Ziyan

1 10 2009

Tam emin değilim ama sanırım ilk defa bir romandan alıntı yapacağım bu sitede. Aylardır bekledim Ziyan’ı, şimdi de hiç acele etmeden, hazmede hazmede, tek kelimeyi kaçırmadan okuyorum. Hakan Günday’ın şu satırları gerçekten çok fena.

Ziyan’ın 17, 18, 19 sayfalarından alıntıdır.

“Silahlığa vardığımda, ayak parmaklarımın sayısı çoktan bire düşmüştü. Her birini ayrı ayrı hissedemeyeceğim kadar soğuktu, postallarımın içi. Bot, deniyordu burada. Postala bot, bir zamanlar yaşadığım hayata sivil deniyordu. Daha bir sürü şeye, başka bir şey deniyordu. Askerlere ait bir dil vardı. Orduca. Konuşmaya gerek yoktu, anlamak yeterliydi. Hatta hiçbir dilde konuşmaya gerek yoktu. Çünkü biz konuşmayan bir rütbedeydik. Rütbesizlik rütbesi. Teoriye göre askerliğin temeli disiplindir. Teoriyi sırtından bıçaklayan pratiğe göreyse askerliğin temeli erlerdi. Temel, zemin, ne denirse densin, ordu üzerimizde duruyordu. Her şey ve herkes üstümüzdeydi. Karın bile altındaydık. Biz, dev bir tankın paletleriydik. On beş yıllık başçavuşların inatla parke dediği parkalarımızın sol üst cebinde taşımak zorunda olduğumuz “Erbaş ve Erin El Kitabı” adındaki, karmaşık bir makinenin karmaşık propektüsüne benzeyen kitapçıkta yazdığı gibi, ihtiyaçları devlet tarafından karşılanan rütbesiz askerlerdik. Muhteşem erler! Eğitimde fırsat eşitliğinin en üst düzeyde yaşandığı ülkede, er olmak için elimizden gelen çabayı gösterip herhangi bir üniversiteden mezun olmamış, herhangi bir meslekte uzmanlaştığımızı kanıtlayan bir diploma almamıştık. Bu fedakarlığımızla gurur duyuyorduk. Çünkü biliyorduk. Zorunlu askerlik hizmetine ilişkin kanun ve yönetmeliklerde bir yanlışlık yapıldığını biliyorduk. Er olmak için en fazla lise ya da yüksekokul mezunu olmak gerekiyordu. Her erkeğin üniversite mezunu olduğu bir ülkede erlik yapacak kimse kalmayacaktı. Ordunun kaidesi ayaklarının altından kayıp gidecekti. Buna göz yumamazdık. Kanun koyucunun gösünden kaçan, bizden kurtulamamış ve herhangi bir üniversiteden diploma almamaya yemin etmiştik. Bazılarımız, orduyu ersiz bırakma korkusundan okumayı bile öğrenmemişti. Ne cesaret! Ne büyük fedakarlık! Şehit ya da gazi olmamıza gerek yoktu. Biz zaten kahramandık. Vatanseverliğin bedelini hayat boyu cehaletle ödeyen kahramanlar! Ayrıca cahil kalmamızda da bir sorun yoktu. Ceza kanunlarının ruhunu herkesten daya iyi kavramıştık. Çocuğun okula göndermemenin cezası sadece para ödemekken, askerlik hizmetini yerine getirmemenin karşılığı hapisti. Ne demek istendiğini anlayabiliyorduk. Kulaklarımız duyuyordu. Kanun satırlarına gizlenmiş o muhteşem mesajı almıştık. Buna, kanun yoluyla teşvik deniyordu. Eğitimini tamamlamamak büyütülecek bir şey değildi. Ama askere gelmemek korkunçtu! Cehalet öldürmezdi ama asker kaçaklığı süründürürdü. Bunu kanunlar söylüyordu. Okulu siktir et ama askerliğini mutlaka yap, diyorlardı. Benim açımdan cahil kalmanda sorun yok, yeter ki asker ol. Çünkü kusura bakma ama, cehaletin umrumda bile değil! Peki, demiştik biz de. Sen nasıl istersen!… Devletin gösterdiği yoldan gitmek büyük keyifti! Belki dışımız değil, ama içimiz çok rahattı.”1540901252742929

Ziyan’ın 26 ve 27. sayfalarından alıntıdır.

“Hayır, askerlik kısalmamıştı. Öyle bir ihtimal yoktu. Haftada üç gün, Komutanlık Saati adındaki tatil köyü faaliyetinde izlettirilen “Neden Hedef Türkiye?” adındaki belgeselde de açıklandığı gibi ülkenin bütün komşuları düşmanımızdı ve hepimizi katledip topraklarımıza yerleşmekten başka bir şey istemiyorlardı. Dolayısıyla tehdit sürüyordu. Herkes bizden, biz herkesten nefret ediyorduk. O konuda bir sorun yoktu. “Zorunlu askerlik hizmeti bir görev değil, kutsal bir haktır. Türkiye, genç evlatlarına ülkelerini koruma hakkını vermektedir” diye biten o muhteşem belgeselde her şey açıkça anlatılıyordu. Hatta o kadar iyi anlatılıyordu ki Antakyalı bir Ermeni olan kazancı Fuat’ı bile, sahip olduğu atalarına rağmen affedebiliyorduk. Ermeni olmak onun suçu değildi. Bir şanssızlıktı, o kadar.

“Önemli değil” diyorduk Fuat’a. “Dedenin, hain bir ibne olması senin suçun değil.” Sonra da, Fuat’ın haftalık beş kilo yoğurt hakkına ortak oluyorduk. Kazancı zehirlenmesin diye verilen yoğurt son derece bilimsel bir önlemdi ve kaymağını mutlaka biz yiyorduk.”



Ne Okuyorum#6

8 07 2009

İktidar ve Tarih: Türkiye’de “Resmi Tarih” Tezinin Oluşumu(1929-1937)

Büşra Ersanlı

iktidarvetarih

“Geçmişin ihyası ya da tarihin ‘şimdi’ keşfi… Türk Tarih Tezi’nin iktidarın siyasî tasarruflarına bağlı olarak yaratıldığı ve geliştirildiği ‘altın çağ’ı ele alan İktidar ve Tarih; Türkiye’de “Resmî Tarih” Tezinin Oluşumu (1929-1937), Birinci ve İkinci Tarih Kongreleri’nden başlayarak hem tarih tartışmalarını hem de bu tartışmaların ders kitaplarına nasıl yansıdığını inceliyor. Afet İnan, Yusuf Akçura, Fuad Köprülü, Dr. Reşit Galip, Zeki Velidi Togan, Sadri Maksudi Arsal, Samih Rıfat ve Ahmed Refik gibi önemli aktörlerin tartışmalardaki rollerini ve yaklaşımlarını da ele alan kitap, tek parti dönemi bilimselliğinden örnek ders kitaplarının incelenmesine kadar uzanan geniş bir alanı tarıyor. 1990’larda yazılmış ders kitaplarını da araştırmanın mantığına yerleştiren ve ek bir bölümle ele alan çalışma, böylelikle 1930’lardan 1990’lara iktidar ve ideolojinin tarih algısı ve tarih yazıcılığı üzerinde yarattığı deformasyonu etraflı bir şekilde tartışıyor. Büşra Ersanlı’nın İktidar ve Tarih’i bu alanda yapılmış bir ilk çalışma olarak önemini hâlâ koruyor. ”



Ne Okuyorum#5

4 04 2009

Devlet, Sistem ve Kimlik: Uluslararası İlişkilerde Temel Yaklaşımlar

Der: Atilla Eralp

Yazarlar: Atila Eralp, İhsan Dağı, Fuat Keyman, Necati Polat, Oktay Tanrısever, Faruk Yalvaç, A. Nuri Yurdusev

zbk982392uu000_250




Ne Okuyorum#4

28 03 2009

Abdülhamit Avşar-Bir Partinin Kapanmasında Basının Rolü: Serbest Cumhuriyet Fırkası(Kitabevi Yayınları)

serbest-cumhuriyet-firkasi-bir-partinin-kapanmasinda-basinin-rolu-abdulhamit-avsar

Şinâsî halka rehberlik etmesi gayesiyle Tasvir-i Efkâ’ı çıkardığı zaman Abdülaziz’in kendisine gönderdiği 500 altını reddetmişti. Şüphesiz bu hareket ideal gazetecelik kriterleri çerçevesinde, görevi halkın enformasyon ihtiyacını karşılamak olan gazeteci için pek fazla büyütülmemesi gereken bir davranıştır. Fakat aradan yıllar geçtikten, çeşitli dönemleri inceledikten, günümüzü de idrak ettikten sonra genel anlamışla Türk basınının ulaştığı noktanın, Şinâsî’nin tavrının çok gerisinde kalmış olması oldukça düşündürücüdür. Elinizdeki kitap Türk siyasî hayatında önemli yere sahip Serbest Fırka macerasının sona ermesinde basının kolü üzerinde durmaktadır. Okuyucu bu kitapta, siyasî mücadelelerde basının nerede durmayı tercih ettiği hakkında bilgi sahibi olacak, bugünü de göz önüne getirerek kendisine tâbi kamuoyu oluşturmada hangi tanıdık sloganları kullandığını görecektir.

Bir örnek:

“Cumhuriyetçiler aklınızı başınıza alınız! Bunlar şeriat istiyorlar, şeriat!”

Falih Rıfkı’nın(Atay) 8 Eylül 1930 tarihli Hakimiyeti Milliye gazetesindeki “Tethiş” başlıklı yazısından….



Ne Okuyorum#3

21 03 2009

236282gecmisinizitinaylatemizlenirb

Cemil Koçak-Geçmişiniz İtinayla Temizlenir

(Alıntı)

Yirminci yüzyıl boyunca kurulmuş ulus-devletler, tarih yazmak konusunda kendilerinden önce hüküm sürmüş devletlerden daha zor görevler biçtiler. Türkiye Cumhuriyeti de bu geç ulus-devletlerden biri olarak, benzer bir yol tuttu kendine. Önce resmî tarih, devletlûlarca bilinmesi istenilenlerin sunulduğu bir tarih anlatısı tedavüle sokuldu. Bu tarihin içinde büyük kahramanlar ve zavallı hainler yer alıyor, kahramanların her yaptığı doğru sayılırken, kahraman olarak sunulmayanların her tecrübesi reddediliyordu. Eğitim vasıtasıyla bu tarih anlatısı kendinden başka herkese, her topluluğa düşman bir milliyetçi dil ve ideolojiyi benimseyerek serpildi, gerçek “tarih” oluverdi. Oysa bu “tarih” sadece istediği kısımları öne çıkarıyor, tarihsel bilginin önemli kısımlarını “sakıncalı” ya da “gereksiz” sayarak gözlerden uzak tutuyordu. Cemil Koçak, Geçmişiniz itinayla Temizlenir’de erken Cumhuriyet olarak adlandırılan dönem boyunca Atatürk, İsmet İnönü ve tek-parti hakkında “gerçek” olarak sunulan bilgileri, belgeler, anılar, eserler ve gazeteler aracılığıyla yeniden incelemeye girişiyor. Tarihi yazanların, tarihi yapanları nasıl tahrif ettiğini gösterirken, geçmişin temizlenmesi değil, bilinmesi gerektiğini hatırlatıyor.



Ne Okuyorum#2

15 03 2009

Ahmet Yıldız-”Ne Mutlu Türküm Diyebilene”, Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları(1919-1938)

3b702

(Alıntı)

Türk ulusal kimliğine ilişkin hala süregiden tartışmaların kutuplarında iki tasavvur duruyor: Vatandaşlık esasına dayalı anlayış ve etnik-kültürel kimlik esasına dayalı anlayış. Ahmet Yıldız`ın incelemesi, Türkiye`de milli kimliğin inşa sürecinde etnik-kültürel kimlik vurgusunun ve tazyikinin en güçlü olduğu evreyi ele alıyor: 1919-1939 Dönemi.
Milli kimliğin seküler iddiası ile onu zımnen-kısmen açıkça! kısıtlayan dinsel yükümler arasındaki gerilim bu dönemde belirgindir. Fakat asıl belirgin olan, milli kimliğin ve vatandaşlığın etnik yükemleridir. Kitabın önsözünde Ayşe Kadıoğlu`nun belirttiği gibi, bu devrede halk, `hem vatandaş hem Türk olmakla vazifelendirilmiştir`.Etnisizm, müfredatta ve dil-tarih politikalarında, Kürt Meselesi`ne ve gayrimüslüm azınlıklara bakışta, iskan ve tehcir uygulamalarında, asimilasyoncu önlemlerde bütünlüklü ve atak bir tutum olarak kendini gösterir. Ahmet Yıldız, milli kimliğin/vatandaşlığın etno-seküler çerçevesinin alabildiğine daraldığı bu dönemin tarihsel arkaplanını da, Türk milliyetçiliğinin Osmanlı`nın son evresinden Milli Mücadele`nin `zoraki çoğulculuğuna` uzanan oluşum dönemine bakarak inceliyor. Sözkonusu döneme damgasını vuran etnisist milliyetçilik anlayışı, geçici veya tesadüfi midir; yoksa Türkiye`deki resmi milli kimliği alttan alta belirleyen bir sürekliliği var mıdır? Ahmet Yıldız`ın sağlam bir teorik zemine, zengin ayrıntıya, özenli bir dile dayanan kitabı, bu kritik tartışmayı da uyarıyor.



"M.K." Adlı Çocuğun Tehcir Anıları: 1915 ve Sonrası

15 03 2009

Manuel Kırkyaşaryan Adanalıydı. 9 yaşındayken, Tehcir onun ailesini de vurdu. Annesi, babası ve küçük Manuel yollara düştüler. Defalarca soyuldular. Annesi yorgunluğa dayanamadı ve kendini Fırat Nehrine atarak intihar etti. Babası annesinin intiharından iki gün sonra öldü. Manuel bunların hepsine 9 yaşındayken şahit oldu. Ailesi ölünce onun yaşama mücadelesi başladı. 18 yaşına kadar içgüdüleri sayesinde kendi kendini büyüttü. Uzun ve maceralı bir ömür yaşadı ve 74 yaşındayken yaşadıklarını kaydetmeye başladı. Ölene kadar vasiyeti üzerine kimse bunları dinlemedi. Öldükten sonra çocukları bu anıları Baskın Oran’a ulaştırdı ve oda bunlar kitap haline getirdi. Daha da önemli bir şey yaptı. Manuel’in hikayesini Manuel’in sesinden dinleyebilelim diye onun kayıtlarını da kitabın yanında bir CD olarak ekledi. Onun sakin ve vakur sesinden hikayesini dinledim. Bir Anadolu çocuğu olduğu şivesinden belli. Yaşadıklarını anlatırken koruduğu soğukkanlılığı, en az yaşadıkları kadar olağanüstü.

Manuel buralı, bizden biriydi… Bu topraklarda yaşamış, bu topraklardan sürülmüş ve 9 yaşından itibaren kendi başına hayatta kalmıştı…

Aşağıya kitaptan küçücük bir alıntı ekliyorum. Kalanını kitabı alırsanız okur, dinlersiniz.

[audio=http://www.fileden.com/files/2009/1/19/2275711/mk.mp3]

(Ses, ben dosyayı mp3 formatına çevirince bozuldu, orjinalinde çok daha net.)

“Gelelim kendimizin batmutyununa(Ermenice, hikaye)

İsmim Em Key. Em ve Key(M.K İngilizce okunuş). Adana’da ailecek bütün Ermeniler, bütün Türkler ve Türkiya’da doğanlar kardaş gibi yaşıyor ıdık. Çünkü hürriyet, adalet, musavat ve millet olmuştu.”

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.



Ne Okuyorum?#1

7 03 2009

Baskın Oran-Türkiye’de Azınlıklar

172930_2

Azınlıklar konusu, her yerde “hassas” bir konudur. Türkiye’de, daha da hassas!
Azınlıklarla ilgili sorunlar, kâh resmî kalıpların, kâh tartışmayı men eden bir hamâsetin, kâh “eski komşuları” yâdeden nostaljinin veya “hoşgörü” romantizminin kutusunda kapalı kalır genellikle.
Baskın Oran, elinizdeki çalışmasında, kutuyu açıyor!
• Azınlıklar konusuyla ilgili kavramsal çerçeveye;
• Türkiye’de azınlıklar konusunun temel referansı olan Lozan Antlaşması ve uygulamasına;
• Azınlıklarla ilgili bütün hukuksal düzenleme ve teamüllere;
• Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine hazırlık sürecine bağlı değişikliklerin yol açtığı ve yol açabileceği sonuçlara;
açıklık getiriyor.
Bir rehber kitap; başvuru kaynağı. Aynı zamanda, “Azınlıklar devletin ve milletin birlik ve beraberliğini bozar” yaklaşımını ve “Sevr Sendromu”nu sorgulayan, konuyu tartışmaya getiren bir kitap.
Bir “hassas konu” olarak azınlıklar konusundaki tartışmaların tabularla, klişelerle boğulmak istenmesine karşı, soğukkanlı bir analiz ve bir akl-ı selim çağrısı.(Alıntı)