, Arabistan gibi şeriatla yönetilen ülkelerde yaşanan olaylar ise medyamızın en sevdiği olaylardı. “AKP’yle devam edilirse, sonumuz bunlar gibi olacak” mesajı çokca itibar görüyordu.

Ama bu adamlar sadece şeriatçı değildi. Aynı zamanda ABD-İsrail ortak yapımı BÜYÜK ORTADOĞU procesinin(proCe evet) Türkiye temsilcisiydiler. Misak-ı Milli yalan olmak üzereydi. Atamızın gösterdiği TAM BAĞIMSIZLIK hedefi tehlikedeydi. Aynı coğrafyada hem Kürdistanı kurmak, hem de büyük İsrail devletinin bir eyaletini oluşturmak için gece gündüz çalışıyorlardı. Şimdi bakmayın İsrail’le dalaşıyor gibi gözüktüklerine, HEP TAKİYE BUNLAR!

Şimdilerde son moda konumuz ise AKP’nin ülkeyi tek parti diktasına sürükleyip sürüklemediği… Ergenekon Soruşturması vesilesiyle memleketimizin aydınları münevverleri hapislere atıldı. Muhalif basın susturulurken, yandaşlara onyüzbinmilyon dolarlar yediriliyor. Emin Çölaşan’ın Hürriyet’te değil de Sözcü’de -açık açık- darbe çağrısı yapması medya üzerindeki baskıyı göster miyor mu a dostlar?! Zaten cumhuriyetimizin bekçisi, atamızın mirası, bilmem kaç bin yaşındaki ordumuzun üzerindeki baskıları anlatmaya bile gerek yok. Hepimiz görüyoruz işte. Oraya buraya silah gömen AKP, suçu sevgili paşalarımıza atıp onları da susturuyor. Sivil darbe kapıda. ÇOGÜZÜLÜYORUM!

*** (Yılmaz Özdil yıldızı kullandım. Çok mutluyum)

Beceriksiz ironimi buraya kadar sürdürebildim anca. Şimdi sadede geliyorum.

AKP gibi çoğunlukla saçmalayan, atkafası bir partiyi adam etmek için: (1) adam gibi bir muhalefet, (2) adam gibi bir basın lazım. Elde ise muhalefet niyetine, MHP-CHP gibi herzaman saçmalayan, atkafası partiler var. Basının içler acısı durumunu ise yukarıda anlattık işte.

Bu toplu aptallık hali artık bayağı bi’ canımı sıkıyor. Köşeyazısı falan okumayı bırakalı çok oldu. Gazetelerdeki başlıklara şöyle bir bakıyorum o kadar. Bu can sıkıntısı geçene kadar, blogun bu ıssız hali de devam edecek.

mucx, kib, bye.



Kozmik Oda ve “Devlet Sırrı”

30 12 2009

Bülent Arınç’a suikast girişimi mevzusu sonrası başlayan, devletimizin ve necip milletimizin sırlar odasına yapılan keşif çalışmaları tam gaz sürüyormuş. Devlet babamızın kozmik evreninde kös kös yatan kirli dosyalarla, milletimizin inkişafı için hazırlanmış karanlık planlar savcı beyefendinin insafına kalmışmış.

Kah canımızıniçi genelkurmayımızın yaptığı “JİTEM yoktur” açıklamasına münasip bir yerimizle güldüğümüz, kah ciğerimizinbirparçası Ertuğrul Özkök beyfendinin amiral gemisini yeni kaptanına devretmesiyle kahredici hüzünlere gark olduğumuz şu günlerde bir de bazı devlet fetişisti müptezellerin osuruktan zırıldamalarına mağruz kalıyoruz ki yeniden başımızın tatlı belası “devlet”(1, 2, 3) meselesine dönmek durumunda bırakılıyoruz.

Bir örnekle başlayıp, onun üzerinden ne demek istediğimi açıklamaya çalışayım. Numunelik milletvekilimiz Oktay Vural şöyle buyurmuşlar:

TSK’nın “bir psikolojik savaşla karşı karşıyayız” dediği bir süreçte, bir suikast iddiasının ortaya atıldığını, iki sivil giyimli asker şahsın orada bulunmasıyla bir suikast soruşturmasına gidildiğini belirten Vural, şunları söyledi:
“Bülent Arınç olayı bir levye olarak kullanılmış, Özel Kuvvetlerdeki bu kozmik odalara girilmek için bu levye kullanılmış olabilir. Bütün bu süreci yakınen takip etmek lazım.

Demokrasiyle yönetildiğini iddia eden bir ülkenin, demokratik yollarla seçilmiş meclisinin bir üyesinden gelen bu atkafası minvalli açıklamadan şu anlamlar çıkıyor ki, hem meclis içinde hem de medyada bu lügatle konuşan bayağı adam var: “Şimdi devlet diye bir şey var, bir de hükümet denen gerizekalı ve güvenilmez insanlarca seçilen bir zımbırtı var. 2009 yılında militarist bir diktatörlüğe dönmek ayıp kaçacağından bu hükümetlerin varlığı hakkında ses çıkarmıyoruz, ama bu güvenilmez mihraklar yüce devletin sırlarına malik olmayı kesinlikle haketmiyorlar. KOSKOCA TSK varken, onların haddine miymiş hem? Hükümet Türkiye Belediyesi, başbakan da bu belediyenin başkanıdır. Yol falan yapsınlar, politik meselelerle vatanperver üniformalılarımız ilgileniyor zaten.”

“İşte aldığı oyun hakkını veren, seçmenine sadık bir vekil!” dediğinizi duyar gibiyim.

Bu mentalitenin sakat tarafları o kadar fazla ve ben de o kadar fazla şeyi tek tek yazmak için o kadar tembelim ki… Ama deneyeyim yinede.

1) Devlet sırrı nedir? Bana yıllarca anlatsalar da bu sorunun cevabını anlayamam herhalde. Halbuki Fatih Altaylı gibi adamlara “al bu devlet sırrı” diyerek bir kağıt parçası verilse, o saniye Jizz in my Pants şarkısı için alternatif klip görüntüleri elde edilir. Herhalde vesayetçi abilerimiz, herkesin farkında olduğu ama çoğunlukla karanlıkta kalmış günahlarına, devlet sırrı deniyor.

2) Hayır devletin başka türlü bir sırrı da varsa, bu sırrın muhattabı bir grup devlet memuru mudur, yoksa halk oyuyla seçilmiş hükümetler midir? Muasır medeniyetler seviyesinde geçerli olan ikincisidir ama Türkiyemiz gibi erken-cehennem memleketlerde işler karışabiliyor.

3) TSK’nın, elinde silah tutan insanlardan oluşmaklığı vesilesiyle yarattığı tehditkar tavırları dışında siyasi alana müdahil olmasını meşru kılan neyi var? Hiçbir şeyi.

4) Ellerine verilen silahlarla önce kendi hükümetlerine saldırmışlar, sonra onları bir tür kafese koyup hareket alanını sınırlamışlar ki siyasi alanın patronu olabilsinler. (Resmi-ideolojileri çerçevesinde ülkede atkoşturmalarından bahsetmiyorum bile.) Tabii bu işleri yaparken ellerine çokca kan bulaşmış.

5) Geldik en civcivli bölüme. Hiçbir siyasi meşruiyeti olmayan ve tarihine baktığımızda kesinlikle güvenilirliği bulunmayan(çok uzağa bakmaya gerek yok, anahtar kelimelerimiz: Boru; Kağıt Parçası vs.) bir kurum, çok da iç açıcı bilgiler içermeyen ve adına “devlet sırrı” denen bir şeyleri herkeslerden(-ve özellikle seçilmiş hükümetlerden ve adalet mekanizmalarından) saklayabiliyor. Ve vaziyet bu durumdayken bir milletvekili eski halin gayet normal olduğu varsayımından yola çıkarak hükümeti suçluyor. Yetmiyormuş gibi medyanın önemli bir kesimi de aynı omurgasız anlayışı gayet normalmiş gibi tekrar ediyor.

Eh buradan bütün bu itsıpalarına, bu durumun ortalama demokrasiler için hiç de “gayet normal” olmadığını söylemek boynumun borcudur. Zaten hafif hafif normalliğe doğru evrildiğimiz için, birileri bayağı panikteler ve böyle levyeli, fırkateynli mesajlar veriyorlar. Vesayetçi arkadaşlarımızın mabadları, kör mengenelerce sıkıştırılıyor.

Ertuğrul Özkök hazretlerinin dediği gibi.

‘That was a good life’

Ama malesef saltanatınız bitiyor. Çogüzülüyorum. :(



Ah Özdemir, Ah…

13 12 2009

Özdemir İnce bugünkü yazısında 50′lerde başlayan(Demokrat Parti dönemini kastediyor) anti komünist propagandayla, “AKP ve beslemeleri(gazeteci ve profesörcü kitlesi)“nin “TSK’nın darbe tutkusundan(!) söz” etmesi arasında paralellik kurarak, bunların bu tür “asparagaslar“la halkı korkutup, manipüle ettiğini söylüyor.

Öncelikle anti-komünist propaganda ve faaliyetler ne Demokrat Partiyle başladı, ne de sağcı diyebileceğimiz hükümetlerin tekelindeydi. Milli Mücadele sırasında Sovyet sempatisi için komünist yayınlara göz yumulduysa da, bu mücadele bitince Mustafa Kemal çevresinin başlattığı her türlü muhalefeti sindirme operasyonundan komünistler de nasiplerini aldılar. Kendisi dışında hiçbir siyasi organa tahammülü olmayan Tek Parti yönetimi, Takrir-i Sükûn kanunu sayesinde başlattığı “cadı avı”yla komünist/solcu basın da dâhil olmak üzere, kendisinden olmayan her türlü basın yayını organını sindirdi. Bunun en sembolik ifadesini İsmet İnönü’nün 4 Mart 1929′da mecliste Takrir-i Sükun kanunu hakkında yapacağı konuşma hakkında not defterine düştüğü notta “Dahili, harici cumhuriyet düşmanlarının didinmeleri” başlığı altına, “Dini propaganda” ve “Orduya tecavüz” gibi maddelerin arasında “Komünist propagandası”nı da saymasında görüyoruz.¹(ah Özdemir, ortanın solcusu değil miydi bu adam?) Sertel’lerin çektikleri, Nazım, meşhur Hasan Ali Yücel davası gibi gelişmeler de cabası.

Yani, hani ben “devlet, devlet” diye tutturuyorum ya, işte antikomünist politikalar, o iğrenç kavramı kullanmak zorundayım, “devlet politikasıydı”.

Bugünkü darbe “propagandası”na gelecek olursak, tamam Özdemir ardarda patlayan Sarıkız, Ayışığı son olarak da Kafes gibi varlıkları önyargısız kafalar için bariz olan darbe planlarını “hükümetin” uydurması olarak algılayabilir. Tamam bu planlar çerçevesinde gerçekleştirilen provakatif eylemler de hükümetin tuzağıdır onun aklınca. Hadi yine tamam, vatan toprağından fışkıran silahları da bizzat Tayyip gömmüştür orduyu yıpratmak için.

Ama açıkça gerçekleştirilen dört darbe var bu ülkede. Türk Silahlı Kuvvetleri bugün dahi kendini siyaset alanının meşru bir parçası olarak görüyor ve düzenli olarak bu durumu belli edecek açıklamalar yapıyor. 1980 sonrası kurulan apaçık bir vesayet rejimi, 2000li yılların başında yapılan bazı sınırlandırıcı değişikliklere rağmen varlığını açık seçik hissettiriyor. Bunlar bile bu ülkenin demokrat(ah Özdemir ne kadar da nefret ediyor bu kelimeden) insanlarının darbe korkusuyla yaşamasına yeterli sebepler değil mi? Bu gerçekler önümüzde dururken AKP’nin ve onun “beslemeleri”nin yaptıkları darbe korkutuculuğu mu, yoksa gayet meşru bir çekincenin ifadesi mi oluyor?

Bir de madem böyle “karanlıktan korkutup, manipüle etmek” mevzusuna değinilmiş, Özdemir’in de bünyesinde bulunduğu ulusalcı kitlenin yıllardır “laiklik elden gidiyor, şeriat geliyor, İran’a benziyoruz, Malezyalılaştıramadıklarımızdanmısınız” tipi laikçi propagandası göz ardı edilsin ki?(ah Özdemir ne kadar atkafasısın)

Hele ki bu propaganda sayesinde kitleleri Cumhuriyet Mitinglerine toplayıp, darbeye elverişli bir ortam yaratılmaya çalışıldığını bugün açık seçik biliyorken?

¹ İnönü, İsmet. “Defterler 1919-1973“. İstanbul: YKY. s.117



Olağan vs. Olağanüstü

8 12 2009

Son bir kaç haftayı gürültü patırtıyla geçirdik. İzmir ve Çanakkale’de yaşanan olaylardan sonra, Abdullah Öcalan’ın yeni ikametgahı ve DTP kapatma davasında raportörün partinin kapatılması yönünde görüş bildirmesiyle birlikte yeni bir dalga şiddet olayları yaşandı. Bu olaylar esnasında bir kişi hayatını kaybetti.

Yaşanan olaylar sonucu “açılım süreci kilitleniyor” türü görüşler bildirildi, bir taraftan milliyetçi Türklerin saldırgan tavırları, diğer taraftan da son Kürt eylemlerinin sürece etkisi eleştirildi. Ama benim en çok ilgilendiğim kısım, Kürt Sorunu’nun demokratik çözümünü savunan kesimlerin içinde “Kürtlerin faşizme kayması, bir Apo kültü yaratıp ona tapınmaya başlaması ve ırkçılığa başlaması” şeklinde çok da haksız olmayan ama diğer taraftan da eksik kalan ve bu eksikliği nedeniyle, konuyu anlamaya çalışmaktan ziyade, klasik ’sıfat’ları oraya buraya savurmak dışında bir işe yaramayan görüşler peydah oldu.

Evet, Kürt hareketi içinde ciddi bir milliyetçi damar var. Ulus yaratma süreçlerinin örneklerinde rastlanan bazı ortak noktalar(kahramanlıklarla ve mazlumluklarla dolu çoğunlukla anakronik tarih yazımı mesela), Kürt hareketi içinde de görülüyor. Hatta Hititleri sahiplenmeye çalışan Türk ırkçılarına özenip, Urartular Kürttü diyenler dahi var.

Evet, Öcalan’ın kimliği üzerinden bir kült de oluşuturulmaya çalışılıyor. Belli bir kutsallık atfediliyor ve onun konumu, şu sıralar zımnî de kalsa, Kürt taleplerinin en önemlilerinden biri konumunda. Atatürk çevresinde oluşturulan ‘aziz’lik imajının bir benzerini, Öcalan için de savunanlar var.

Ama göz ardı edilen iki husus var. (1)Kürt milliyetçiliği ‘ezilen ulus’ kavramı çerçevesinde oluşuyor.¹Yani bu oluşum, “olağan” bir durumun değil, “olağanüstü” bir sürecin sonucu. Bu süreci tekrar etmeye gerek var mı bilmiyorum, yıllar süren ‘ambargo’², asimilasyon politikaları, baskı ve zulüm… Üstelik Türkiye bu “olağanüstü” durumdan, “olağan”a doğru ilerlemeye çalışırken bile bu baskılar varlıklarını sürdürüyorlar. Bu bakımdan geçtiğimiz hafta süresince yapılan eylemlerin “Apo’nun hücresi 17 cm² küçültülmesi” yüzünden olduğunu düşünmüyorum.³ Bence DTP kapatma davasında gerçekleşen yukarıda bahsettiğimiz yeni gelişmeler, bu son olayların daha ağırlıklı sebebidir.

Yeri gelmişken (2)Apo etrafında oluşturulan kültten ve PKK’nın Kürt siyasetindeki konumundan bahsetmek lazım. Her şeyden önce şunu kabullenmek lazım. Haklarını talep eden Kürtlerin hemen hemen tamamı, bugün Kürt Sorunu’nun bir tartışma konusu olmasını ve çözülmesi için çeşitli çabaların başlamasının temelini PKK’nin yürüttüğü mücadeleye bağlıyor ki, bu konuda çok da haksız değiller. Bu bakımdan PKK’ye ve onun kurucusu olan Öcalan’a verdikleri önem bir bakıma anlaşılır bir durum. Ancak anlaşılabilir olması, bu durumu ‘iyi’ veya ‘doğru’ kılmaz. Ancak yine Türk devletinin(-ki evet, bütün bu açılımlar maçılımlara rağmen burası hala bir Türk devleti ve sorunun çözülmesinin önündeki en büyük engel de budur) baskılarına dönmek zorunda kalıyoruz. Kürt hareketinin legal/demokratik uzantısı olan DTP kapatılmayla karşı karşıyayken ve ‘açılım’ yapacak partinin kurduğu hükümetin sözcüsü bile “Ermenistan sınırına kadar dayandılar” gibi hezeyanlarda bulunabiliyorken, PKK’ya ve Öcalan’a bu kadar sıkı sarılmak, insanların ellerindeki tek şans oluyor. Hal böyle olunca, şapkayı önümüze koyup(hanım koş, klişe kullandım), asıl suçlunun Öcalan’ı kutsallaştırıp, PKK dışında çıkar yol bulamayan Kürtler mi, yoksa onların elini kolunu bağlayan yüce Devletimiz mi olduğunu düşünmemiz ve ona göre bir tutum belirlememiz gerekiyor. Bu da ‘faşist, ırkçı, putatapıcı’ şeklinde saldırgan bir tutumla olacak iş değil.

Velhasılıkelam, olur da yalnız ve şehvetli ülkem Türkiye ‘olağan’ hale geçer, konuşmak isteyen her Kürt’ün ağzı tıkanmazsa, bugün çekinceyle izlediğimiz radikalleşeme eğilimindeki Kürt milliyetçiliği de kalmaz, Öcalan’a biçilen ‘aziz’ donu da kalmaz. Hem Kürt entelijansiyası -Türk resmi ideolojisi antremanı sayesinde- bu tür gelişmelerin yol açabileceği facialara yeterince aşina, hem de dünya ve ona tarihinin her döneminden daha fazla entegre olmuş olan Türkiye çok başka bir yöne doğru ilerliyor.

¹ Burada “Ulus yaratma süreçlerinde, o işle meşgul olanlar kendilerine hep mazlumluk atfetmişlerdir zaten” şeklinde bir itiraz gelebilir. Ama sömürge toplumlarında gelişen milliyetçi hareketlerle, sömrüge olmayanlar arasındaki farka dikkat etmek lazım. Kürdistan’ın, Cumhuriyet sömürgesi olması, sadece bir PKK propagandası değil, hiç de azımsanmayacak verilerle desteklenen önemli bir iddiadır(Fikret Başkaya’nın, Paradigma’nın İflası kitabına da bir göz atmak lazım).

² Özellikle Fevzi ‘Kuzu’ Çakmak’ın Genelkurmay Başkanı olduğu güzel günler.

³ Ki Öcalan’ın avukatları, müvekkillerinin cezaevi koşullarının çok daha kötüleştiğini söylüyorlar.



Yanlış Anlamışsın

27 11 2009

Oktay Ekşi’nin bugünkü köşeyazısından:

KÖTÜ bir çığır açtılar. Kavgayı hiç sevmeyen “Aleviler” üzerinden kavga başlattılar. Oysa bu ülkede “mezhep” merkezli tartışma yapılmazdı. Partiler o yüzden “tartışmamakta uzlaşmış” gibiydi. Kimsenin ne “Alevi” olduğu ön plana çıkardı ne de “Sünni”liği… İnsanların “mezhep” bağı onun özeli içinde kalırdı.

Yazının devamında Oktay Ekşi, ‘dış mihrakların’ ülkemizi bölmek için nasıl yeni yeni azınlıklar yaratmaya çalıştığına; Alevilerin CHP’nin oy deposu konumunda oluşlarının “akıl iz’an sahibi” olmarından kaynaklandığına ve yine bu sebepten ötürü “Atatürk Cumhuriyeti”nin temel direklerinden biri olmaklıklarına değinmiş(-özetle Alevilere yağcılık yapmış) ve Alevilerin başta bahsettiğimiz ‘dış mihrakların’ oyununa gelmemesi temennisiyle yazıyı bitirmiş. Ben o kısımlara, zaten Oktay Ekşi zihniyetinin hezeyanları oldukları için girmeyecek, yukarıda alıntıladığımız kısma değineceğim.

Kötü bir çığır açılmış Ekşi’ye göre. Bu kötü çığır nedir anlamış değilim. Devletin zulmüne maruz kalmış kesimlerin seslerini yükseltmeleri ‘kötü’ bir çığır değildir bence. Alevilerin, Onur Öymen’in gafı vesilesiyle(tahmin ediyorum, Öymen hala ‘ben nerede yanlış yaptım’ diye düşünüyordur) yaptıkları protestolar da, tam olarak buna tekabül ediyor. Resmi rakamların bile 13.000 kişinin hayatını kaybettiğini söylediği(-ki Türkiye’de bu tür olaylarda gerçek sayıyı tespit edebilmek için ‘resmi rakamlar’ı en az dörtle çarpmak lazım), binlerce insanında sürüldüğü bu ‘operasyon’un Alevi kimlikli insanlar üzerinde bıraktığı travma yavaş yavaş çözülüyor. Heralde ‘operasyon’ sırasında sadece 40-50 askerin hayatını kaybettiğini belirtmek, Dersim’de yaşananların neden ‘katliam’ olarak tanımlandığı hususunda açıklayıcı olacaktır. İttihatçıların başlattığı, Kemalistlerin de büyük bir zevkle miras aldıkları ‘nüfusu homojenleştirme’ projesinin ve merkezi, otoriter devlet anlayışının bir kolu da Dersim’e uzanıyor yani.

Oktay Bey’in bu durumu ‘kötü’ diye nitelemesi ise onun olaya (ve aslında siyasete) bakışıyla alakalı. Oktay Ekşi ‘devletçi’ bir zihniyetin, çocuklarından. Devletçilik derken ekonomik sistemden değil, ‘Allah devlete zeval vermesin’ zihniyetinden bahsediyorum. Bu kafa, bir iş ‘devlet’ tarafından yapılıyorsa, illaki haklı bir temeli vardır, yoksa bile üzerine gidilmemeli, çaktırılmamalı şeklinde çalışıyor. Yani ‘devlet günah işlemez, işlese bile devleti yıpratmamak için o günahtan bahsedilmez’ şeklindeki çıkarım, Oktay Ekşi’nin siyasete bakış açısının özeti sayılabilir.(*) Böyle düşünen bir insan, Ekşi’nin yazının devamında bayağı yağcılık çektiği Alevilerden, Dersim’de yapılanları unutmalarını, sineye çekmelerini, hatta devlete suç atmak yerine bütün suçu üstlenmelerini(bazı atkafalı hemşehrilerimin yaptığı gibi ‘bizim dedelerimiz de eşkiyalık yapıyorlarmış’ geyiklerinden bahsediyorum) bekleyebilirler. Ekşi’nin beklediği de tam olarak bu zaten.

Ayrıca Ekşi’nin, ‘mezhep’ merkezli tartışmalara duyduğu alerjiye de bir anlam veremiyorum. Özellikle azınlıkta kalmış mezheplerin(aslında genel olarak kimliklerin) üyelerinin haklarını savunmak ve toplum içindeki yerlerini geliştirip sağlama almak kadar doğal bir refleksi olamaz. Aleviler de uzunca süredir, çeşitli derneklerde organize olup haklarını talep ediyorlar, ve bu son Dersim tartışmalarında olduğu gibi, kendilerine hakaret manasına gelebilecek lafları büyük bir hızla protesto ediyorlar. Bu da onların(-ve başka kimlikleri olan diğerlerinin) en doğal hakkıdır. Ama yine devletçi kafaya dönmek zorunda kalıyoruz. O zihiyete göre, Türk, Kürt, Alevi, Sunni vs. devlet büyüsün gelişsin diye, devletin istediği şekillde birleşip, devletin verdiği emirleri yerine getirmeli, devletin istediği gibi yaşamaldır. Oktay Bey kusura bakmasın. Bazılarımız devlet denen semeri değil de, onun eşek muamelesi yaptığı insanları düşünüyoruz.

Zaten vakıa bir mezhebin özellikle vurgulanması değil, devletin belirlediği kimliğe, ‘öteki’ düşenlere uyguladığı politikalar. Oktay Bey son haftalarda yaşananları tamamen yanlış anlamış. Ya da böyle anlamak işine gelmiş. Bilemiyorum.

(*)Tabii devletin, iktidarla/hükümetle aynı şey olmadığını -yeniden- belirtmek lazım.

Not: Bu arada herkesin bayramı kutlu olsun. Etler de mümkünse kavurma yapılsın. Yedikçe beni hatırlayın.



“Şeytan” Taşlama

24 11 2009

Malum, güzel İzmir’imiz yine gündemde. Şehirde bir DTP konvoyuna İzmir’in vatansever insanları, taşlarla saldırmışlar. Bunun üzerine konvoydan bir kaç aracın şöförü arabalarını taş atanların üstüne sürmüş. Taşlayanlar da ikinci bir öfke nöbetiyle eylemlerine devam etmişler.

Murat Belge konu hakkındaki bugünkü yazısını şöyle bitirmiş: “Sonuçlar da ortada. Bu olayların aktörleri eğitimsiz “cahil” yığınlar değil. Böyle olmak üzere eğitilenler.” Biz de onun bitirdiği yerden devam edelim, zira yaptığı tespit gayet kritik.

Genellemeler genellikle yanıltıcı olsa da, İzmir halkının ve özellikle bu eylemin katılımcılarının Batılı yaşam tarzını benimsediğini ve kendilerini çağdaş insanlar olarak gördüklerini söylemek çok da yanlış olmaz. Hatta şehrin “Cumhuriyetin Kalesi” olmak gibi de bir misyonu oluştu son yıllarda. Ancak yaşanan bu son olayı örnek olay kabul edersek, bu çağdaş insanların, o kadar da muhasır medeniyetler seviyesinde olmadığını görüyoruz. 2009 yılında bir siyasi partinin üyesi veya seçmeni olmanın, linç edilme riski getirdiği bir demokrasi, ne kadar çağdaştır pek bilmiyorum. Bu riski, eyleme dönüştüren insanların da ne kadar insan olduklarını bilmiyorum.

Okul hakkındaki yazıyı yazarken aklımda hep, eğitim sürecinin bazı önemli izler bıraksa da, kişiyi ve özellikle de kişinin siyasi görüşünü tamamen şekillendiremeyeceğini bir rezerv olarak aklımda tutmaya çalıştım. Çünkü bence, siyaset düşüncesi biraz daha lise eğitimin sonları veya sonrasında kişinin beynine düşmeye başlıyor ve genelde de ev ve çevresinde şekilleniyor. O bakımdan da okulun, mesela muhafazakar bir ailenin çocuğuna da, laik bir ailenin çocuğuna da çeşitli derecelerde milliyetçiliği enjekte edebildiğini kabul etsem de, bütünlüklü olarak bireyi şekillendiremediğini düşünürdüm. Bu görüşüm hala çok yanlış görünmüyor gözüme ama İzmir’de yaşananlar bir şüphe düşürdü içime. Çünkü okulun yaratmaya çalıştığı ve medya ve bir kısım entelijansiyanın da üstün hizmetlerle oluşumuna destek verdiği insan tipi, tam da İzmir’de DTP konvoyuna taş yağdıran çağdaş insanlara tekabül ediyor.

Okul kitaplarında Kürt kelimesi sadece, Tarih derslerindeki zararlı cemiyetler konusu işlenirken “Kürt Teali Cemiyeti” ile gören, Kürt Sorunu’nun kökenlerini görmemeleri için medyanın püskürttüğü dezenformasyon sağnağına maruz kalan ve Türkiye’de yaşayan herkesin Türk olması gerektiğine ikna edilmiş bireyler, DTP konvoyuna saldırmayı da bir tür ‘şeytan’ taşlama olarak algılıyor.

Yıllardır; farklıya/ötekiye tahammülsüz, milliyetçi ve paranoyak(Sevr dün imzalanmış havasında) nesiller yetiştirmek için tam gaz çalışan resmi-ideoloji, kendi içinde paradokslar içeren ve Türkiye’de sorun çözmek yerine sorun yaratma işlevi gören(ve bu durumdan nemalanan kesimlerin dört elle sarıldığı) bir mekanizma. Bu ideolojinin bu kadar yaygınlaşması, Türkiye’nin toplumsal grupları arasındaki çatışmayı daha da çetrefil hale sokuyor. Bu durum da ister istemez, çatışmalarından kurtulmuş, huzurlu bir Türkiye hayalini kuran insanları hayal kırıklığına uğratıyor.