Bir süredir ‘okul’ kavramı kafamı kurcalıyor. Okul nedir? Okula niye ihtiyacımız var? Okul sadece bireyin herhangi bir iş koluna yönelmesini ve bu yönelim gerçekleşirken aynı zamanda da gerekli donanıma kavuşmasını mı sağlar? Yoksa bunun yanı sıra değişik misyonlar üstlenmiş midir? Bu misyonlar nelerdir? Bu misyonları kim, neye göre belirler? Vs. gibi sorulara, özellikle Türkiye örneği üzerinden yanıt bulmaya çalışıyorum. Bu yazı da bir nevi ‘yazarak düşünme’ süreci olacak.
Başlamadan şunu belirteyim, konumuzun çerçevesini ulus yaratma süreci ve resmi ideolojinin zihinlere enjekte edilme süreciyle kısıtlamak durumundayım. Bunun dışında kalan okulun öğrenciyi toplumun kabul ettiği genel ahlaka uygun olarak eğitmesi gibi gayet tartışmalı(Hangi ahlak? Toplumun homojen bir ahlak algısına sahip olduğu görüşü nereden çıkıyor? Ya da öyle bir görüş yoksa bile, olması gerektiği mi varsayılıyor?) ve aslında gayette ilginç konulara -şimdilik- girmemeyi tercih ediyorum.
Esas meselemize gelirsek… Öncelikle Türkiye’deki okul-öğretim süreci algısının -kabaca bir genellemeyle- “Evladım okusun, adam olsun” mottosuyla özetlenebileceğini söyleyebiliriz. Okulun şekline dair bazı itirazlar olsa da işlevinin ‘faydalı’ olduğu hususunda genel bir kabul var. Bu durum da, ebeveynlerin ve dolayısıyla çocukların eğitim sürecini sorgulamadan kabul etmesine yol açıyor. Öğrenciden beklenen, ilim-irfan yuvası olan okuldan maksimum başarıyla mezun olması. Okulun gerçekten ne kadar ‘ilim-irfan‘ yuvası olduğu ise kesinlikle tartışma konusu olmazken, basın, televizyon ve internetin hızlı ve doğrudan etkisi karşısında, okul öğretisinin etkisi daha yavaş ama derine işliyor.¹ Yani okulun verdiği bilgi daha kapsamlı hazmedilirken, onun dışında kalan etmenlerin çoğu görece etkisiz kalıyor.
İşlevi bu kadar tartışmasız olan bu kurumu, baştaki sorularımız çerçevesinde değerlendirirsek, onun, kesinlikle “sadece meslek edinme sürecinin bir parçası” olmadığını görürüz. Okul bir taraftan bu süreci yürütme işlevine sahipken, diğer taraftan da sıkı bir ‘makbul vatandaş yetiştirme kurumu’ olma misyonunu da bünyesinde barındırıyor. Bu ‘makbul’luk cumhuriyetin başında Tek Parti(-ve aslında tarih kitaplarını revize ettirip, bir de üzerine Yurttaş için Medeni Bilgiler adlı kitabı yazan Atatürk) tarafından belirlendi. O tarihten sonra değişen paradigmalarla(mesela ‘80 darbesiyle Türk Tarih Tezi’nin, Türk-İslam Sentezine dönüşmesi) birlikte bu ‘makbullük’ kıstaslarında ufak değişikler olsa bile, öz ve anlayış hep aynı kaldı.
Bizim buradaki esas konumuz olan ve Tarih, İnkılâp Tarihi, Vatandaşlık ve Milli Güvenlik dersleri etrafında gelişen, resmi-ideolojinin propaganda sürecinin ‘ilimle irfanla’ ne kadar alakalı oldukları gayet alengirli bir husus. Temelinde pozitivist anlayışın büyük yeri olan bir ideolojinin, bilimsel değerleri bu kadar göz ardı etmesi, nereden baksanız, ilginç bir paradoks oluşturuyor.
Ancak bu paradoksun kaynağına bir göz atmak, onu anlamak için fazlasıyla açıklayıcı olacaktır. 1800′lü yılların ikinci yarısında dünyada başlayan milliyetçilik akımları, mütemadiyen Osmanlı aydınlarını etkiledi. Herkes kendini ve tarihini tanımlayıp yeniden inşa ederken, Osmanlı’lar da “biz kimiz?” sorusunu sormaya başladılar. Tabii bu sorgulamanın arkasındaki en büyük motivasyon, aslında çöküş dönemi Osmanlı aydınlarının yegâne derdi olan; “Bu vatan nasıl kurtulur?” meselesiydi. Velhasılıkelam, özellikle Rusya göçmeni düşünürlerin de(Ağaoğlu Ahmet, Yusuf Akçura vs.) etkisiyle Türkçülük, Osmanlının 1908–1918 yılları arasında hâkimi olan İttihad ve Terakki’nin zımnî ideolojisi oldu. Görünürde ne Osmanlıcılıktan, ne de İslamcılıktan vazgeçmemiş gibi duran İttihad ve Terakki temelde Türkçü düşünceyi benimsedi ve bu düşüncenin yayılması için çaba harcadı. İttihatçıların hem organik hem de zihniyet bakımından mirasçısı olan ve son dönem İttihad Terakki politikaları ve savaşlar dolayısıyla çok daha homojen bir nüfusa sahip olan Cumhuriyet’in yöneticileri(Kemalistler), artık Türkçülüğün resmî ideoloji olma zamanının geldiğine karar verdiler. Bunun ise -hiç şaşırtıcı gelmeyecek ama- ilk yansımaları özellikle Tarih alanındaki çalışmalarda ve okullarda/ders kitaplarında görüldü.
Kemalistlerin bu işe neden bu kadar önem verdiklerini ve neden vakitlerini 1. ve 2. Türk Tarih Kongreleri, Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi, kurumuş deniz, Mu Kıtası, Sümer, Hitit vs. gibi antik uygarlıkların Türklükleri gibi ayrıntılarına girmeye gerek duymadığım saçmalıklarla harcadıklarını anlamak için “Bu vatan nasıl kurtulur?”dan, “Bu vatan nasıl korunur?”a evrilen temel motivasyona bakmak gerekir.
Kemalistlerin yeni Türk kimliğini oluştururken birkaç ana maddeleri vardı: (1) Yıllarca süren savaşlarda alınan ardı ardına mağlubiyetlerin toplumda yarattığı hayal kırıklığını ve özgüven eksikliğini gidermek(bunun için Çin Denizinden, Viyana kapılarına uzanan kahraman Türk resmi çizildi), (2) Türklerin tarihe sadece savaşçılıkla değil, aynı zamanda dünya medeniyetine yaptıkları ‘müthiş’ katkıları anlatmak(Sümerler, İtalyanlar, Hititler, Troyalılar vs. Türk’tür zırvaları bu yüzden yaratıldı), (3) bunları yaparken de yeni kimliği aşılanacak olan insanlara Türklükleriyle gurur duymasını sağlamak, Türklük bilincinin aslında tarih öncesinden beri var olduğunu göstermek ve doğru yöne gidişin ancak bu Türklük bilince geri dönüşle olacağını anlatmak. Bu çerçevede Eski Orta Asya Türkünü övmek için kullanılan: “adillik, kadın erkek eşitliği, örgütlenme(devlet kurma) kabiliyeti, hiyerarşi, disiplin ve ‘ulusal bilinç’ gibi kavramlar manidar. Ayrıca özellikle komşuların itirazları ve 1915 soykırımı dolayısıyla Türklerin Anadolu’daki meşruiyetlerinin sorgulanır olmasına bir cevap hazırlamak da bu maddelerin ortak mesajlarından biri sayılabilir.
Arka planı böyle oluşan zihniyetin bugüne etkileri ise kritik. Okulun verdikleri öğrenci tarafından sorgulanmıyor, hatta bilakis bunların “doğruluğu a priori kabullen”iliyor.² Bu durum ise resmi-ideolojinin öğretisinin büyük ölçüde yayılmasına ve kabul edilmesine sebep oluyor.³ Temelinde milliyetçilik olan resmi ideoloji ise, Türkiye’nin birçok sorununun kronikleşmesine sebep olan nesiller yetiştiriyor. Siyaset mekanizması bir şekilde bu sorunlara çözüm üretse bile, toplumun ortak aklında aynı sorunlar varlığını sürdürüyor.
Sonuç olarak diyebiliriz ki devletlilerin belirlediği ‘makbul vatandaş’ tanımı aslında, Türkiye’nin birçok sorununa duyarsız ve “gerçeklik”le ilişkisi minimum seviyede olan bir insan tipi yaratıyor.⁴ “Dört tarafı düşmanlarla ve onların içerideki uzantılarıyla çevrili, dünyaya adaleti ve medeniyeti yaymış necip ve kahraman Türk milleti” algısı her yeni nesle –derecesi değişse de- bir etki yapıyor. Resmi söylemin dışında kalmış eğitim kurumları ise ancak sınırlı sayıda ve üniversite seviyesinde mevcut. Devletliler ve hükümetler, ilk ve orta öğretimin özellikle kimliği belirleyen hususlarındaki kıskanç denetimlerini ve tekellerini sürdürüyorlar ve kördüğüm sürekli daha çetrefil bir hal alıyor.
¹ Copeaux, Etienne. 2006. Tarih Ders Kitaplarında(1931–1993): Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine(çev. Ali Berktay). İstanbul: İletişim Yayınları. S.16
²a.g.e. S.16
³ Bu noktada, “Eğer resmi ideoloji bu kadar başarılıysa, niye Türkiye’de herkes Kemalist değil?” sorusu akla gelebilir. “Büyük ölçüde” diyerek oraya bir rezerv koymamın nedeni de bu. Ancak siyasi görüşlerin oluşumunun karmaşıklığını bir tarafa koyarak, Türkiye’deki siyasi akımların en solundan-en sağına buram buram milliyetçilik kokan manzarasına bakarsak, bu yorumumun çok da haksız olmadığını görürüz.
⁴ http://taraf.com.tr/makale/8608.htm
Son Yorumlar