Meeeh

5 03 2010

Dün ajanslara, İran’da Aşûre Günü düzenlenen gösterilere katılan bir eylemcinin temyiz mahkemesi tarafından idama mahkum edildiğini bildiren bir haber düştü. 20 yaşında bir öğrenci olan Muhammed Emin Valiyan “Allah’a karşı savaş açmak, devletin güvenliğini tehdit etmek ve yöneticilere hakaret etmekle suçlandığı” suçlarıyla yargılanmıştı.

Haberi okur okumaz önce Ahmedinejat yönetimine okkalı bir küfür savurdum sonra da “kesin bizim ulusalcılardan biri ‘işte şeriatla yönetilen ülkeler böyle!’ diye zırlayacaklar” diye düşündüm. Sevgili Türker Alkan beni yanıltmadı, sağolsun. Bugünkü yazısında şöyle demiş:

28 Aralık’ta İran’da bir sokak gösterisinde taş atan Muhammed Emin Valiyan adındaki öğrenci idama mahkûm edildi. Suçu çok vahim: Allah’a karşı savaş açmak, devletin güvenliğini tehdit etmek ve yöneticilere hakaret!

Teokratik yönetimlerin bir sorunu da budur: Yöneticiler Allah tarafından uygun bulunup atandığı için, yöneticiye yönelen bir eleştiri Allah’a yönelmiş sayılabilir!

Gerçi suçlanan öğrenci ‘Üç taş attım, üçü de isabet etmedi’ diyor ama nafile!

Takip edenler bilir de, etmeyenler için belirteyim; Türker Alkan basınımızın “BÖÖÖÖ ŞERİAT, ÇOK KORKUNÇ” kafasındaki köşecilerindendir. Arabistanda hırsızın bi tarafı mı kesildi, İran’da biri mi asıldı yok efendime söyleyeyim bilmem nerede biri mi kırbaçlandı, Türker Alkan hemen yazar. Kesinlikle ıskalamaz. 28 Şubattan kalma bir kafaya sahip özetle.

28 Şubattan kalma bir kafaya sahip olmak zaten başlı başına sakat bi durum, bir de bu olayda yürütülen akıl yüzünden sakatlık ikiye katlanmış. Türker Bey Valiyan hakkında verilen idam kararının nedenini teokratik yönetimde buluyor ve “Allah’a karşı savaş açmak” suçlamasının buna işaret ettiğini söylüyor. Yani “şeriatçı İran, ’sen Allah’a savaş açtın’ diyerek adam asıyor” demeye getiriyor.

Aslında olan ise klasik bir totaliter yönetimin meşruiyetini dayandırdığı ‘kutsal’ı kullanarak muhalifini sindirmesi durumu. Bu İran’da ‘Allah’a karşı savaş açmak’ olur, komünist bir yönetim altında ‘İşçi sınıfının çıkarlarına karşı savaş açmak’ olur, bizim gibi ortada kalmış ülkelerde de ‘Türklüğe hakaret etmek’ olur(sonra da devletimizin derin abileri ensene kurşun sıktırır), ama yönetimin ‘hangi kutsalı’ kullandığına değil, totaliter olup olmamasına bağlı olarak gelişen bir olaydır.

Bu tür memleketlerde ‘makbul vatandaş’ tanımına uymayanların ve bu tanımı yapanlara muhalefet edenlerin başlarına neler geldiğini en iyi biz, yalnız ve güzel Türkiyemizin gözü yaşlı demokratları biliriz. Katatürk’ü koruma kanunu, 301 falan diyorum yani. O yüzden Türker Bey’in sıkıcı tespitleri ‘meeh’ dedirtmekten başka bir işe yaramıyor. Çogüzülüyorum. :(



Kıvırmayın

31 01 2010

Gürkan Hacır diye biri yazmış:

Başbakan Erdoğan, ‘Bize ‘Türkiye tek parti diktatörlüğüne gidiyor’ iftirasını atanlar önce aynaya bir baksınlar. Bu ülke tek parti diktatörlüğünü CHP’yle yaşadı ve o diktatörlük döneminde CHP’nin il başkanları aynı zamanlarda o ilin valisiydi, belediye başkanıydı. Ayıp oluyor ayıp, kendinize çeki düzen verin’ dedi. Yani, Başbakan Erdoğan, 2.Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’ye üstü kapalı da olsa ‘Diktatör’ suçlamasında bulundu. Son günlerin flaş milletvekili CHP’li Muharrem İnce de ‘Başbakan aslında Atatürk’e diktatör diyecek de dili varmıyor’ diyerek tartışmayı daha da genişletti. Peki, Erdoğan’ın söylediği doğru mu? Yani İsmet İnönü gerçekte bir diktatör müydü?

Bugünden bakınca İsmet İnönü elbette diktatördü. Hem de en sert diktatörlerden biri sayılabilirdi. Ama o günkü emsallerine bir bakınca bu suçlama insafsızlık olur. İsmet Paşa tam anlamıyla tek adam olduğu 1938 – 1950 yılları arasında Almanya’da, Fransa’da, İtalya’da kimler iktidardaydı ona bakmak gerekir: Hitler, Mussolini, Franko… Onlarla kıyaslayınca elbette İsmet Paşa demokrasiye inanan bir devlet adamıydı.

Başbakan bahsi geçen açıklamalarında açıkça İsmet İnönü’ye gönderme yapmış değil. Genel bir tabir kullanıp, “CHP’nin tek parti diktatörlüğü”nden bahsetmiş ki o dönem sevgili Atamızın hayatta olduğu “altın yıllar”ı da kapsar. Muarrem İnce mensup olduğu partiye ve politikacılık mesleğine yakışacak şekilde “BU ADAM ATATÜRK’E DE DİKTATÖR DİYOR, SALDIRIN!” mealli laflar etmiş. Zaten RTE’ye sorsalar, “Yok, ben Atatürk’e demedim İnönü’ye dedim” diye kıvırır herhalde. Ama bir tür dansözlük olan siyaseti bir kenara bırakırsak; Evet Atatürk de diktatördür, İnönü de. Türkiye Cumhuriyeti CHP sultasından anca 1950 yılında kurtulabilmiştir.

Gürkan Bey ise Ortadoğu ve Balkanların gördüğü en andavalca akıl yürütmeyi yapmış(gerçi yürütecek bir aklı var mı, emin değilim). Onun kullandığı mantık şöyle bir şey: “Evet X kişisi katildir, ama onun çağdaşı öyle azılı katiller vardır ki, X’e katil demek insafsızlık olur.” Sanki diktatör olmak tamamen izafi bir şeymiş de, daha azılı diktatörler varken görece naif olanlar diktatörden sayılmazmış gibi saçma sapan bir tespitle karşı karşıyayız. Buradan kendisine sesleneyim(olur da “meşhur muyum ben acaba?” diye düşünüp, adını googlelar da, naçiz blogumuza ulaşır): Yok öyle bir şey. ‘Diktatör’ün literatürde bir tanımı var ve hem Ebedi Şefimiz, hem de Milli Şefimiz bu tanıma gayet iyi uyuyorlar. Kıvırmayın!

Medyamızda “Soner Yalçın etkisi” diye bir şey oluştu. İki kitap okuyup kendini tarihçi sanan embesiller yırtık dondan fırlar gibi peydah oldular. Eminim bu adamlar “Geçmişini bilmeyen geleceğini de bilemez” klişesini özümseyip, cahil halkı aydınlattıklarını falan sanıyorlardır ama kelin merhemi olsa kendi başına sürer. Gürkan Bey de Ebedi Şef ünvanının Atatürk’e, o öldükten sonra İnönü yönetimindeki CHP tarafından verildiğini bilmeyecek kadar cahil.

Bir de “okuyorum ben yeaaaa” mesajını vermek için İnönü’nün Defterler‘inden bahsetmiş. Bilmeyenler için anlatayım. Paşa hazretlerinin defterleri iki tuğla kadar cilt halinde yayınlandı. Ama bir sorun var ki, bu iki tuğlanın içinde önemli bilgi veren bir kaç not dışında işe yarar bir şey yok. Kritik yılların defterleri zaten ortada yok. Elde -bir iki istisna dışında- sadece İsmet Paşa’mızın günü hakkında şöyle notlar var: “Yalovaya gittim. Hamam”,  “Ata bindim, düştüm”, “Kayınço geldi okey oynadık” vs. Yani Defterleri okumak marifet değil.

Her şeyden önce, teklemeden çalışan bir beyin lazım.



Sıkıldım

16 01 2010

2002 yılında AKP iktidara geldiğinde şeriatçı bir partiydi. Parti liderleri “gelişerek değiştik” falan filan diyorlardı ama bizim sevgili medyamız bunun takiye olduğunu daha ilk saniyesinde anlamışlardı. Tehlikenin farkında mıydık? Cevabı aranan soru buydu.

Atatürkümüzün ülkeyi muasır medeniyetler seviyesine yükselten devrimleri tek tek yok edilecekti. Cumhuriyetin EN BÜYÜK KAZANIMI laiklik el den gideyazdı. Kadınların zorla çarşafa sokulması an meselesiydi. Hırsızlık yapanların elleri kesilecekti. Lanet olsun(!), AKP başa geçtiğinden beri, eskiden kafamıza göre sarhoş olduğumuz şehirlerde bir gıdım alkol bulamaz olmuştuk. Şeriatın gelmesi an meselesiydi. İran, Arabistan gibi şeriatla yönetilen ülkelerde yaşanan olaylar ise medyamızın en sevdiği olaylardı. “AKP’yle devam edilirse, sonumuz bunlar gibi olacak” mesajı çokca itibar görüyordu.

Ama bu adamlar sadece şeriatçı değildi. Aynı zamanda ABD-İsrail ortak yapımı BÜYÜK ORTADOĞU procesinin(proCe evet) Türkiye temsilcisiydiler. Misak-ı Milli yalan olmak üzereydi. Atamızın gösterdiği TAM BAĞIMSIZLIK hedefi tehlikedeydi. Aynı coğrafyada hem Kürdistanı kurmak, hem de büyük İsrail devletinin bir eyaletini oluşturmak için gece gündüz çalışıyorlardı. Şimdi bakmayın İsrail’le dalaşıyor gibi gözüktüklerine, HEP TAKİYE BUNLAR!

Şimdilerde son moda konumuz ise AKP’nin ülkeyi tek parti diktasına sürükleyip sürüklemediği… Ergenekon Soruşturması vesilesiyle memleketimizin aydınları münevverleri hapislere atıldı. Muhalif basın susturulurken, yandaşlara onyüzbinmilyon dolarlar yediriliyor. Emin Çölaşan’ın Hürriyet’te değil de Sözcü’de -açık açık- darbe çağrısı yapması medya üzerindeki baskıyı göster miyor mu a dostlar?! Zaten cumhuriyetimizin bekçisi, atamızın mirası, bilmem kaç bin yaşındaki ordumuzun üzerindeki baskıları anlatmaya bile gerek yok. Hepimiz görüyoruz işte. Oraya buraya silah gömen AKP, suçu sevgili paşalarımıza atıp onları da susturuyor. Sivil darbe kapıda. ÇOGÜZÜLÜYORUM!

*** (Yılmaz Özdil yıldızı kullandım. Çok mutluyum)

Beceriksiz ironimi buraya kadar sürdürebildim anca. Şimdi sadede geliyorum.

AKP gibi çoğunlukla saçmalayan, atkafası bir partiyi adam etmek için: (1) adam gibi bir muhalefet, (2) adam gibi bir basın lazım. Elde ise muhalefet niyetine, MHP-CHP gibi herzaman saçmalayan, atkafası partiler var. Basının içler acısı durumunu ise yukarıda anlattık işte.

Bu toplu aptallık hali artık bayağı bi’ canımı sıkıyor. Köşeyazısı falan okumayı bırakalı çok oldu. Gazetelerdeki başlıklara şöyle bir bakıyorum o kadar. Bu can sıkıntısı geçene kadar, blogun bu ıssız hali de devam edecek.

mucx, kib, bye.



Sansür ve Nişanyan

8 01 2010

Sansür

(Taraf, 21 Eylül 2009)

Bu yazıdan sonra kıyamet koptu…

Censeo (değer biçmek, takdir etmek) fiilinden censor (/kensor/) eski Roma’da hem nüfus idaresi hem ahlak zabıtası görevi yapan bir yüksek görevlinin adı. Yaptığı işin adı censura (/kensura/).

Latincenin Kuzey Frengistan vilayetindekonuşulan taşra lehçesinde bu kelimenin telaffuzu ikibin yılda tanınmayacak derecede değişmiş. İnce sesliye bitişen /k/ sesi önce /ts/ sonra /s/ diye söylenir olmuş. Geniz /n/sine bitişen /e/ sesi ağzın gerilerine doğru kaçıp /a/ olmuş. /U/ sesi incelip /ü/ halini almış. Kelime sonundaki –a dişil eki de önce /e/ olmuş, sonra eriyip gitmiş. Modern Fransızca sözcük halâ aslına yakın bir şekilde censure yazıldığı halde /sansür/ diye okunuyor.

Türkçeye gazetenin icadından hemen sonra sansür de gelmiştir. Kelimenin 1900 civarından daha eski örneğini bulamadım henüz, ama tahmin ederim 1865’lerde Tasvir-i Efkâr’ın hükümetle başı derde girdiğinde Babıali’de birileri “fekat bu censure’dür azizim” diye mırıldanmıştır.

*
Şimdi diyorlar ki memlekete özgürlük geldi. Doksan seneden beri tabu olan şeylerden bile artık serbestçe bahsedebilirsin.

Ama bir de ne görelim? Bu sefer başka şeyler sansüre tabi olmuş. Orduya, devlete, Yüce Manitu’ya istediğini söyle serbest, ama iş İlkçağ Arap mitolojisini sorgulamaya geldi mi orada dur diyorlar.

Neymiş? Allah diye biri varmış, canı sıkıldıkça kitap yazarmış ama artık yazmamaya karar vermiş, pırpır kanatlı ulaklarla birtakım hazretlere mesaj iletirmiş, o hazretlere dil uzatan maazallah çarpılırmış. Bu hikâyelere istemesen inanma diyorlar, tamam, ama inanmadığını açık açık söylemen caiz değildir. Nedenmiş? Müslümanlar alınırmış!

Doğanın boşluk kabul etmemesi gibi, bu toprakların havası mıdır, suyu mudur, özgürlük kabul etmiyor herhalde.

Sevan Nişanyan’ın duyurusu

Kelimebaz’a ne oldu?

Taraf’taki konumum ilk günden beri eğretiydi. Sanki “kerhen” yazmama izin verildi. Sevan Nişanyan kamuoyunda “tepki toplayan” bir isim, “aman gazeteye bir zarar vermesin” tavrı ısrarla hissettirildi. Bir-iki kez hatırlattığım halde yazarlar künyesine adım yazılmadı. Gazetenin ilk sayfasındaki vinyetlerde de adım bir kez olsun anılmadı. Ahmet Altan “gerek görmemiş”.

14 ay boyunca önceleri her gün, sonra haftada altı gün yazı yazdım. Aynı bayat lafları dön dolaş tekrar etmek yerine, özgün araştırma ve düşünme gerektiren yazılar yazmaya çalıştım. Bunun için bir kuruş para almadım. “İleride ödenecek” ya da “kusura bakma para ödemeyeceğiz” gibi bir açıklama da duymadım. Sonuçta para çok mühim değil. Ama yarım ağızla da olsa bir kere teşekkür eden çıksa sanırım daha mutlu olurdum. Çıkmadı.

21 Eylülde çıkan dine ilişkin yazımdan sonra, kabul edilebilir küstahlık sınırını aştığını düşündüğüm tavırlarla karşılaştım. Birkaç kez alenen fırça yedim. Yazılarım – herhangi bir açıklama veya ikna teşebbüsü olmadan – gelişigüzel makaslanmaya başladı. Ekim ayında çıkan iki kitabımdan gazetede tek satırla söz edilmedi. Gerekçe olarak, dine ilişkin yazılarımın “gazeteye zarar verdiği” söylendi. Gazetenin “bir süre” beni destekliyor görünmek istemediği bildirildi. Siyasi konulardan uzak durup kelimelere yoğunlaşmam “tavsiye” edildi.

Hemen her gün onlarca ölüm tehdidi alıyorum. Jandarması, emniyeti, savcılığı bunları ciddi buluyor. Ben pek önemsediğimi söyleyemem. Ama şunu net olarak görüyorum ki, gazetem bu konuda da arkamda değil ve yarın bu tehditlerin ufak bir kısmı da gerçekleşecek olursa arkamda durmayacak. Bu da, takdir edersiniz ki, hoş bir duygu değil.

Kusura bakmayın ama bu yaştan sonra bu saçmalıklara tahammül edecek sabrım yok. Yeterince yapacak işim de var. Bu kadar Kelimebaz yetsin.

*
Kelimebaz’ı yazmak güzeldi. Sizi bilmem ama ben çok şey öğrendim. Çok güzel feedback’ler aldım (neydi bunun Türkçesi?). Dostluk ve sevgiyle yazan okurlarım oldu. Bir kısmı yazışma faslının ötesine geçen arkadaşlıklar kurdum. Hepsine teşekkür ederim.

Yazmak bir iptiladır. Elbette yazmadan duramam. Ama nerede, nasıl, şimdilik daha düşünmedim.

Açıklama

Nişanyan aslında gayet iyi açıklamış durumu. Sadece bir dipnot olarak, Taraf hakkındaki -olumlu- görüşlerimin değişmediğini, ancak bu mevzuda Taraf yöneticilerin tamamen hatalı olduklarını düşündüğümü belirteyim istedim. Bilahare ayrıntıya gireriz. Bu olaya tepki gösteren diğer bloglar şunlar:

Tolga- “Sansür”den sansür doğdu: Taraf ve Sevan Nişanyan olayı

Zeynep- Yeter! Nişanyan Köşesine! Çingeneler Evlerine!

Kacakkova- Nişanyan’ın kelimebaz’ına ne oldu?

Metin Bey- Kendine Gel Taraf!

Fenasi- Fekat Bu Censure’dür Azizim

Hasan Rua- Taraf’ın Sansürü

Lermantov- Sansür

Nestenka- Sevan Nişanyan Taraf’tan Ayrıldı.

Ali Rıza Ezin- Sansürlü yazı, sesi kısılan Nişanyan

Cih.web.tr- Tarafsız olduğunu iddia eden Taraf gazetesi

Cansu Elter- “Taraf”

Gay Kedi- Taraf ve Din!



Saçmalama Oktay

3 01 2010

Oktay Ekşi beyfendinin bugünkü köşesinden:

Kemalizm ve onun devamı olan Atatürkçü düşünce Türkiye’yi hep “demokrasiye” yönlendiren ilkelere dayanmıştır. Hem Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası, hem de Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyimleri -başarısızlıkla sonuçlanmış olsalar da- Atatürk ve arkadaşlarının “çok partili düzen” özleminin kanıtlarıdır.           Kaldı ki tek parti döneminin sonraki yıllarında bir kısım milletvekilinin siyasi iktidarı serbestçe eleştirmeleri için bir “Müstakil (bağımsız) Grup” adıyla bir grup kurmaları sağlanmıştır.

Lafı dolandırmadan madde madde gidelim;

1) ‘Kemalizm ve onun devamı olan Atatürkçü Düşünce’(aralarındaki fark nedir onu bilemedim) totaliter, pozitivist bir milliyetçilik üzerine bina edilmiştir. Demokrasinin adı sadece “demokrasi muasır medeniyetin bir ürünüdür, ama halkımız henüz demokrasiye hazır değil” demek gerektiği zaman geçer.

2) TpCF ve SCF deneyimleri baştan sonra Atatürk’ün ve arkadaşlarının ‘çok partili düzen’e duyduğu öfkeyi yansıtır. TpCF ilk kurulduğunda Kemal Paşa hazretleri önce temkinli davranmış, gerginlik çıkmasın diye Fethi Okyar’ı başbakan yaptırmış ve ılımlı görünmüş, ama Şeyh Sait İsyanı çıkıp da uygun fırsatı bulunca önce partiyi ezmiş, İzmir Suikasti Davası vesilesiyle de hem TpCF’lileri, hem de İttihatçı kalıntılarını komple tasfiye etmiştir(bazılarını siyasetten, bazılarını da hayattan). Zaten Atatürk’ün Macartney’e verdiği(Hakimiyet-i Milliye’de bayağı çarpıtılarak yayınlanan ama İngiliz büyükelçisinin raporu sayesinde çarpıtılmamış halininin nasıl olduğunun öğrendiğimiz) mülakatta TpCF’liler için sarfettiği “nankör” ve “vatan haini” gibi laflar, onun bu fırkaya bakışını özetler.¹

3) SCF’nin kurduruluşundaki temel amaç ise bir taraftan yeni Cumhuriyet’i bir tek parti diktatörlüğü olarak gören batıya daha ‘demokratik’ bir görüntü çizmek, diğer taraftan da mecliste küçük bir muhalif grup bulundurup, hükümetin eleştirilmesini sağlamak ve böylece hükümetin(yani CHF’nin) verimliliğini arttırmaktı. Böyle çalışan bir kafanın da demokrasiyle çok alakası yoktur bence.²

4) Müstakil Grup denilen şey, demokrasiye hiçbir faydası olmayan, safi görüntüyü kurtarmak için yaratılmış, anlamsız bir gruptur. Tek işlevi Oktay Ekşi gibi adamların “Bakın Atamız ne kadar da demokrattı” diyebilmeleri için, örnek teşkil etmektir. Boş laflar bunlar.³

¹Zürcher. Savaş, Devrim ve Uluslaşma. s.271

²http://www.seviyesizsiyaset.com/2009/01/serbest-cumhuriyet-firkasinin-kisa-tarihi2/

³ Bu konuyla alakalı bir şey yazmışım zamanında.



Ah Özdemir, Ah…

13 12 2009

Özdemir İnce bugünkü yazısında 50′lerde başlayan(Demokrat Parti dönemini kastediyor) anti komünist propagandayla, “AKP ve beslemeleri(gazeteci ve profesörcü kitlesi)“nin “TSK’nın darbe tutkusundan(!) söz” etmesi arasında paralellik kurarak, bunların bu tür “asparagaslar“la halkı korkutup, manipüle ettiğini söylüyor.

Öncelikle anti-komünist propaganda ve faaliyetler ne Demokrat Partiyle başladı, ne de sağcı diyebileceğimiz hükümetlerin tekelindeydi. Milli Mücadele sırasında Sovyet sempatisi için komünist yayınlara göz yumulduysa da, bu mücadele bitince Mustafa Kemal çevresinin başlattığı her türlü muhalefeti sindirme operasyonundan komünistler de nasiplerini aldılar. Kendisi dışında hiçbir siyasi organa tahammülü olmayan Tek Parti yönetimi, Takrir-i Sükûn kanunu sayesinde başlattığı “cadı avı”yla komünist/solcu basın da dâhil olmak üzere, kendisinden olmayan her türlü basın yayını organını sindirdi. Bunun en sembolik ifadesini İsmet İnönü’nün 4 Mart 1929′da mecliste Takrir-i Sükun kanunu hakkında yapacağı konuşma hakkında not defterine düştüğü notta “Dahili, harici cumhuriyet düşmanlarının didinmeleri” başlığı altına, “Dini propaganda” ve “Orduya tecavüz” gibi maddelerin arasında “Komünist propagandası”nı da saymasında görüyoruz.¹(ah Özdemir, ortanın solcusu değil miydi bu adam?) Sertel’lerin çektikleri, Nazım, meşhur Hasan Ali Yücel davası gibi gelişmeler de cabası.

Yani, hani ben “devlet, devlet” diye tutturuyorum ya, işte antikomünist politikalar, o iğrenç kavramı kullanmak zorundayım, “devlet politikasıydı”.

Bugünkü darbe “propagandası”na gelecek olursak, tamam Özdemir ardarda patlayan Sarıkız, Ayışığı son olarak da Kafes gibi varlıkları önyargısız kafalar için bariz olan darbe planlarını “hükümetin” uydurması olarak algılayabilir. Tamam bu planlar çerçevesinde gerçekleştirilen provakatif eylemler de hükümetin tuzağıdır onun aklınca. Hadi yine tamam, vatan toprağından fışkıran silahları da bizzat Tayyip gömmüştür orduyu yıpratmak için.

Ama açıkça gerçekleştirilen dört darbe var bu ülkede. Türk Silahlı Kuvvetleri bugün dahi kendini siyaset alanının meşru bir parçası olarak görüyor ve düzenli olarak bu durumu belli edecek açıklamalar yapıyor. 1980 sonrası kurulan apaçık bir vesayet rejimi, 2000li yılların başında yapılan bazı sınırlandırıcı değişikliklere rağmen varlığını açık seçik hissettiriyor. Bunlar bile bu ülkenin demokrat(ah Özdemir ne kadar da nefret ediyor bu kelimeden) insanlarının darbe korkusuyla yaşamasına yeterli sebepler değil mi? Bu gerçekler önümüzde dururken AKP’nin ve onun “beslemeleri”nin yaptıkları darbe korkutuculuğu mu, yoksa gayet meşru bir çekincenin ifadesi mi oluyor?

Bir de madem böyle “karanlıktan korkutup, manipüle etmek” mevzusuna değinilmiş, Özdemir’in de bünyesinde bulunduğu ulusalcı kitlenin yıllardır “laiklik elden gidiyor, şeriat geliyor, İran’a benziyoruz, Malezyalılaştıramadıklarımızdanmısınız” tipi laikçi propagandası göz ardı edilsin ki?(ah Özdemir ne kadar atkafasısın)

Hele ki bu propaganda sayesinde kitleleri Cumhuriyet Mitinglerine toplayıp, darbeye elverişli bir ortam yaratılmaya çalışıldığını bugün açık seçik biliyorken?

¹ İnönü, İsmet. “Defterler 1919-1973“. İstanbul: YKY. s.117



Yanlış Anlamışsın

27 11 2009

Oktay Ekşi’nin bugünkü köşeyazısından:

KÖTÜ bir çığır açtılar. Kavgayı hiç sevmeyen “Aleviler” üzerinden kavga başlattılar. Oysa bu ülkede “mezhep” merkezli tartışma yapılmazdı. Partiler o yüzden “tartışmamakta uzlaşmış” gibiydi. Kimsenin ne “Alevi” olduğu ön plana çıkardı ne de “Sünni”liği… İnsanların “mezhep” bağı onun özeli içinde kalırdı.

Yazının devamında Oktay Ekşi, ‘dış mihrakların’ ülkemizi bölmek için nasıl yeni yeni azınlıklar yaratmaya çalıştığına; Alevilerin CHP’nin oy deposu konumunda oluşlarının “akıl iz’an sahibi” olmarından kaynaklandığına ve yine bu sebepten ötürü “Atatürk Cumhuriyeti”nin temel direklerinden biri olmaklıklarına değinmiş(-özetle Alevilere yağcılık yapmış) ve Alevilerin başta bahsettiğimiz ‘dış mihrakların’ oyununa gelmemesi temennisiyle yazıyı bitirmiş. Ben o kısımlara, zaten Oktay Ekşi zihniyetinin hezeyanları oldukları için girmeyecek, yukarıda alıntıladığımız kısma değineceğim.

Kötü bir çığır açılmış Ekşi’ye göre. Bu kötü çığır nedir anlamış değilim. Devletin zulmüne maruz kalmış kesimlerin seslerini yükseltmeleri ‘kötü’ bir çığır değildir bence. Alevilerin, Onur Öymen’in gafı vesilesiyle(tahmin ediyorum, Öymen hala ‘ben nerede yanlış yaptım’ diye düşünüyordur) yaptıkları protestolar da, tam olarak buna tekabül ediyor. Resmi rakamların bile 13.000 kişinin hayatını kaybettiğini söylediği(-ki Türkiye’de bu tür olaylarda gerçek sayıyı tespit edebilmek için ‘resmi rakamlar’ı en az dörtle çarpmak lazım), binlerce insanında sürüldüğü bu ‘operasyon’un Alevi kimlikli insanlar üzerinde bıraktığı travma yavaş yavaş çözülüyor. Heralde ‘operasyon’ sırasında sadece 40-50 askerin hayatını kaybettiğini belirtmek, Dersim’de yaşananların neden ‘katliam’ olarak tanımlandığı hususunda açıklayıcı olacaktır. İttihatçıların başlattığı, Kemalistlerin de büyük bir zevkle miras aldıkları ‘nüfusu homojenleştirme’ projesinin ve merkezi, otoriter devlet anlayışının bir kolu da Dersim’e uzanıyor yani.

Oktay Bey’in bu durumu ‘kötü’ diye nitelemesi ise onun olaya (ve aslında siyasete) bakışıyla alakalı. Oktay Ekşi ‘devletçi’ bir zihniyetin, çocuklarından. Devletçilik derken ekonomik sistemden değil, ‘Allah devlete zeval vermesin’ zihniyetinden bahsediyorum. Bu kafa, bir iş ‘devlet’ tarafından yapılıyorsa, illaki haklı bir temeli vardır, yoksa bile üzerine gidilmemeli, çaktırılmamalı şeklinde çalışıyor. Yani ‘devlet günah işlemez, işlese bile devleti yıpratmamak için o günahtan bahsedilmez’ şeklindeki çıkarım, Oktay Ekşi’nin siyasete bakış açısının özeti sayılabilir.(*) Böyle düşünen bir insan, Ekşi’nin yazının devamında bayağı yağcılık çektiği Alevilerden, Dersim’de yapılanları unutmalarını, sineye çekmelerini, hatta devlete suç atmak yerine bütün suçu üstlenmelerini(bazı atkafalı hemşehrilerimin yaptığı gibi ‘bizim dedelerimiz de eşkiyalık yapıyorlarmış’ geyiklerinden bahsediyorum) bekleyebilirler. Ekşi’nin beklediği de tam olarak bu zaten.

Ayrıca Ekşi’nin, ‘mezhep’ merkezli tartışmalara duyduğu alerjiye de bir anlam veremiyorum. Özellikle azınlıkta kalmış mezheplerin(aslında genel olarak kimliklerin) üyelerinin haklarını savunmak ve toplum içindeki yerlerini geliştirip sağlama almak kadar doğal bir refleksi olamaz. Aleviler de uzunca süredir, çeşitli derneklerde organize olup haklarını talep ediyorlar, ve bu son Dersim tartışmalarında olduğu gibi, kendilerine hakaret manasına gelebilecek lafları büyük bir hızla protesto ediyorlar. Bu da onların(-ve başka kimlikleri olan diğerlerinin) en doğal hakkıdır. Ama yine devletçi kafaya dönmek zorunda kalıyoruz. O zihiyete göre, Türk, Kürt, Alevi, Sunni vs. devlet büyüsün gelişsin diye, devletin istediği şekillde birleşip, devletin verdiği emirleri yerine getirmeli, devletin istediği gibi yaşamaldır. Oktay Bey kusura bakmasın. Bazılarımız devlet denen semeri değil de, onun eşek muamelesi yaptığı insanları düşünüyoruz.

Zaten vakıa bir mezhebin özellikle vurgulanması değil, devletin belirlediği kimliğe, ‘öteki’ düşenlere uyguladığı politikalar. Oktay Bey son haftalarda yaşananları tamamen yanlış anlamış. Ya da böyle anlamak işine gelmiş. Bilemiyorum.

(*)Tabii devletin, iktidarla/hükümetle aynı şey olmadığını -yeniden- belirtmek lazım.

Not: Bu arada herkesin bayramı kutlu olsun. Etler de mümkünse kavurma yapılsın. Yedikçe beni hatırlayın.



Ucuz

29 10 2009

Bugün amcamı ziyaret ettim. Hafiften rahatsız bu aralar. Bu ziyaret esnasında çay falan fistan faslında bir de evdeki gazetelere göz atayım dedim. Pek bi’ Emin Çölaşan hayranı olan sevgili amcam mütemadiyen Sözcü okuyor.

29 Ekim vesilesiyle Sözcü, muhtelif Atatürk fotoğraflarına konuşma balonları ekleyerek, bayat ve beceriksiz bir mizah anlayışıyla sözde bugünkü iktidara yine sözde mesaj göndermiş. Bir tanesi Sözcü zihniyetini çok güzel özetliyor. Ahara budur:

trtsozcu



Sakin Kafayla, ‘NTV’ Mevzusu

29 10 2009

Gündem biraz karışık bugünlerde. Islak İmza, dağdan inenler, sıfırdan alma mevzusu falan fistan derken yine başımız döndü. Ama önce bi’ sırtımızdaki yükü atmak lazım. Taraf’ın yaptığı “Ölüm Helikopteri NTV Santralinden 139 Kez Arandı” haberiyle başlayan ve NTV’nin açıklamalarıyla son bulan tartışmalardan bahsedeceğiz.

Olayın ayrıntısına girmeye gerek yok, ama bi’ küçük özet geçmekte fayda var. Taraf çok ciddi iddialar içeren(Muhsin Yazıcıoğlu’nun, hayatını kaybettiği helikopter kazasından hemen önce, NTV santralinden defalarca arandığını ve helikopterin düşmesinin nedeninin bu olabileceği söyleniyordu) bir haber yaptı ancak o haberi yaparken yeterince dikkatli olamadığı için(daha doğrusu GMT, kontrolü gibi basit bir işlem yapmadığı için), özünde haber bile sayılamayacak bir veriyle NTV’yi ve Mirgün Cabas’ı ağır bir zan altında bıraktı. Ancak NTV’nin bu haber sonrası yaptığı açıklamlarla Taraf’ın haksızlığı ortaya çıktı ve artık Taraf’a kalan tek şey özür dilemekti.

Özür dilendi. Hem de Türk medyasında pek adet olmayan şekilde, manşetten. Ama bir taraftan NTV’nin Taraf’la dalga geçen resimleri gazetede basarken diğer taraftan da ‘TİB bize yanlış bilgi verdi’ rezervi ısrarla vurgulandı(-ki ben bu ısrara bir anlam veremedim). Bu tip olaylarda özür dilemek dışında yapılacak pek bir şey yok, ama sadece özür de -özellikle mağdur edilen için- asla yeterli olmuyor. Ama yapacak bir şey yok.

Ne olmuştu da Taraf böyle bir hataya düşmüştü? Bunun cevabını Alper Görmüş gayet net vermiş: “Benim algılamama göre –özetin özeti olarak söylüyorum- bu türden hatalar, büyük bir habere imza atacak olmanın yarattığı mesleki-insani coşkuyla “gazeteci kuşkusu” arasındaki savaşı birincinin kazanması sonucunda ortaya çıkıyor.”

Umarım Taraf bu olayı kuru özürle geçiştirip, ders almamazlık etmez. Çıktığı günden beri bu gazetenin okuruyuz. Bu durumda bir değişiklik olacağa da benzemiyor. Zira Taraf hala Türkiye medyasının en kritik dönemeci konumundadır, hala bok tarlasındaki güldür. O yüzden Taraf’ın bu haberde yaptığı eşşekliği kabul edip, yine de üzerini çizmemek lazım.



Kağıt Parçası

26 10 2009

‘Kağıt Parçası’nın, sadece bir kağıt parçası olmadığını öğrendik birkaç gün önce. Muz orta kıvamındaki Genelkurmay Başkanımızın göz göre göre söylediği ilk yalan değil bu. Poyrazköy kazılarında çıkan mühimmatın da TSK’ya ait olmadığını söylemişti Paşa hazretleri. Sonra silahların TSK’ya ait olduğu MKE tarafından ortaya çıkarılınca bir açıklamaya bile gerek duymamıştı. Şimdi açık açık demokrasiye saldırı manasına gelen bu belgeyi hazırlayanların ve yine bu belge için ‘KAĞIT PARÇASI’ diyen Paşa’nın akıbeti ne olacak, onu bekliyoruz.

Ortalama bir demokrasi de ne olurdu? Biraz haysiyeti olan Genelkurmay Başkanı istifa ederdi. O kişi yeterince haysiyetli değilse de, hükümet onu görevinden alırdı. Bizim Genelkurmay Başkanımız insanların gözünün içine baka baka yalan söylebilecek kadar tiyniyet sahibi olduğu için istifa bir seçenek olarak görünmüyor. Hükümet bir yaptırım yapacak mı? Umutlu değilim. Kapalı kapılar ardında yeni pazarlıklar yapılacak, taşlar yeniden dizilecek, oyun yeniden başlayacak. Türkiye’nin geleneği budur.

Siyasi arenada bu olurken halkdan nasıl bir tepki gelecek? Orası alengirli. Alengirli olmayan kısım, ulusalcı kesimlerin vereceği tepki. “AKP olmasında ne olursa olsun” zihniyeti devreye girecek. Hatta girdi bile. Hürriyetin “Savcılık, 6 subayı ifadeye çağırdı” başlıklı haberinin altına Zafer Akgün tarafından bırakılan yorum gayet simgesel:

“IRTICA ILE MUCADELE NE ZAMANDAN BERI SUC OLDU ACABA?

AMERİKADAN ILIMLİ İSLAM ÇIKTIKTAN SONRA.”

Çok uzun uzadıya bir şey yazmaya gerek yok. Bekleyip göreceğiz. Son olarak Ayhan Aktar’ın bugünkü yazısını alıntılayalım. Yazı Baykal üzerine olsa da konusu gereği, bizim meselemizi de ilgilendiriyor:

Aslında, Baykal sizsiniz!

Baykal’ın hapisteki Ergenekon sanıklarına selam yollaması, Başbakan Erdoğan ile görüşmek için kamera şartı koyması, silahlarını bırakıp teslim olan PKK’lılar hakkında “Dağdan inen PKK’liler bırakılıyor; PKK’yi övenler, yataklık edenler hapiste” diyerek barış sürecini torpillemeye çalışması basında eleştiriliyor. Yıllardır Kemalizm ve Türk siyasal hayatı üzerinde çalışan bir sosyal bilimci olarak Baykal’ın yaptıkları beni hiç şaşırtmıyor. Fakat nedense, etrafta şaşıranlar pek çok!

Baykal’ın fikriyatına yakın olduğunu düşündüğüm kalemler bile isyanlarda… Örneğin, Fatih Altaylı şunları yazmış: “Cumhurbaşkanı, ‘Ana muhalefet de MGK’da temsil edilsin’ diyor. Baykal, ‘Olmaz öyle şey’ diyor. Başbakan, ‘Açılımı görüşelim’ diyor. Ona da ‘Kamerayla olursa olur’ deyip Dolmabahçe benzetmesi yapıyor… Rica ediyorum, 7 yaşındaki tek çocuklar gibi ‘İstemem, istemem’ deyip duruyorsunuz. Bâri ne istediğinizi söyleyin. Ama galiba onu da bilmiyorsunuz. Bakın PKK’lıların bir bölümü dağdan iniyor. Üşenmeseniz Silopi’ye gidip, ‘İnmeyin, dağa geri dönün’ diyeceksiniz. Yapmayın Deniz Bey! Lütfen yapmayın!” (Habertürk, 20 ekim).

Bu yazıları okuyunca insan şaşırıyor. İçimden şu soruyu soruyorum: Peki, ne bekliyordunuz? Son iki seçimde “AKP’ye karşı ortak cephe” taktiği ile okurlarınızı Baykal’a oy vermeğe davet edenler sizler değil miydiniz? 2007 seçimlerinden önce sandıktan CHP + MHP koalisyonu çıksın diye çalışmadınız mı? İşte, seçimden üç gün önce yazılan bir yazı:

“Bizim mahallede cevabı en kolay verilecek soru şudur: CHP’ye oy verilebilir mi? Elbette verilebilir. Hatta “verilmelidir”… Tabii ikinci bir soru daha var: “Baykal’a oy verilebilir mi?”…. Tıpkı Demirel gibi Baykal da “kızmayan”, “küsmeyen”, “sinirlerine hâkim olan” bir siyasetçidir. Baykal’ın bu özelliği, onun seçim sonrasında hükümet sorumluluğu yüklendiği takdirde, en önemli meziyeti haline dönüşecektir. Bugün miting meydanlarının hırçın adamı, yarın devlet koltuğunda fevkalade uzlaşmacı bir siyasetçi haline dönüşebilir. Tanıdığım Baykal, bu karakterde bir insandır… Öyleyse baştaki soruya tekrar dönelim. Baykal’a oy verilebilir mi? İç rahatlığıyla “Evet” (Hürriyet, Ertuğrul Özkök, 19 Temmuz 2007).

Dolayısıyla, şimdi sızlananları anlayamıyorum. Kabul edelim, Baykal yetenekli bir politikacı. Kendisine verilen temsil görevini sonuna kadar sürdürüyor. Emeklilik yıllarını ‘CHP lideri’ olarak geçirmekten başka bir amacı da yok!

Araştırmacı Tarhan Erdem’in hesaplamalarına göre, cennet vatanımızda AKP’den kurtulmak için şeytanla bile işbirliği yapabilecek altı milyon insan var. Bunların “büyük çoğunluğunun yaşam tarzları moderndir ama, kuşkuları nedeniyle, siyasal özgürlükler konusunda ‘gerektiğinde asker müdahale edebilir’ demektedirler. Türkiye’nin yüksek eğitim görmüş, meslek sahibi yetişmiş insanının, yüzde 60 – 70’i bu kesimin içindedir” (Radikal, Tarhan Erdem, 15 haziran).

Baykal geçen yıl “çarşaf açılımı” yaptığında ona hesap soranları hatırlayın. Baykal’a “çarşafı meşrulaştırıyorsunuz! Anayasa Mahkemesi’nin aldığı karara karşın sizin bu açılımız çarşafı yeniden gündeme getirdi” diye Antalya’da bozuk atan “Kemalist rahibe” kılıklı kadınlar da “yetişmiş” insanlarımız içinde sayılıyorlar! CHP’nin kemik seçmeni böyle işte.

CHP’ye oy verenlerin bir kısmı son günlerde Baykal’ı eleştiriyorlar. Ben bunları yaz sonu indiriminden güzel bir bikiniyi yarı fiyatına satın alan genç kadınlara benzetiyorum. Aynı kadın kışın börekleri fazla kaçırıp beş kilo aldığı zaman, ertesi yıl yaz başında o bikiniyi giyip aynada kendini seyrederken yatak odasından acı bir çığlık yükselir. Bikininin kenarlarından etler fırtlamış, tombul beden bikiniyi ezip geçmiştir. O anda, genç kadın, aynadaki aksinden nefret eder! Ve hemen diyete başlar.

Aynen tombul bedeninden nefret eden genç kadın gibi, CHP’ye oy verenler de Baykal’ın son marifetlerine bakıp çığlık atıyorlar. Lütfen sızlanmayın, aslında Baykal’ın şahsında cisimlenen sizlersiniz! O sadece sizin gibi “yetişmiş” insanların fikriyatını savunuyor. Bıyık altından gülerek “Bu enayiler bana oy vermeye mecbur” diyor. Eğer Baykal’dan kurtulmak isterseniz, önümüzdeki seçimde oy kullanmayın! Oy vermemek, aynen oy vermek gibi saygın bir siyasi tercihtir. Baykal’dan kurtulmanın yolu, oy perhizinden geçiyor. Korkmayın, biraz cesur olun lütfen!