İyi ki Varsın Be#13
21 01 2010
Sezin Öney’in bugünkü yazısı:
Üç yıl önce 19 Ocak’ta, aslında hepimizin “iyi” tarafı kurşunlandı. O yüzden Hrant Dink hepimizin arkadaşı oldu; az tanısak, hatta hiç tanımasak bile. O yüzden, o hepimiz için sadece “Hrant”. Çünkü kocaman kalbi, hayattan büyük neşesiyle, Hrant hepimizin içindeki “insanlığın” tezahürüydü. Ama gerçekten hepimizin arkadaşı da olabilseydi, onu koruyacak bir kozayı örebilir, onu bu kadar “geliyorum” diyen bir cinayetten koruyabilirdik. Hayatın koşuşturmasından, “büyük işlerden” vakit ayırıp Hrant’ın çevresine duvar örebilseydik o kurşunlar, hedefine varamazdı. 1990’larda, 2010 itibariyle hâlâ kale gibi sağlam duran kendi Berlin Duvarımızı yıkabilseydik, 28 Şubat komedisine kanmamayı başarabilseydik bugün Hrant hayatta olurdu.
Hrant’ın ölümü ve ertesinde yaşananlar, onun hikâyesi bakımından da, Türkiye’nin tarihi açısında da, klasik trajedileri andıran bir seyir izliyor.
Daha önce de yazdığım üzere, perde sarsıcı bir olayla, “en masumun” kurban edilmesiyle açılıyor. Zaten, Antik Yunanca’da τραγῳδία, yani trag(o)-aoidiā, “keçi” ve “şarkı” kelimelerinin birleşimi. Yani “trajedi” adı, keçinin kurban edilmesi sırasında, koronun dans etmesi ve şarkı söylemesinden geliyor. Trajedilerde, gerçekler aydınlanmaya başladıkça, oyundaki karakterler değişim evrelerinden geçer.
Bazı trajedilerde de, sahnenin ortasına birden bir araba sürülüverir. Tıpkı, Türkiye’de ortaya saçılan darbe ve “halkı hizalama, hizaya getirme” planları gibi…
Bu araba, ἐκκυκλεἶν, yani ekkyklêma, perde arkasını seyircilerin gözlerinin önüne sermek için kullanılan bir araçtır. Skene, yani sahnenin hemen arkasında, oyuncuların kostümlerinin, maskelerinin vesaire durduğu bölüme konan bir arabanın, döndürülüp seyircinin karşısına çıkarılması, birden gizli gerçeklerin açığa çıkmasına neden olur.
Esrarlı gerçekler, genelde arabanın içindeki cesetlerle ortaya dökülür.
1960’tan beri, askerlerin her 10 yılda bir siyasete ciddi müdahalesiyle, “normal” zamanlarda da politik hayatı sürekli kuşatmasıyla yaşadık. Bu yarım asırda, Ankara’da her yıl genişleyerek sonunda kilometrelerce kare alan kaplayan askerî binaları çeviren duvarların arkasında ne olup bittiğini hiç bilemedik.
Gerçeklerin kenarını, ucunu biliyorduk da, tam manzarayı bilemeyecek denli karanlıktaydık.
Hrant’ı vuran kurşunun ardından, onun sırf insan yönü nedeniyle sokağa dökülen binlerce kişi, aslında karanlığı delen ilk ışık huzmesi gibiydi.
İşin acıklı yanı, yaşanan bunca şey asla ideolojik değil. Romanya’daki Çavuşesku diktatörlüğünü andırır şekilde, salt müthiş bir yolsuzluğa dayanan çıkar düzenini korumak için tasarlandı bütün bu “kozmik” planlar. Eldiven, Balyoz, Kafes ve artık adları her neyse, amaca ulaşmak için her türlü kanun dışılığı, hatta cinayetleri, katliamları kullanan, yazarlarının ve yazılanların canavarlıklarını, gaddarlıklarını maskelemek, sırf kendilerine meşruiyet kazandırmak için de, bir resmiyet seremonisiyle şekillendirilen bu planları, harf be harf görmeden önce de bu düzeni yıkabilmeliydik.
Şili gibi, 16 milyonluk nüfusunda neredeyse herkesin bir askerî personel akrabası olması nedeniyle, sivilleşme talebinin tabandan gelmesinin zor olacağı bir ülke de değildi Türkiye. Bugün toplumda kabuğu yavaş yavaş çatırdayan zihniyet, çok daha önce ve çok daha güçlü biçimde kırılabilirdi. Sivil bir anayasa yapılabilirdi.
Ortada çok ciddi bir sosyal tahribat var. Gladio’nun yapılandırıldığı hiçbir ülkede, Sovyet cenderesinden çıkan hiçbir yerde bir katil, Mehmet Ali Ağca’nın hapisten çıkışı sonrasında gördüğü büyük ilgi ve desteği görmedi.
Abdi İpekçi’nin öldürülmesiyle namlunun ucuna konan Türkiye’deki gazetecilikti. Eğer doğru düzgün gazetecilik yapılsaydı, 1990’larda Güneydoğu ve Doğu’da kol gezen ölüm timlerinin kusturduğu kanın boyutlarını, yaşanan trajedileri insan hikâyeleri olarak duyabilseydik, bugün hâlâ aynı kâbuslarla cebelleşmezdik. Dindarların dünyasını görmeye çalışsak, 28 Şubat saçmalığını yaşamazdık.
Kızgınım; çünkü ilk mesleğim gazetecilik yok edildiği, yerine köşe yazarları tiranlığı kurulduğu için kör kaldık. Haber alamadık, fikir okuduk.
Hrant’ın üçüncü ölüm yıldönümünde, bu çapraşık düzenle bu kadar uzun süre yaşadığımız için, bu kadar uzun süre bu zehirli atmosferde soluk alıp verdiğimiz için hepimiz biraz Ergenekonlaştık. İnsanlıktan çıktık. Hrant ölürken de bize bir armağan verdi; insanlığımızı anımsattı. Gladio kalıntılarıyla savaştaki tek “silahımız” da bu zaten.
Categories : Çok Fena












Son Yorumlar