Ayna Tekniği

27 02 2010

“Kuşkusuz kaynak yokluğundan, tarihsel anlatım Türklerin Arapları 8. yüzyılda nasıl gördükleri üzerine hiçbir şey öğretmemektedir. Buna karşılık Arapların Türkleri nasıl gördüklerini öğrenmek kolaydır ve ders kitaplarında bu konuda oldukça övücü bir tablo çizilmektedir:

“Araplar, Türklerle daha ilk karşılaşmalarında, onların son derece cesur, disiplinli, hareketli, çevik, gözüpek, dayanıklı, sadık, güzel görünüşlü ve gösterişli insanlar olduklarını görmüşler ve takdir etmişlerdi”(*)

Arapların görüşü önemlidir ve askerî konularda, işin ustalarının görüşü haline gelmektedir. Araplar Kuran’ın indiği halk olmanın prestijine sahiptirler; Türklerle çatıştıklar sırada dinsel konularda onlardan üstündürler, çünkü İslam yoluna daha önce girmişlerdir; fetihlerin şiddeti askerî konularda  en azından Türklerle eşit olduklarını göstermekte, demek ki yargıları değer kazanmaktadır; önceleri düşman, sonraları rakip olanın hayranlığı daha değerlidir. Anlatımda, karşılıklı değer verme süreçleriyle totolojiye yaklaşan bir karşılıklı etkileşim söz konusudur.

Gerek okul alanında gerekse başka alanlarda, ayna tekniği Türk yazarlar tarafından sıkça kullanılmaktadır. Bu, konuşanı gizlemeyi hedefleyen bir ideolojik söylem işaretidir: Görünürde konuşan yazar değil, düşman olmaları nedeniyle övgülerinin nesnellik kazandığı varsayılan kişilerdir. Şovenizm yabancılar tarafından onaylanmaya bayılır; bu basında da çok kullanılan bir gazetecilik yöntemidir. Okul kitaplarında görülen Türkler lehindeki görüşler, sadece Arap yazarlarından değil, Matthieu d’Edesse gibi klasik Ermeni tarihçilerinden de alınmaktadır.”¹

¹Copeaux, Etienne.Tarih Ders Kitaplarında(1931-1993): Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine. S.304-305

*Köymen’in 1990′da çıkan Lise 2. sınıfların için tarih ders kitabından alıntı



Kıvırmayın

31 01 2010

Gürkan Hacır diye biri yazmış:

Başbakan Erdoğan, ‘Bize ‘Türkiye tek parti diktatörlüğüne gidiyor’ iftirasını atanlar önce aynaya bir baksınlar. Bu ülke tek parti diktatörlüğünü CHP’yle yaşadı ve o diktatörlük döneminde CHP’nin il başkanları aynı zamanlarda o ilin valisiydi, belediye başkanıydı. Ayıp oluyor ayıp, kendinize çeki düzen verin’ dedi. Yani, Başbakan Erdoğan, 2.Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’ye üstü kapalı da olsa ‘Diktatör’ suçlamasında bulundu. Son günlerin flaş milletvekili CHP’li Muharrem İnce de ‘Başbakan aslında Atatürk’e diktatör diyecek de dili varmıyor’ diyerek tartışmayı daha da genişletti. Peki, Erdoğan’ın söylediği doğru mu? Yani İsmet İnönü gerçekte bir diktatör müydü?

Bugünden bakınca İsmet İnönü elbette diktatördü. Hem de en sert diktatörlerden biri sayılabilirdi. Ama o günkü emsallerine bir bakınca bu suçlama insafsızlık olur. İsmet Paşa tam anlamıyla tek adam olduğu 1938 – 1950 yılları arasında Almanya’da, Fransa’da, İtalya’da kimler iktidardaydı ona bakmak gerekir: Hitler, Mussolini, Franko… Onlarla kıyaslayınca elbette İsmet Paşa demokrasiye inanan bir devlet adamıydı.

Başbakan bahsi geçen açıklamalarında açıkça İsmet İnönü’ye gönderme yapmış değil. Genel bir tabir kullanıp, “CHP’nin tek parti diktatörlüğü”nden bahsetmiş ki o dönem sevgili Atamızın hayatta olduğu “altın yıllar”ı da kapsar. Muarrem İnce mensup olduğu partiye ve politikacılık mesleğine yakışacak şekilde “BU ADAM ATATÜRK’E DE DİKTATÖR DİYOR, SALDIRIN!” mealli laflar etmiş. Zaten RTE’ye sorsalar, “Yok, ben Atatürk’e demedim İnönü’ye dedim” diye kıvırır herhalde. Ama bir tür dansözlük olan siyaseti bir kenara bırakırsak; Evet Atatürk de diktatördür, İnönü de. Türkiye Cumhuriyeti CHP sultasından anca 1950 yılında kurtulabilmiştir.

Gürkan Bey ise Ortadoğu ve Balkanların gördüğü en andavalca akıl yürütmeyi yapmış(gerçi yürütecek bir aklı var mı, emin değilim). Onun kullandığı mantık şöyle bir şey: “Evet X kişisi katildir, ama onun çağdaşı öyle azılı katiller vardır ki, X’e katil demek insafsızlık olur.” Sanki diktatör olmak tamamen izafi bir şeymiş de, daha azılı diktatörler varken görece naif olanlar diktatörden sayılmazmış gibi saçma sapan bir tespitle karşı karşıyayız. Buradan kendisine sesleneyim(olur da “meşhur muyum ben acaba?” diye düşünüp, adını googlelar da, naçiz blogumuza ulaşır): Yok öyle bir şey. ‘Diktatör’ün literatürde bir tanımı var ve hem Ebedi Şefimiz, hem de Milli Şefimiz bu tanıma gayet iyi uyuyorlar. Kıvırmayın!

Medyamızda “Soner Yalçın etkisi” diye bir şey oluştu. İki kitap okuyup kendini tarihçi sanan embesiller yırtık dondan fırlar gibi peydah oldular. Eminim bu adamlar “Geçmişini bilmeyen geleceğini de bilemez” klişesini özümseyip, cahil halkı aydınlattıklarını falan sanıyorlardır ama kelin merhemi olsa kendi başına sürer. Gürkan Bey de Ebedi Şef ünvanının Atatürk’e, o öldükten sonra İnönü yönetimindeki CHP tarafından verildiğini bilmeyecek kadar cahil.

Bir de “okuyorum ben yeaaaa” mesajını vermek için İnönü’nün Defterler‘inden bahsetmiş. Bilmeyenler için anlatayım. Paşa hazretlerinin defterleri iki tuğla kadar cilt halinde yayınlandı. Ama bir sorun var ki, bu iki tuğlanın içinde önemli bilgi veren bir kaç not dışında işe yarar bir şey yok. Kritik yılların defterleri zaten ortada yok. Elde -bir iki istisna dışında- sadece İsmet Paşa’mızın günü hakkında şöyle notlar var: “Yalovaya gittim. Hamam”,  “Ata bindim, düştüm”, “Kayınço geldi okey oynadık” vs. Yani Defterleri okumak marifet değil.

Her şeyden önce, teklemeden çalışan bir beyin lazım.



Saçmalama Oktay

3 01 2010

Oktay Ekşi beyfendinin bugünkü köşesinden:

Kemalizm ve onun devamı olan Atatürkçü düşünce Türkiye’yi hep “demokrasiye” yönlendiren ilkelere dayanmıştır. Hem Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası, hem de Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyimleri -başarısızlıkla sonuçlanmış olsalar da- Atatürk ve arkadaşlarının “çok partili düzen” özleminin kanıtlarıdır.           Kaldı ki tek parti döneminin sonraki yıllarında bir kısım milletvekilinin siyasi iktidarı serbestçe eleştirmeleri için bir “Müstakil (bağımsız) Grup” adıyla bir grup kurmaları sağlanmıştır.

Lafı dolandırmadan madde madde gidelim;

1) ‘Kemalizm ve onun devamı olan Atatürkçü Düşünce’(aralarındaki fark nedir onu bilemedim) totaliter, pozitivist bir milliyetçilik üzerine bina edilmiştir. Demokrasinin adı sadece “demokrasi muasır medeniyetin bir ürünüdür, ama halkımız henüz demokrasiye hazır değil” demek gerektiği zaman geçer.

2) TpCF ve SCF deneyimleri baştan sonra Atatürk’ün ve arkadaşlarının ‘çok partili düzen’e duyduğu öfkeyi yansıtır. TpCF ilk kurulduğunda Kemal Paşa hazretleri önce temkinli davranmış, gerginlik çıkmasın diye Fethi Okyar’ı başbakan yaptırmış ve ılımlı görünmüş, ama Şeyh Sait İsyanı çıkıp da uygun fırsatı bulunca önce partiyi ezmiş, İzmir Suikasti Davası vesilesiyle de hem TpCF’lileri, hem de İttihatçı kalıntılarını komple tasfiye etmiştir(bazılarını siyasetten, bazılarını da hayattan). Zaten Atatürk’ün Macartney’e verdiği(Hakimiyet-i Milliye’de bayağı çarpıtılarak yayınlanan ama İngiliz büyükelçisinin raporu sayesinde çarpıtılmamış halininin nasıl olduğunun öğrendiğimiz) mülakatta TpCF’liler için sarfettiği “nankör” ve “vatan haini” gibi laflar, onun bu fırkaya bakışını özetler.¹

3) SCF’nin kurduruluşundaki temel amaç ise bir taraftan yeni Cumhuriyet’i bir tek parti diktatörlüğü olarak gören batıya daha ‘demokratik’ bir görüntü çizmek, diğer taraftan da mecliste küçük bir muhalif grup bulundurup, hükümetin eleştirilmesini sağlamak ve böylece hükümetin(yani CHF’nin) verimliliğini arttırmaktı. Böyle çalışan bir kafanın da demokrasiyle çok alakası yoktur bence.²

4) Müstakil Grup denilen şey, demokrasiye hiçbir faydası olmayan, safi görüntüyü kurtarmak için yaratılmış, anlamsız bir gruptur. Tek işlevi Oktay Ekşi gibi adamların “Bakın Atamız ne kadar da demokrattı” diyebilmeleri için, örnek teşkil etmektir. Boş laflar bunlar.³

¹Zürcher. Savaş, Devrim ve Uluslaşma. s.271

²http://www.seviyesizsiyaset.com/2009/01/serbest-cumhuriyet-firkasinin-kisa-tarihi2/

³ Bu konuyla alakalı bir şey yazmışım zamanında.



Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın Kısa Tarihi(7)

25 12 2009

Seçimler

1930 yılı yerel seçimleri Serbest Cumhuriyet Fırkasının kısa ömründe katılabildiği tek seçimdir. Ekim-Kasım aylarında yapılan bu tek dereceli seçimlerde kadınlar da ilk kez seçim sandıklarıyla tanışmış oldular. Yine bu seçimler vesilesiyle gayrimüslim vatandaşlar SCF listelerinden aday olma fırsatı buldular.¹

Bu arada partinin kuruluş şekliyle başlayan gariplikler silsilesi, partinin seçime girmesi kararında da kendini gösterdi. Ağaoğlu Ahmet Bey’in partinin seçimlere katılmasına ısrarla karşı çıktığı bir dönemde SCF’li Tahsin(Uzer) Bey Atatürk’ten partisinin İstanbul seçimlerine katılması hususunda müsaade ister. Atatürk’ün cevabı “Yeni teşekkül vaziyetinde iken böyle bir mücadeleyi kaybetmek aleyhinize olur. Fakat mademki kendinizde kuvvet görüyorsunuz ve buna karar verdiniz, Allah muvaffak etsin’ şeklindeyken, Tahsin Bey bu durumu parti lideri Ali Fethi Bey’e çarpıtılarak iletir. Böylece SCF’e seçimlere katılma kararı almış olur.²

Devlet erkini tamamen elinde tutan ve daha kurulduğu günden beri SCF’ye karşı temkinli ve hatta çoğu zaman saldırgan bir şekilde yaklaşan Cumhuriyet Halk Fırkası teşkilatı³, bu seçimlere en az SCF kadar damgasını vurdu. Ülkenin tamamında örgütlenemese de, teşkilatını kurduğu yerlerde büyük ilgi gören SCF, seçime katıldığı yerlerde de halktan önemli bir destek aldı. Kuruluşunun üzerinden henüz iki ay geçmişken katıldığı seçimlerde dikkat çekici sayılabilecek bir başarı sağlamış olan yeni partinin bu yükselişi ise Halk Fırkalı bürokrasinin harekete geçmesine sebep oldu. Birçok yerde seçime hile karıştırıldı.

Seçimler esnasında CHF teşkilatı, hem kendisine bağlı medya, hem de oluşturduğu “propaganda takımları”⁴ aracılığıyla SCF hakkında büyük bir karalama kampanyası başlattı. Bu kampanya dahilinde SCF’ye yapılan suçlamalar değişkenlik gösteriyordu. Fırka hem “şeriatçı”, hem de “komünist”ti. Çeşitli yerlerde gayrimüslimleri aday gösteren SCF, özellikle bu konuda hassas olan muhacirlerin sıklıkla yaşadığı ve Batı Anadolu, Trakya çevrelerinde bir çeşit suç olarak gibi gösterdiler. Gayrimüslimlere oylarını CHF’ye atmaları yönünde devlet eliyle baskı yapıldı. Bunların yanı sıra, çeşitli işçi gruplarının da aynı tür baskılar, işlerinden atılma tehdidiyle yapıldı.⁵

Seçimler esnasında yapılan hileler ise birkaç yönlüydü. Bunlar, vali, kaymakam gibi yöneticililerin seçmenlere ve seçim görevlilerine baskı yapması; silahlı kuvvetlere mensup olan yüksek rütbeli personelin seçmene ve seçim görevlilerine baskı yapması; seçmen listelerinin tahrif edilmesi(SCF’li seçmenlerin, seçmen listesinden adı silinmesi ya da hiç olmadığının iddia edilmesi vs.); sandık görevlilerinin SCF’li seçmenin oy kullanmaması için ürettiği bahaneler(eski nüfus cüzdanı, seçmen listesinde isminin olmadığı gerekçesi vs.) gibi çeşitli şekillerde kendisini gösteriyordu. Seçimin sabote edilmesi bazı yerlerde o kadar aleni bir şekilde gerçekleşti ki, gayet gülünç durumlar ortaya çıktı.⁶

Bu yaygın ve yoğun müdahalenin seçimleri ne derece etkilediği tartışması spekülatif yorumlara sebep olur. Böyle bir yorum yapmak gereksiz olacağı için ben bu tür müdahalelerin ne anlama geldiğini tespit etmeye çalışmakla yetineceğim. Seçimleri sistematik olarak sabote edilmesi bize: (1) Serbest Fırka’nın kuruluşundan çok az bir süre sonra girdiği seçimlerde dikkat çekici bir seçmen kitlesini peşinden sürükleyebilmesinin, iktidar partisinin halka ve halkın taleplerine çok fazla karşılık vermediğini; (2) SCF deneyinin CHF ileri gelenleri için ‘demokrasi deneyi’nden daha başka bir manaya geldiğini ve (3) yine CHF ileri gelenlerinin iktidarlarının sarsılma ihtimalinden ne kadar çok çekindiğini gösteriyor.

Son olarak baskı ve hileyle geçen bu seçimlerde, SCF’nin kazandığı zaferlere değinelim.

Fırka otuz yedi ilde, 502 belediye başkanlığı için yarıştı(bunların dışında kalan yerlerde aday göstermedi). Bunların içinde Samsun ve Silifke(İçel) şehirlerinin belediye başkanlığını kazanan SCF, aynı zamanda da 38 ilçede SCF’li başkan adayları seçildiler.

Kapanışı Hasan Rıza Soyak’ın 1930 seçimleriyle ilgili Atatürk’le olan hatırasıyla yapalım:

“Serbest Fırkacıların [seçimlere hile karıştırılması hakkındaki] şikayet ve iddiaları bütün bütün boş değildi; Atatürk bunun farkındaydı. Nitekim bir gün kendisine hemen hepsi Cumhuriyet Halk Fırkası’nın lehinde olarak gerçekleşen seçim haberlerini arz ettiğim sırada bana, “Hangi fırka kazanıyor?” diye sormuş; “Tabii bizim fırka Paşam” diye cevabını vermiştim de gülmüş; “Hayır efendim; hiç de öyle değil! Hangi fırkanın kazandığını ben, sana söyleyeyim; kazanan idare fırkasıdır çocuk! Yani jandarma, polis, nahiye müdürü, kaymakam ve valiler Bunu bilesin” buyurmuştu.”⁷

¹ Emrence, Cem. 2006. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. İstanbul: İletişim Yayınları. S.164

² Ahmet Ağaoğlu’nun Serbest Fırka Hatıraları kitabını yayına hazırlayan Samet Ağaoğlu bu bilgiyi, kitabın 48-49 sayfalarında verir. O da –büyük ihtimalle- Celal Bayar’dan aktarmaktadır. Ahmet Ağaoğlu’nun Serbest Fırka Hatıraları kitabını yayına hazırlayan Samet Ağaoğlu bu bilgiyi, kitabın 48-49 sayfalarında verir. O da –büyük ihtimalle- Celal Bayar’dan aktarmaktadır.

³Bu durumun en açık örneğini SCF heyetinin Batı Anadolu turunda çıkan olaylarda görüyoruz. Ayrıca fırka teşkilatının muhalif fırka mensupları hakkında düzenli olarak rapor tutması ve CHF basınının –Mete Tunçay bunları ‘İsmet Paşa’nın besleme basını’ diye adlandırıyor- yeni fırka hakkında yaptığı yayınlar ve Meclis tartışmaları bu kanıyı iyice güçlendiriyor.

⁴Emrence, Cem. 2006. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. İstanbul: İletişim Yayınları. S.165

⁵Emrence, Cem. 2006. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. İstanbul: İletişim Yayınları. S.164-172

⁶ Örneğin Adana ili belediye seçimlerinde kullanılan toplam oy sayısı, toplam seçmen sayısından fazla çıkmıştı. Gayet traji-komik bir başka örnek için buraya tıklayın.

⁷Soyak, Hasan Rıza. [1973]2008. Atatürk’ten Hatıralar. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. S. 418



“Ders Kitaplarının Dış Düzeneği”

23 12 2009

“1980’lerin ortalarından beri, birçok [tarih ders]kitabın[ın] başında ve sonunda, yerleşmiş, kodlanmış, metin-dışı, kitabın içeriğinden bağımsız, bir kitaptan diğerine pek değişmeyen, söylemin içine oturduğu çerçeveyi oluşturan ve bütünün ideolojik ölçütlere uygunluğunu doğrulayan bir “Kemalist düzenek” yer almaktadır. Düzenek, tamamlanmış haliyle, yedi öğe içermektedir:

1)Kitabın başında: İstiklal Marşı metni; Türk bayrağı; bir Atatürk resmi; Gençliğe hitabe metni(tarihsiz);

2) Kitabın sonunda: Öğretmen marşı; bölge bölge günümüz Türkiye haritası; 1993’ten beri bir “Türk dünyası” haritası.

Bunların toplamı, birbirleri üstünde de etki yapan bir simgeler kompleksi oluşturmaktadır. Ulusal marş ulusa gönderme yapmakta, ama aynı zanda, tıpkı Marseillaise gibi, köken-olay olan Kemalist devrimi ve bu köken-olaya eşlik eden, ulusun ve düşmana karşı kazanılmış zaferin maddi simgesi olan bayrağı çağrıştırmaktadır. Bu simgelerin, ulusun ve ordunun temellerinin atıldığı ve iç içe geçtikleri bir dış savaşla birlikte yürüyen devrimden kaynaklanan Fransız simgeselliğiyle yakın bir benzerliği vardır.

Atatürk resmi, köken-olayla rejimin kuruluşu arasındaki bağı sağlamaktadır; Atatürk hem zafer kazanmış askerî lider, hem kurucu ata, hem de “yüce önder”dir. 20. yüzyıl Türkiye’sini şahsında canlandırmaktadır. Dönemin birçok metni gibi “Gençliğe hitabe”nin de okul öğrencileri tarafından anlaşılmasına olanak yoktur, çünkü metindeki sözcüklerin çoğu bugün artık kullanılmamaktadır; ancak, belki de bu nedenle, modern Türkçeye çevrilse yitirebileceği bir etkiye ve yoğunluğa sahiptir. Yüzyıl başı Türkçesinin bugün kullanılmıyor olması, ona bu örnekte bir kutsal kitap dili işlevi kazandırmaktadır.

“Öğretmen Marşı”, öğretmenlerin görevi mesajı aktarmak olduğuna göre, önder ile gençlik arasındaki bağı sıkılaştırmaktadır. Biçimi ve başlığı metne, eğitim kadrosunu askerleştirme isteğini gizlemeyen, militarist bir nitelik vermektedir. Ulusal toprakların haritası ise (birkaç yıldır “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”ni de içermektedir), tüm bu öğelerin coğrafi zemini sağlamakta ve bu coğrafya, dökülmüş kanlar nedeniyle, tarihsel söylem içinde kutsal bir nitelik kazanmaktadır.

Mayıs 1993’te bu düzeneğe çok önemli bir unsur daha katılmıştır. Turgut Özal’ın Türkdil Asya’ya yaptığı geziden kısa bir süre sonra çıkan bir kararnameyle, yukarıda belirtilen unsurların yanı sıra, yayıncıların bir “Türk dünyası” haritası da basmaları gerektiği belirtilmiştir. Yeni düzenleme, 1994’te satılan ders kitaplarında uygulamaya konmuştur. Bu çok önemli olay, resmi söylemin kimlik oluşturma amacıyla kullandığı öğeler bütünü içine Türkdil dünyanın da katılması olarak yorumlanabilir.

Bu simgeler toplamı her zaman yoktu; Mustafa Kemal’in, Cumhurbaşkanı olarak, metin-dışı bir resminin konması için 1934’te TTTC tarih dizisinin dördüncü cildinin yayımlanmasını beklemek gerekecektir. 1938’de, büyük olasılıkla Atatürk’ün ölümünden önce, kapağında alışılmadık, Mussolini resimleri biçeminde bir portrenin yer aldığı bir ilkokul tarih kitabı çıkar. Bu resim bir daha kullanılmayacaktır. 1939’da Atatürk’ün resmî portresinin yerine Milli Şef İsmet İnönü’nün portresi alır. Ama 1945’ten itibaren Atatürk’ün metin-dışı resimleri kitaplardan kaybolur.

Yukarıda tanımlanan simgelerin ortaya çıkışının kaynağında 12 Eylül 1980 darbesi ve onun güçlü neo-Kemalist tepkisi yatmaktadır. Olay önce devlet tarafından ortaokullar için 1985’te basılan ders kitaplarında kendini gösterir: Kapaklarda ata binmiş Atatürk heykelinin resmi bulunmaktadır. Bir kişiyi kendi görüntüsüyle(fotoğraf ya da resim) değil de kendi heykelinin fotoğrafıyla sunmak, onu insan olmaktan çıkarıp efsaneye dönüştürmek anlamına gelir. Artık o insan değil, onun şahsında bir tarih sunulmaktadır.”(*)

(*)Copeaux, Etienne. Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine. S.134-136

TTTC: Türk Tarih Tetkik Cemiyeti

Türkdil: Kitabı çeviren Ali Berktay’ın bu kelime hakkında düştüğü notu aynen alıntılıyorum: “Fransızca “turcophone” sözcüğünü “Türkdil” ile karşıladım. Bizde çokça kullanılan “Türkî” sözcüğü daha çok etnik bir yakınlığı ifade ettiğinden yazarın niyetine ters düşüyordu; Fransızca sözcüğüm tam karşılığı olarak düşünülebilecek “anadili Türkçe olan” ise sürekli kullanıldığında metin akışını ağırlaştıracaktı.”(s.30, dn. 5)



Her Türk Asker Doğmaz

21 12 2009

“[Birinci Dünya Savaşı sırasında] İnsan kaybı açısından firar, [Osmanlı] ordu[su] için hastalıktan da daha büyük bir sorun olarak ortaya çıkmaktaydı. Bu sorun yıllar geçtikçe, artık başedilemez boyutlara varır. Aralık 1917′de 300.000 asker firardadır. Savaş sonunda ise bu sayı, hemen hemen yarım milyondur. Bu asker kaçaklarının çoğu düşmana gitmez. Ama hatırlamak gerek ki, savaşın ikinci yarısında İngilizlere teslim olmak üzere kaçan Ermeni ve Arap sayısında kesin bir artış görülür. Firarilerin çoğu, cepheye giderken yolda kaçmakta veya özellikle kendi şehir, kaza ya da köylerine yakın yerlerde iken, hareket halindeki orduyu terk etmektedirler. Firarın ardınan kırsal alanlarda başıboş dolaşmakta veya soyguncu çeteler oluşturmaktadırlar. Bir süre sonra, kaçakların cephe gerisinde yarattığı bu güvenliksiz ortama müdahale etmek üzere daha çok askeri birlik seferber edilir. Halk genel olarak asker kaçaklarına karşı olumlu bir tavır takınır ve onları evlerinde saklar. Asker kaçakları yakalandıklarında, ordunun gücünü daha fazla tüketmemek amacıyla genellikle hafif bir şekilde cezalandırılır ve hemen birliklerine gönderilir. Mayıs 1916 kadar erken bir tarihe ait bir Hollanda Elçiliği raporunda, Osmanlı ordusunda hapis cezalarının benzer bir gerekçeyle dayak cezası ile değiştirildiği yazılmaktadır. Kaçakların idam edildiğine dair raporlar çok azdır. Ancak ordu, firarı zorlaştıran tedbirler almaktan da geri kalmaz.”

Zürcher. Savaş, Devrim ve Uluslaşma. s.185-186



Okul

22 11 2009

Bir süredir ‘okul’ kavramı kafamı kurcalıyor. Okul nedir? Okula niye ihtiyacımız var? Okul sadece bireyin herhangi bir iş koluna yönelmesini ve bu yönelim gerçekleşirken aynı zamanda da gerekli donanıma kavuşmasını mı sağlar? Yoksa bunun yanı sıra değişik misyonlar üstlenmiş midir? Bu misyonlar nelerdir? Bu misyonları kim, neye göre belirler? Vs. gibi sorulara, özellikle Türkiye örneği üzerinden yanıt bulmaya çalışıyorum. Bu yazı da bir nevi ‘yazarak düşünme’ süreci olacak.

Başlamadan şunu belirteyim, konumuzun çerçevesini ulus yaratma süreci ve resmi ideolojinin zihinlere enjekte edilme süreciyle kısıtlamak durumundayım. Bunun dışında kalan okulun öğrenciyi toplumun kabul ettiği genel ahlaka uygun olarak eğitmesi gibi gayet tartışmalı(Hangi ahlak? Toplumun homojen bir ahlak algısına sahip olduğu görüşü nereden çıkıyor? Ya da öyle bir görüş yoksa bile, olması gerektiği mi varsayılıyor?) ve aslında gayette ilginç konulara -şimdilik- girmemeyi tercih ediyorum.

Esas meselemize gelirsek… Öncelikle Türkiye’deki okul-öğretim süreci algısının -kabaca bir genellemeyle- “Evladım okusun, adam olsun” mottosuyla özetlenebileceğini söyleyebiliriz. Okulun şekline dair bazı itirazlar olsa da işlevinin ‘faydalı’ olduğu hususunda genel bir kabul var. Bu durum da, ebeveynlerin ve dolayısıyla çocukların eğitim sürecini sorgulamadan kabul etmesine yol açıyor. Öğrenciden beklenen, ilim-irfan yuvası olan okuldan maksimum başarıyla mezun olması. Okulun gerçekten ne kadar ‘ilim-irfan‘ yuvası olduğu ise kesinlikle tartışma konusu olmazken, basın, televizyon ve internetin hızlı ve doğrudan etkisi karşısında, okul öğretisinin etkisi daha yavaş ama derine işliyor.¹ Yani okulun verdiği bilgi daha kapsamlı hazmedilirken, onun dışında kalan etmenlerin çoğu görece etkisiz kalıyor.

İşlevi bu kadar tartışmasız olan bu kurumu, baştaki sorularımız çerçevesinde değerlendirirsek, onun, kesinlikle “sadece meslek edinme sürecinin bir parçası” olmadığını görürüz. Okul bir taraftan bu süreci yürütme işlevine sahipken, diğer taraftan da sıkı bir ‘makbul vatandaş yetiştirme kurumu’ olma misyonunu da bünyesinde barındırıyor. Bu ‘makbul’luk cumhuriyetin başında Tek Parti(-ve aslında tarih kitaplarını revize ettirip, bir de üzerine Yurttaş için Medeni Bilgiler adlı kitabı yazan Atatürk) tarafından belirlendi. O tarihten sonra değişen paradigmalarla(mesela ‘80 darbesiyle Türk Tarih Tezi’nin, Türk-İslam Sentezine dönüşmesi) birlikte bu ‘makbullük’ kıstaslarında ufak değişikler olsa bile, öz ve anlayış hep aynı kaldı.

Bizim buradaki esas konumuz olan ve Tarih, İnkılâp Tarihi, Vatandaşlık ve Milli Güvenlik dersleri etrafında gelişen, resmi-ideolojinin propaganda sürecinin ‘ilimle irfanla’ ne kadar alakalı oldukları gayet alengirli bir husus. Temelinde pozitivist anlayışın büyük yeri olan bir ideolojinin, bilimsel değerleri bu kadar göz ardı etmesi, nereden baksanız, ilginç bir paradoks oluşturuyor.

Ancak bu paradoksun kaynağına bir göz atmak, onu anlamak için fazlasıyla açıklayıcı olacaktır. 1800′lü yılların ikinci yarısında dünyada başlayan milliyetçilik akımları, mütemadiyen Osmanlı aydınlarını etkiledi. Herkes kendini ve tarihini tanımlayıp yeniden inşa ederken, Osmanlı’lar da “biz kimiz?” sorusunu sormaya başladılar. Tabii bu sorgulamanın arkasındaki en büyük motivasyon, aslında çöküş dönemi Osmanlı aydınlarının yegâne derdi olan; “Bu vatan nasıl kurtulur?” meselesiydi. Velhasılıkelam, özellikle Rusya göçmeni düşünürlerin de(Ağaoğlu Ahmet, Yusuf Akçura vs.) etkisiyle Türkçülük, Osmanlının 1908–1918 yılları arasında hâkimi olan İttihad ve Terakki’nin zımnî ideolojisi oldu. Görünürde ne Osmanlıcılıktan, ne de İslamcılıktan vazgeçmemiş gibi duran İttihad ve Terakki temelde Türkçü düşünceyi benimsedi ve bu düşüncenin yayılması için çaba harcadı. İttihatçıların hem organik hem de zihniyet bakımından mirasçısı olan ve son dönem İttihad Terakki politikaları ve savaşlar dolayısıyla çok daha homojen bir nüfusa sahip olan Cumhuriyet’in yöneticileri(Kemalistler), artık Türkçülüğün resmî ideoloji olma zamanının geldiğine karar verdiler. Bunun ise -hiç şaşırtıcı gelmeyecek ama- ilk yansımaları özellikle Tarih alanındaki çalışmalarda ve okullarda/ders kitaplarında görüldü.

Kemalistlerin bu işe neden bu kadar önem verdiklerini ve neden vakitlerini 1. ve 2. Türk Tarih Kongreleri, Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi, kurumuş deniz, Mu Kıtası, Sümer, Hitit vs. gibi antik uygarlıkların Türklükleri gibi ayrıntılarına girmeye gerek duymadığım saçmalıklarla harcadıklarını anlamak için “Bu vatan nasıl kurtulur?”dan, “Bu vatan nasıl korunur?”a evrilen temel motivasyona bakmak gerekir.

Kemalistlerin yeni Türk kimliğini oluştururken birkaç ana maddeleri vardı: (1) Yıllarca süren savaşlarda alınan ardı ardına mağlubiyetlerin toplumda yarattığı hayal kırıklığını ve özgüven eksikliğini gidermek(bunun için Çin Denizinden, Viyana kapılarına uzanan kahraman Türk resmi çizildi), (2) Türklerin tarihe sadece savaşçılıkla değil, aynı zamanda dünya medeniyetine yaptıkları ‘müthiş’ katkıları anlatmak(Sümerler, İtalyanlar, Hititler, Troyalılar vs. Türk’tür zırvaları bu yüzden yaratıldı), (3) bunları yaparken de yeni kimliği aşılanacak olan insanlara Türklükleriyle gurur duymasını sağlamak, Türklük bilincinin aslında tarih öncesinden beri var olduğunu göstermek ve doğru yöne gidişin ancak bu Türklük bilince geri dönüşle olacağını anlatmak. Bu çerçevede Eski Orta Asya Türkünü övmek için kullanılan: “adillik, kadın erkek eşitliği, örgütlenme(devlet kurma) kabiliyeti, hiyerarşi, disiplin ve ‘ulusal bilinç’ gibi kavramlar manidar. Ayrıca özellikle komşuların itirazları ve 1915 soykırımı dolayısıyla Türklerin Anadolu’daki meşruiyetlerinin sorgulanır olmasına bir cevap hazırlamak da bu maddelerin ortak mesajlarından biri sayılabilir.

Arka planı böyle oluşan zihniyetin bugüne etkileri ise kritik. Okulun verdikleri öğrenci tarafından sorgulanmıyor, hatta bilakis bunların “doğruluğu a priori kabullen”iliyor.² Bu durum ise resmi-ideolojinin öğretisinin büyük ölçüde yayılmasına ve kabul edilmesine sebep oluyor.³ Temelinde milliyetçilik olan resmi ideoloji ise, Türkiye’nin birçok sorununun kronikleşmesine sebep olan nesiller yetiştiriyor. Siyaset mekanizması bir şekilde bu sorunlara çözüm üretse bile, toplumun ortak aklında aynı sorunlar varlığını sürdürüyor.

Sonuç olarak diyebiliriz ki devletlilerin belirlediği ‘makbul vatandaş’ tanımı aslında, Türkiye’nin birçok sorununa duyarsız ve “gerçeklik”le ilişkisi minimum seviyede olan bir insan tipi yaratıyor.⁴ “Dört tarafı düşmanlarla ve onların içerideki uzantılarıyla çevrili, dünyaya adaleti ve medeniyeti yaymış necip ve kahraman Türk milleti” algısı her yeni nesle –derecesi değişse de- bir etki yapıyor. Resmi söylemin dışında kalmış eğitim kurumları ise ancak sınırlı sayıda ve üniversite seviyesinde mevcut. Devletliler ve hükümetler, ilk ve orta öğretimin özellikle kimliği belirleyen hususlarındaki kıskanç denetimlerini ve tekellerini sürdürüyorlar ve kördüğüm sürekli daha çetrefil bir hal alıyor.

¹ Copeaux, Etienne. 2006. Tarih Ders Kitaplarında(1931–1993): Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine(çev. Ali Berktay). İstanbul: İletişim Yayınları. S.16

²a.g.e. S.16

³ Bu noktada, “Eğer resmi ideoloji bu kadar başarılıysa, niye Türkiye’de herkes Kemalist değil?” sorusu akla gelebilir. “Büyük ölçüde” diyerek oraya bir rezerv koymamın nedeni de bu. Ancak siyasi görüşlerin oluşumunun karmaşıklığını bir tarafa koyarak, Türkiye’deki siyasi akımların en solundan-en sağına buram buram milliyetçilik kokan manzarasına bakarsak, bu yorumumun çok da haksız olmadığını görürüz.

⁴ http://taraf.com.tr/makale/8608.htm



6-7 Eylül’e Tanıklıklar

25 10 2009

Toplumsal Tarih’in, 141. sayısında (Eylül 2005) 6-7 Eylül olayları işlenmiş. Bu iğrenç olaya şahit olanların anılarının yeraldığı bölümden birkaç alıntı yapacağım. Tanıklarla görüşmeler bundan 5-6 yıl önce(2003-2004 yıllarında Tarihe Bin Canlı Tanık ve Akdeniz Sesleri Projesi kapsamında) yapılmış. Yaşları ilerlemiş tanıkların, geçen dört yılda hayatlarını kaybetmiş olabilecekleri ihtimali yüzünden, görüşmenin yapıldığı yıl kaç yaşında olduklarını belirtmekle yetineceğim.

6_7_eylul_olaylari3“O gün Dolmabahçe’deki maçtan çıktık, kapıda gazete satılıyordu, o zaman akşam gasteleri vardı. Ekspress gastesi büyük başlık atmışı, ‘Atamızın Evi Bomba ile Hasara Uğradı’ diye. Kapış kapış gidiyordu gaste, vay Atatürk’ün evini bombalamış, Yunanlılar bilmem ne falan diye, herkeste büyük bir infial doğdu. Fakat sonradan öğrendik ki, Atatük’ün evinin bahçesine bombayı koyan MİT’miş…” (H.Ö. Yaş:72, emekli bankacı. Görüşme Tarihi: 18.06.2003)

“Çok, çok fena. O zaman ben evliydim. 2 yaşındaydı Lula. (Sarıyer) Yenimahalle’de yazlıktaydık. İstanbul’dan haber geldi, Beyoğlu yanıyor. Saat sekiz, sekiz buçuk filan. Taş dolu bir kamyon geldi. Kamyonun içinden 10-15 kişi çıktı, ilk evvela gazinoyu kırdılar, bir şey bırakmadılar. Bir araya toplandık, zangoç vardı, karısı ve oğluyla; papaz vardı kızları ve karısıyla beraber. Başladılar dışarıdan camları kırmaya, taş atmaya. Aman n’apalım derken artık karanlık da oldu. Arka taraftan bir Türk ailesi oturuyordu, biliyordu o ne olacağını. Hemen papazın kızlarını aldılar, pencereden. Ben Lula’yı şiltenin altına koydum, çocuğu öldürecekler. Taşlar yağmur gibi geliyor. Evin kapısına geldiler. Onu da tekmeyle kırdılar. Babam hiç zaman kaybetmeden oda kapısını açtı. Türkçe’yi Türk gibi konuşuyordu babam. ‘Kırıyoruz’ dedi, ‘Kıbrıs için. Helal olsun, vatana helal olsun’ dedi gelenler. ‘Beni, karımı, kızlarımı, öldürün’ dedi babam. ‘Yok öldürmeye iznimiz yok’ dediler, ‘kırmaya iznimiz var.’ İsmini sordular, ‘Kemal’ dedi babam. ‘Af edersin, Kemal ağabey’ deyip gittiler. Bakkala gittiler, bakkal da diyor ki ‘Hangi Kemal? Bu Koço’dur, Rumdur.’ Tekrar geri geldiler. Radyo ve buzdolabını pencereden aşağı attılar. Yataklar, elbiseler, gardırobun içinde hiçbir şey kalmadı. Yani biz kaldık. Titriyorduk, ‘kırın’ diyordu babam, ne yapsın, ‘kırın, atın, helal olsun, atın!’ Kırdılar, vurdular, gittiler. Geceyi nasıl geçireceğiz? Papazın kızlarını istediler, ‘Burada yoklar’ dedik. Papazı aldılar, bir motosikletin üstüne bağladılar, yol boyunca çektiler.” (F.T. , Yaş: 74, Ev hanımı, GT: 02.06.2005)

67

“Biz bu 55′teki olayları unuttuk, çoğumuz. Ve gittiler, diyorlar, bazı Rumlar da diyor bunu. Yoo, o zamandan sonra biz gitmedik. 50 aile gitmiştir belki. 56′larda, 57′lerdeki hadiselerden sonra 63′te Kıbrıs çok alevlendi. ‘Ya Taksim, ya ölüm’, her tarafta megofonlar, mikrofonlar, sinir harbiydi bizim için. Rum olduğumuzu söylemye çekiniyorduk. Mesela diyorduk ki çocuklara, ‘Sesli Rumca konuşmayın’ diyordul, ‘konuşacaksanız sessiz konuşu’. Çünkü hemen görüyordunuz, yüz ifadesi değişiyordu insanların. Bu benim vatanım. Ben burada doğdum, burada yaşadım, anam, babam, böyle. Ben nasıl gideyim, Amerika’ya giden Rumlardan değilim, biz göçmen değiliz bir defa. Ben burasını seviyorum, Yunanistan’ı da. Ama burası da benim vatanım. Sonradan göç başladı ya, 63′ten sonra, 64′te. Hiç gitmeye niyetimiz yoktu. O zaman tabii Yunan tebaaları yolladı devlet, biz Türk tebaalıydık. Diyordu ki eşim ‘Eğer mecbur kalırsak, sonuncusu olayım, bu topraklardan gidişimle!’” (E.P. Yaş:68, emekli öğretmen, GT: 18.02.2004)

normal_6-7-eylul-olaylari



Cumhuriyet ve Batılılaşma

27 09 2009

“Cumhuriyetin Batılılaşma yolunda attığı adımlar yoktur diyemeyiz. Ancak bunlardan önemli ve kalıcı olanlar, 1950 ve 1965 sonrasının eserleridir; Kemalizm sayesinde değil, ona rağmen gerçekleştirilmişlerdir.

İdeolojik platforma hakim olamayan, kendini açıkyüreklilikle ifade edemediği için çelişkili, teorik özgüvenden yoksun, kendi içinde bölünmüş, kaypak, kavramsız, ruhen büzük bir sürekç söz konusudur. Batı etkisi, Cumhuriyet Türkiye’sine ancak arka kapıdan, utana sıkıla girer. Kemalist blokun asli hakimiyet alanları -siyasi düşünce, devlet idaresi ve eğitim- bu süreçten hemen hemen hiç pay almazlar. Teknik alanda Batı’ya bağımlılığı ile ideolojik alanda Batı düşmanlığı arasında sıkışan silahlı kuvvetler, bir esrar perdesi ardında saklanarak toplumsal yaşamdan uzaklaşır. Kemalist ideolojinin asıl ilgi alanlarının dışında kalan ekonomi -maddi üretim ve tüketim süreci- Batı’ya nispeten daha kolay açılabilmiştir. Günlük yaşamda ise Batı etkisi, temel değerleri, inançları ve düşünceleri ilgilendirmeyen alanlarda serpilir: magazin ve aktüalite, Cumhuriyet Türkiye’sinde “Batılılık” kavramının temel eksenini oluştururlar.”¹

¹Nişanyan, Sevan. 2009. Yanlış Cumhuriyet. İstanbul: Kırmızı Yayınları. s.252



Halide Edip’den Gözlemler

27 09 2009

halide_20edip_20adivar

“The Nationalist movement had in the meantime started in the East-always tremendously excidet and angry at the mere possibility of an Armenia in their lands. Kiazim Kara Bekir Pasha, as the commander of the only considereble regular Turkish forces in the East, was arming the population from the military depots and getting ready for an effective resistance in case the Allies should decide to create an Armenia in Eastern Anatolia. As there was as yet no Greek army in Smyrna, Western Anatolia was in no immediate danger. This strongly rumored movement in the East had frightened the sultan and the Ferid Pasha goverment, which had succeeded that of Tewfik Pasha, Mustafa Kemal Pasha, who had their confidence in those days, was chosen as the man to pacify the dangerous tendency of Kiazim Kara Pekir Pasha.

He stardet for the East as the general inspector of the Eastern forces in May, 1919.

My personal feeling about Mustafa Kemal Pasha at this period can be summed up as follows; He was the brilliant organizer of the Anafarta victory in Chanak; he was aide-decamp to the sultan; he was a man of extraordinary intelligence and cunning as well as of abnormal ambition. I had met him at a meeting without exchanging words. I had also seen him often walking down the Sublime Porte road an thought that he had remarkably strong face. That he had personality and capacity was beyond doubt, anda when I heard that he had taken part with the Nationalist movement in Eastern Anatolia, where he was officilay sent to pacify them, I did not trouble myself about the varios rumors about his personal ambition, desires for despotism, and so on. As long as he retained a clear vision of the Turkish future and managed to serve the Turkish caus, I for my part would not have objected to asking for any position he might have liked as a reward for his services from the Turkish Nation.”¹

Vurguyu ben ekledim.

¹ Adıvar, Halide Edip. 1928. “The Turkish Ordeal: Being the futher memoirs of Halide Edib”. New York: The Century Co.. s. 14-15