19 Ocak

19 01 2010

Tetikçiler değil de gerçek katiller yakalanana kadar,
Bir bebekten katil yaratan karanlık yok olana kadar,
Onun ruhu huzur bulana kadar,

HEPİMİZ HRANT’IZ,

HEPİMİZ ERMENİYİZ!

14:30′da Agos Gazetesi önündeyiz.



Sıkıldım

16 01 2010

2002 yılında AKP iktidara geldiğinde şeriatçı bir partiydi. Parti liderleri “gelişerek değiştik” falan filan diyorlardı ama bizim sevgili medyamız bunun takiye olduğunu daha ilk saniyesinde anlamışlardı. Tehlikenin farkında mıydık? Cevabı aranan soru buydu.

Atatürkümüzün ülkeyi muasır medeniyetler seviyesine yükselten devrimleri tek tek yok edilecekti. Cumhuriyetin EN BÜYÜK KAZANIMI laiklik el den gideyazdı. Kadınların zorla çarşafa sokulması an meselesiydi. Hırsızlık yapanların elleri kesilecekti. Lanet olsun(!), AKP başa geçtiğinden beri, eskiden kafamıza göre sarhoş olduğumuz şehirlerde bir gıdım alkol bulamaz olmuştuk. Şeriatın gelmesi an meselesiydi. İran, Arabistan gibi şeriatla yönetilen ülkelerde yaşanan olaylar ise medyamızın en sevdiği olaylardı. “AKP’yle devam edilirse, sonumuz bunlar gibi olacak” mesajı çokca itibar görüyordu.

Ama bu adamlar sadece şeriatçı değildi. Aynı zamanda ABD-İsrail ortak yapımı BÜYÜK ORTADOĞU procesinin(proCe evet) Türkiye temsilcisiydiler. Misak-ı Milli yalan olmak üzereydi. Atamızın gösterdiği TAM BAĞIMSIZLIK hedefi tehlikedeydi. Aynı coğrafyada hem Kürdistanı kurmak, hem de büyük İsrail devletinin bir eyaletini oluşturmak için gece gündüz çalışıyorlardı. Şimdi bakmayın İsrail’le dalaşıyor gibi gözüktüklerine, HEP TAKİYE BUNLAR!

Şimdilerde son moda konumuz ise AKP’nin ülkeyi tek parti diktasına sürükleyip sürüklemediği… Ergenekon Soruşturması vesilesiyle memleketimizin aydınları münevverleri hapislere atıldı. Muhalif basın susturulurken, yandaşlara onyüzbinmilyon dolarlar yediriliyor. Emin Çölaşan’ın Hürriyet’te değil de Sözcü’de -açık açık- darbe çağrısı yapması medya üzerindeki baskıyı göster miyor mu a dostlar?! Zaten cumhuriyetimizin bekçisi, atamızın mirası, bilmem kaç bin yaşındaki ordumuzun üzerindeki baskıları anlatmaya bile gerek yok. Hepimiz görüyoruz işte. Oraya buraya silah gömen AKP, suçu sevgili paşalarımıza atıp onları da susturuyor. Sivil darbe kapıda. ÇOGÜZÜLÜYORUM!

*** (Yılmaz Özdil yıldızı kullandım. Çok mutluyum)

Beceriksiz ironimi buraya kadar sürdürebildim anca. Şimdi sadede geliyorum.

AKP gibi çoğunlukla saçmalayan, atkafası bir partiyi adam etmek için: (1) adam gibi bir muhalefet, (2) adam gibi bir basın lazım. Elde ise muhalefet niyetine, MHP-CHP gibi herzaman saçmalayan, atkafası partiler var. Basının içler acısı durumunu ise yukarıda anlattık işte.

Bu toplu aptallık hali artık bayağı bi’ canımı sıkıyor. Köşeyazısı falan okumayı bırakalı çok oldu. Gazetelerdeki başlıklara şöyle bir bakıyorum o kadar. Bu can sıkıntısı geçene kadar, blogun bu ıssız hali de devam edecek.

mucx, kib, bye.



Sansür ve Nişanyan

8 01 2010

Sansür

(Taraf, 21 Eylül 2009)

Bu yazıdan sonra kıyamet koptu…

Censeo (değer biçmek, takdir etmek) fiilinden censor (/kensor/) eski Roma’da hem nüfus idaresi hem ahlak zabıtası görevi yapan bir yüksek görevlinin adı. Yaptığı işin adı censura (/kensura/).

Latincenin Kuzey Frengistan vilayetindekonuşulan taşra lehçesinde bu kelimenin telaffuzu ikibin yılda tanınmayacak derecede değişmiş. İnce sesliye bitişen /k/ sesi önce /ts/ sonra /s/ diye söylenir olmuş. Geniz /n/sine bitişen /e/ sesi ağzın gerilerine doğru kaçıp /a/ olmuş. /U/ sesi incelip /ü/ halini almış. Kelime sonundaki –a dişil eki de önce /e/ olmuş, sonra eriyip gitmiş. Modern Fransızca sözcük halâ aslına yakın bir şekilde censure yazıldığı halde /sansür/ diye okunuyor.

Türkçeye gazetenin icadından hemen sonra sansür de gelmiştir. Kelimenin 1900 civarından daha eski örneğini bulamadım henüz, ama tahmin ederim 1865’lerde Tasvir-i Efkâr’ın hükümetle başı derde girdiğinde Babıali’de birileri “fekat bu censure’dür azizim” diye mırıldanmıştır.

*
Şimdi diyorlar ki memlekete özgürlük geldi. Doksan seneden beri tabu olan şeylerden bile artık serbestçe bahsedebilirsin.

Ama bir de ne görelim? Bu sefer başka şeyler sansüre tabi olmuş. Orduya, devlete, Yüce Manitu’ya istediğini söyle serbest, ama iş İlkçağ Arap mitolojisini sorgulamaya geldi mi orada dur diyorlar.

Neymiş? Allah diye biri varmış, canı sıkıldıkça kitap yazarmış ama artık yazmamaya karar vermiş, pırpır kanatlı ulaklarla birtakım hazretlere mesaj iletirmiş, o hazretlere dil uzatan maazallah çarpılırmış. Bu hikâyelere istemesen inanma diyorlar, tamam, ama inanmadığını açık açık söylemen caiz değildir. Nedenmiş? Müslümanlar alınırmış!

Doğanın boşluk kabul etmemesi gibi, bu toprakların havası mıdır, suyu mudur, özgürlük kabul etmiyor herhalde.

Sevan Nişanyan’ın duyurusu

Kelimebaz’a ne oldu?

Taraf’taki konumum ilk günden beri eğretiydi. Sanki “kerhen” yazmama izin verildi. Sevan Nişanyan kamuoyunda “tepki toplayan” bir isim, “aman gazeteye bir zarar vermesin” tavrı ısrarla hissettirildi. Bir-iki kez hatırlattığım halde yazarlar künyesine adım yazılmadı. Gazetenin ilk sayfasındaki vinyetlerde de adım bir kez olsun anılmadı. Ahmet Altan “gerek görmemiş”.

14 ay boyunca önceleri her gün, sonra haftada altı gün yazı yazdım. Aynı bayat lafları dön dolaş tekrar etmek yerine, özgün araştırma ve düşünme gerektiren yazılar yazmaya çalıştım. Bunun için bir kuruş para almadım. “İleride ödenecek” ya da “kusura bakma para ödemeyeceğiz” gibi bir açıklama da duymadım. Sonuçta para çok mühim değil. Ama yarım ağızla da olsa bir kere teşekkür eden çıksa sanırım daha mutlu olurdum. Çıkmadı.

21 Eylülde çıkan dine ilişkin yazımdan sonra, kabul edilebilir küstahlık sınırını aştığını düşündüğüm tavırlarla karşılaştım. Birkaç kez alenen fırça yedim. Yazılarım – herhangi bir açıklama veya ikna teşebbüsü olmadan – gelişigüzel makaslanmaya başladı. Ekim ayında çıkan iki kitabımdan gazetede tek satırla söz edilmedi. Gerekçe olarak, dine ilişkin yazılarımın “gazeteye zarar verdiği” söylendi. Gazetenin “bir süre” beni destekliyor görünmek istemediği bildirildi. Siyasi konulardan uzak durup kelimelere yoğunlaşmam “tavsiye” edildi.

Hemen her gün onlarca ölüm tehdidi alıyorum. Jandarması, emniyeti, savcılığı bunları ciddi buluyor. Ben pek önemsediğimi söyleyemem. Ama şunu net olarak görüyorum ki, gazetem bu konuda da arkamda değil ve yarın bu tehditlerin ufak bir kısmı da gerçekleşecek olursa arkamda durmayacak. Bu da, takdir edersiniz ki, hoş bir duygu değil.

Kusura bakmayın ama bu yaştan sonra bu saçmalıklara tahammül edecek sabrım yok. Yeterince yapacak işim de var. Bu kadar Kelimebaz yetsin.

*
Kelimebaz’ı yazmak güzeldi. Sizi bilmem ama ben çok şey öğrendim. Çok güzel feedback’ler aldım (neydi bunun Türkçesi?). Dostluk ve sevgiyle yazan okurlarım oldu. Bir kısmı yazışma faslının ötesine geçen arkadaşlıklar kurdum. Hepsine teşekkür ederim.

Yazmak bir iptiladır. Elbette yazmadan duramam. Ama nerede, nasıl, şimdilik daha düşünmedim.

Açıklama

Nişanyan aslında gayet iyi açıklamış durumu. Sadece bir dipnot olarak, Taraf hakkındaki -olumlu- görüşlerimin değişmediğini, ancak bu mevzuda Taraf yöneticilerin tamamen hatalı olduklarını düşündüğümü belirteyim istedim. Bilahare ayrıntıya gireriz. Bu olaya tepki gösteren diğer bloglar şunlar:

Tolga- “Sansür”den sansür doğdu: Taraf ve Sevan Nişanyan olayı

Zeynep- Yeter! Nişanyan Köşesine! Çingeneler Evlerine!

Kacakkova- Nişanyan’ın kelimebaz’ına ne oldu?

Metin Bey- Kendine Gel Taraf!

Fenasi- Fekat Bu Censure’dür Azizim

Hasan Rua- Taraf’ın Sansürü

Lermantov- Sansür

Nestenka- Sevan Nişanyan Taraf’tan Ayrıldı.

Ali Rıza Ezin- Sansürlü yazı, sesi kısılan Nişanyan

Cih.web.tr- Tarafsız olduğunu iddia eden Taraf gazetesi

Cansu Elter- “Taraf”

Gay Kedi- Taraf ve Din!



Simge

5 01 2010

“Siyasi simge konusuna dönelim. Baykal ve “malumu ilan” etmek istemeyen yabancı üniformalı merciler, türbanın simge olduğunu söylerken “şeriat” ve “irtica” simgesi olduğunu iddia ediyor, meseleyi bu nedenle ülke gündeminin birinci maddesi haline getiriyorlar. Simge olduğuna katıldığımı belirttim, ama neyin simgesi? Üniversitelerin kapılarında gösteri yapan on binlerce genç kadın “şeriatçı” ve “mürteci” mi? “Mürteci” iseler, niye eğitim hakkına bu kadar önem veriyorlar? “Örümcek kafalı” iseler, niye evlerine çekilip Kuran okumak yerine mimar, mühendis ve bilim kadını olmak için bu kadar ısrar ediyorlar? Hiçbir cevabı yok elbet bu sorular. Çünkü bu kadınlar ne şeriatçı, ne mürteci ne de örümcek kafalı. “Okuyacağım” diyorlar ve “İstediğim gibi giyinip okuyacağım” diye diretiyorlar. Kısacası, özgürlük mücadelesi veriyorlar. Türban onlar için artık özgürlüğün simgesi. Benim içinse demokrasinin simgesi.”

Margulies, Roni. Kalpsiz Dünyanın Kalbi. s.16



Saçmalama Oktay

3 01 2010

Oktay Ekşi beyfendinin bugünkü köşesinden:

Kemalizm ve onun devamı olan Atatürkçü düşünce Türkiye’yi hep “demokrasiye” yönlendiren ilkelere dayanmıştır. Hem Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası, hem de Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyimleri -başarısızlıkla sonuçlanmış olsalar da- Atatürk ve arkadaşlarının “çok partili düzen” özleminin kanıtlarıdır.           Kaldı ki tek parti döneminin sonraki yıllarında bir kısım milletvekilinin siyasi iktidarı serbestçe eleştirmeleri için bir “Müstakil (bağımsız) Grup” adıyla bir grup kurmaları sağlanmıştır.

Lafı dolandırmadan madde madde gidelim;

1) ‘Kemalizm ve onun devamı olan Atatürkçü Düşünce’(aralarındaki fark nedir onu bilemedim) totaliter, pozitivist bir milliyetçilik üzerine bina edilmiştir. Demokrasinin adı sadece “demokrasi muasır medeniyetin bir ürünüdür, ama halkımız henüz demokrasiye hazır değil” demek gerektiği zaman geçer.

2) TpCF ve SCF deneyimleri baştan sonra Atatürk’ün ve arkadaşlarının ‘çok partili düzen’e duyduğu öfkeyi yansıtır. TpCF ilk kurulduğunda Kemal Paşa hazretleri önce temkinli davranmış, gerginlik çıkmasın diye Fethi Okyar’ı başbakan yaptırmış ve ılımlı görünmüş, ama Şeyh Sait İsyanı çıkıp da uygun fırsatı bulunca önce partiyi ezmiş, İzmir Suikasti Davası vesilesiyle de hem TpCF’lileri, hem de İttihatçı kalıntılarını komple tasfiye etmiştir(bazılarını siyasetten, bazılarını da hayattan). Zaten Atatürk’ün Macartney’e verdiği(Hakimiyet-i Milliye’de bayağı çarpıtılarak yayınlanan ama İngiliz büyükelçisinin raporu sayesinde çarpıtılmamış halininin nasıl olduğunun öğrendiğimiz) mülakatta TpCF’liler için sarfettiği “nankör” ve “vatan haini” gibi laflar, onun bu fırkaya bakışını özetler.¹

3) SCF’nin kurduruluşundaki temel amaç ise bir taraftan yeni Cumhuriyet’i bir tek parti diktatörlüğü olarak gören batıya daha ‘demokratik’ bir görüntü çizmek, diğer taraftan da mecliste küçük bir muhalif grup bulundurup, hükümetin eleştirilmesini sağlamak ve böylece hükümetin(yani CHF’nin) verimliliğini arttırmaktı. Böyle çalışan bir kafanın da demokrasiyle çok alakası yoktur bence.²

4) Müstakil Grup denilen şey, demokrasiye hiçbir faydası olmayan, safi görüntüyü kurtarmak için yaratılmış, anlamsız bir gruptur. Tek işlevi Oktay Ekşi gibi adamların “Bakın Atamız ne kadar da demokrattı” diyebilmeleri için, örnek teşkil etmektir. Boş laflar bunlar.³

¹Zürcher. Savaş, Devrim ve Uluslaşma. s.271

²http://www.seviyesizsiyaset.com/2009/01/serbest-cumhuriyet-firkasinin-kisa-tarihi2/

³ Bu konuyla alakalı bir şey yazmışım zamanında.



Kozmik Oda ve “Devlet Sırrı”

30 12 2009

Bülent Arınç’a suikast girişimi mevzusu sonrası başlayan, devletimizin ve necip milletimizin sırlar odasına yapılan keşif çalışmaları tam gaz sürüyormuş. Devlet babamızın kozmik evreninde kös kös yatan kirli dosyalarla, milletimizin inkişafı için hazırlanmış karanlık planlar savcı beyefendinin insafına kalmışmış.

Kah canımızıniçi genelkurmayımızın yaptığı “JİTEM yoktur” açıklamasına münasip bir yerimizle güldüğümüz, kah ciğerimizinbirparçası Ertuğrul Özkök beyfendinin amiral gemisini yeni kaptanına devretmesiyle kahredici hüzünlere gark olduğumuz şu günlerde bir de bazı devlet fetişisti müptezellerin osuruktan zırıldamalarına mağruz kalıyoruz ki yeniden başımızın tatlı belası “devlet”(1, 2, 3) meselesine dönmek durumunda bırakılıyoruz.

Bir örnekle başlayıp, onun üzerinden ne demek istediğimi açıklamaya çalışayım. Numunelik milletvekilimiz Oktay Vural şöyle buyurmuşlar:

TSK’nın “bir psikolojik savaşla karşı karşıyayız” dediği bir süreçte, bir suikast iddiasının ortaya atıldığını, iki sivil giyimli asker şahsın orada bulunmasıyla bir suikast soruşturmasına gidildiğini belirten Vural, şunları söyledi:
“Bülent Arınç olayı bir levye olarak kullanılmış, Özel Kuvvetlerdeki bu kozmik odalara girilmek için bu levye kullanılmış olabilir. Bütün bu süreci yakınen takip etmek lazım.

Demokrasiyle yönetildiğini iddia eden bir ülkenin, demokratik yollarla seçilmiş meclisinin bir üyesinden gelen bu atkafası minvalli açıklamadan şu anlamlar çıkıyor ki, hem meclis içinde hem de medyada bu lügatle konuşan bayağı adam var: “Şimdi devlet diye bir şey var, bir de hükümet denen gerizekalı ve güvenilmez insanlarca seçilen bir zımbırtı var. 2009 yılında militarist bir diktatörlüğe dönmek ayıp kaçacağından bu hükümetlerin varlığı hakkında ses çıkarmıyoruz, ama bu güvenilmez mihraklar yüce devletin sırlarına malik olmayı kesinlikle haketmiyorlar. KOSKOCA TSK varken, onların haddine miymiş hem? Hükümet Türkiye Belediyesi, başbakan da bu belediyenin başkanıdır. Yol falan yapsınlar, politik meselelerle vatanperver üniformalılarımız ilgileniyor zaten.”

“İşte aldığı oyun hakkını veren, seçmenine sadık bir vekil!” dediğinizi duyar gibiyim.

Bu mentalitenin sakat tarafları o kadar fazla ve ben de o kadar fazla şeyi tek tek yazmak için o kadar tembelim ki… Ama deneyeyim yinede.

1) Devlet sırrı nedir? Bana yıllarca anlatsalar da bu sorunun cevabını anlayamam herhalde. Halbuki Fatih Altaylı gibi adamlara “al bu devlet sırrı” diyerek bir kağıt parçası verilse, o saniye Jizz in my Pants şarkısı için alternatif klip görüntüleri elde edilir. Herhalde vesayetçi abilerimiz, herkesin farkında olduğu ama çoğunlukla karanlıkta kalmış günahlarına, devlet sırrı deniyor.

2) Hayır devletin başka türlü bir sırrı da varsa, bu sırrın muhattabı bir grup devlet memuru mudur, yoksa halk oyuyla seçilmiş hükümetler midir? Muasır medeniyetler seviyesinde geçerli olan ikincisidir ama Türkiyemiz gibi erken-cehennem memleketlerde işler karışabiliyor.

3) TSK’nın, elinde silah tutan insanlardan oluşmaklığı vesilesiyle yarattığı tehditkar tavırları dışında siyasi alana müdahil olmasını meşru kılan neyi var? Hiçbir şeyi.

4) Ellerine verilen silahlarla önce kendi hükümetlerine saldırmışlar, sonra onları bir tür kafese koyup hareket alanını sınırlamışlar ki siyasi alanın patronu olabilsinler. (Resmi-ideolojileri çerçevesinde ülkede atkoşturmalarından bahsetmiyorum bile.) Tabii bu işleri yaparken ellerine çokca kan bulaşmış.

5) Geldik en civcivli bölüme. Hiçbir siyasi meşruiyeti olmayan ve tarihine baktığımızda kesinlikle güvenilirliği bulunmayan(çok uzağa bakmaya gerek yok, anahtar kelimelerimiz: Boru; Kağıt Parçası vs.) bir kurum, çok da iç açıcı bilgiler içermeyen ve adına “devlet sırrı” denen bir şeyleri herkeslerden(-ve özellikle seçilmiş hükümetlerden ve adalet mekanizmalarından) saklayabiliyor. Ve vaziyet bu durumdayken bir milletvekili eski halin gayet normal olduğu varsayımından yola çıkarak hükümeti suçluyor. Yetmiyormuş gibi medyanın önemli bir kesimi de aynı omurgasız anlayışı gayet normalmiş gibi tekrar ediyor.

Eh buradan bütün bu itsıpalarına, bu durumun ortalama demokrasiler için hiç de “gayet normal” olmadığını söylemek boynumun borcudur. Zaten hafif hafif normalliğe doğru evrildiğimiz için, birileri bayağı panikteler ve böyle levyeli, fırkateynli mesajlar veriyorlar. Vesayetçi arkadaşlarımızın mabadları, kör mengenelerce sıkıştırılıyor.

Ertuğrul Özkök hazretlerinin dediği gibi.

‘That was a good life’

Ama malesef saltanatınız bitiyor. Çogüzülüyorum. :(



Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın Kısa Tarihi(7)

25 12 2009

Seçimler

1930 yılı yerel seçimleri Serbest Cumhuriyet Fırkasının kısa ömründe katılabildiği tek seçimdir. Ekim-Kasım aylarında yapılan bu tek dereceli seçimlerde kadınlar da ilk kez seçim sandıklarıyla tanışmış oldular. Yine bu seçimler vesilesiyle gayrimüslim vatandaşlar SCF listelerinden aday olma fırsatı buldular.¹

Bu arada partinin kuruluş şekliyle başlayan gariplikler silsilesi, partinin seçime girmesi kararında da kendini gösterdi. Ağaoğlu Ahmet Bey’in partinin seçimlere katılmasına ısrarla karşı çıktığı bir dönemde SCF’li Tahsin(Uzer) Bey Atatürk’ten partisinin İstanbul seçimlerine katılması hususunda müsaade ister. Atatürk’ün cevabı “Yeni teşekkül vaziyetinde iken böyle bir mücadeleyi kaybetmek aleyhinize olur. Fakat mademki kendinizde kuvvet görüyorsunuz ve buna karar verdiniz, Allah muvaffak etsin’ şeklindeyken, Tahsin Bey bu durumu parti lideri Ali Fethi Bey’e çarpıtılarak iletir. Böylece SCF’e seçimlere katılma kararı almış olur.²

Devlet erkini tamamen elinde tutan ve daha kurulduğu günden beri SCF’ye karşı temkinli ve hatta çoğu zaman saldırgan bir şekilde yaklaşan Cumhuriyet Halk Fırkası teşkilatı³, bu seçimlere en az SCF kadar damgasını vurdu. Ülkenin tamamında örgütlenemese de, teşkilatını kurduğu yerlerde büyük ilgi gören SCF, seçime katıldığı yerlerde de halktan önemli bir destek aldı. Kuruluşunun üzerinden henüz iki ay geçmişken katıldığı seçimlerde dikkat çekici sayılabilecek bir başarı sağlamış olan yeni partinin bu yükselişi ise Halk Fırkalı bürokrasinin harekete geçmesine sebep oldu. Birçok yerde seçime hile karıştırıldı.

Seçimler esnasında CHF teşkilatı, hem kendisine bağlı medya, hem de oluşturduğu “propaganda takımları”⁴ aracılığıyla SCF hakkında büyük bir karalama kampanyası başlattı. Bu kampanya dahilinde SCF’ye yapılan suçlamalar değişkenlik gösteriyordu. Fırka hem “şeriatçı”, hem de “komünist”ti. Çeşitli yerlerde gayrimüslimleri aday gösteren SCF, özellikle bu konuda hassas olan muhacirlerin sıklıkla yaşadığı ve Batı Anadolu, Trakya çevrelerinde bir çeşit suç olarak gibi gösterdiler. Gayrimüslimlere oylarını CHF’ye atmaları yönünde devlet eliyle baskı yapıldı. Bunların yanı sıra, çeşitli işçi gruplarının da aynı tür baskılar, işlerinden atılma tehdidiyle yapıldı.⁵

Seçimler esnasında yapılan hileler ise birkaç yönlüydü. Bunlar, vali, kaymakam gibi yöneticililerin seçmenlere ve seçim görevlilerine baskı yapması; silahlı kuvvetlere mensup olan yüksek rütbeli personelin seçmene ve seçim görevlilerine baskı yapması; seçmen listelerinin tahrif edilmesi(SCF’li seçmenlerin, seçmen listesinden adı silinmesi ya da hiç olmadığının iddia edilmesi vs.); sandık görevlilerinin SCF’li seçmenin oy kullanmaması için ürettiği bahaneler(eski nüfus cüzdanı, seçmen listesinde isminin olmadığı gerekçesi vs.) gibi çeşitli şekillerde kendisini gösteriyordu. Seçimin sabote edilmesi bazı yerlerde o kadar aleni bir şekilde gerçekleşti ki, gayet gülünç durumlar ortaya çıktı.⁶

Bu yaygın ve yoğun müdahalenin seçimleri ne derece etkilediği tartışması spekülatif yorumlara sebep olur. Böyle bir yorum yapmak gereksiz olacağı için ben bu tür müdahalelerin ne anlama geldiğini tespit etmeye çalışmakla yetineceğim. Seçimleri sistematik olarak sabote edilmesi bize: (1) Serbest Fırka’nın kuruluşundan çok az bir süre sonra girdiği seçimlerde dikkat çekici bir seçmen kitlesini peşinden sürükleyebilmesinin, iktidar partisinin halka ve halkın taleplerine çok fazla karşılık vermediğini; (2) SCF deneyinin CHF ileri gelenleri için ‘demokrasi deneyi’nden daha başka bir manaya geldiğini ve (3) yine CHF ileri gelenlerinin iktidarlarının sarsılma ihtimalinden ne kadar çok çekindiğini gösteriyor.

Son olarak baskı ve hileyle geçen bu seçimlerde, SCF’nin kazandığı zaferlere değinelim.

Fırka otuz yedi ilde, 502 belediye başkanlığı için yarıştı(bunların dışında kalan yerlerde aday göstermedi). Bunların içinde Samsun ve Silifke(İçel) şehirlerinin belediye başkanlığını kazanan SCF, aynı zamanda da 38 ilçede SCF’li başkan adayları seçildiler.

Kapanışı Hasan Rıza Soyak’ın 1930 seçimleriyle ilgili Atatürk’le olan hatırasıyla yapalım:

“Serbest Fırkacıların [seçimlere hile karıştırılması hakkındaki] şikayet ve iddiaları bütün bütün boş değildi; Atatürk bunun farkındaydı. Nitekim bir gün kendisine hemen hepsi Cumhuriyet Halk Fırkası’nın lehinde olarak gerçekleşen seçim haberlerini arz ettiğim sırada bana, “Hangi fırka kazanıyor?” diye sormuş; “Tabii bizim fırka Paşam” diye cevabını vermiştim de gülmüş; “Hayır efendim; hiç de öyle değil! Hangi fırkanın kazandığını ben, sana söyleyeyim; kazanan idare fırkasıdır çocuk! Yani jandarma, polis, nahiye müdürü, kaymakam ve valiler Bunu bilesin” buyurmuştu.”⁷

¹ Emrence, Cem. 2006. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. İstanbul: İletişim Yayınları. S.164

² Ahmet Ağaoğlu’nun Serbest Fırka Hatıraları kitabını yayına hazırlayan Samet Ağaoğlu bu bilgiyi, kitabın 48-49 sayfalarında verir. O da –büyük ihtimalle- Celal Bayar’dan aktarmaktadır. Ahmet Ağaoğlu’nun Serbest Fırka Hatıraları kitabını yayına hazırlayan Samet Ağaoğlu bu bilgiyi, kitabın 48-49 sayfalarında verir. O da –büyük ihtimalle- Celal Bayar’dan aktarmaktadır.

³Bu durumun en açık örneğini SCF heyetinin Batı Anadolu turunda çıkan olaylarda görüyoruz. Ayrıca fırka teşkilatının muhalif fırka mensupları hakkında düzenli olarak rapor tutması ve CHF basınının –Mete Tunçay bunları ‘İsmet Paşa’nın besleme basını’ diye adlandırıyor- yeni fırka hakkında yaptığı yayınlar ve Meclis tartışmaları bu kanıyı iyice güçlendiriyor.

⁴Emrence, Cem. 2006. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. İstanbul: İletişim Yayınları. S.165

⁵Emrence, Cem. 2006. 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası. İstanbul: İletişim Yayınları. S.164-172

⁶ Örneğin Adana ili belediye seçimlerinde kullanılan toplam oy sayısı, toplam seçmen sayısından fazla çıkmıştı. Gayet traji-komik bir başka örnek için buraya tıklayın.

⁷Soyak, Hasan Rıza. [1973]2008. Atatürk’ten Hatıralar. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. S. 418



“Ders Kitaplarının Dış Düzeneği”

23 12 2009

“1980’lerin ortalarından beri, birçok [tarih ders]kitabın[ın] başında ve sonunda, yerleşmiş, kodlanmış, metin-dışı, kitabın içeriğinden bağımsız, bir kitaptan diğerine pek değişmeyen, söylemin içine oturduğu çerçeveyi oluşturan ve bütünün ideolojik ölçütlere uygunluğunu doğrulayan bir “Kemalist düzenek” yer almaktadır. Düzenek, tamamlanmış haliyle, yedi öğe içermektedir:

1)Kitabın başında: İstiklal Marşı metni; Türk bayrağı; bir Atatürk resmi; Gençliğe hitabe metni(tarihsiz);

2) Kitabın sonunda: Öğretmen marşı; bölge bölge günümüz Türkiye haritası; 1993’ten beri bir “Türk dünyası” haritası.

Bunların toplamı, birbirleri üstünde de etki yapan bir simgeler kompleksi oluşturmaktadır. Ulusal marş ulusa gönderme yapmakta, ama aynı zanda, tıpkı Marseillaise gibi, köken-olay olan Kemalist devrimi ve bu köken-olaya eşlik eden, ulusun ve düşmana karşı kazanılmış zaferin maddi simgesi olan bayrağı çağrıştırmaktadır. Bu simgelerin, ulusun ve ordunun temellerinin atıldığı ve iç içe geçtikleri bir dış savaşla birlikte yürüyen devrimden kaynaklanan Fransız simgeselliğiyle yakın bir benzerliği vardır.

Atatürk resmi, köken-olayla rejimin kuruluşu arasındaki bağı sağlamaktadır; Atatürk hem zafer kazanmış askerî lider, hem kurucu ata, hem de “yüce önder”dir. 20. yüzyıl Türkiye’sini şahsında canlandırmaktadır. Dönemin birçok metni gibi “Gençliğe hitabe”nin de okul öğrencileri tarafından anlaşılmasına olanak yoktur, çünkü metindeki sözcüklerin çoğu bugün artık kullanılmamaktadır; ancak, belki de bu nedenle, modern Türkçeye çevrilse yitirebileceği bir etkiye ve yoğunluğa sahiptir. Yüzyıl başı Türkçesinin bugün kullanılmıyor olması, ona bu örnekte bir kutsal kitap dili işlevi kazandırmaktadır.

“Öğretmen Marşı”, öğretmenlerin görevi mesajı aktarmak olduğuna göre, önder ile gençlik arasındaki bağı sıkılaştırmaktadır. Biçimi ve başlığı metne, eğitim kadrosunu askerleştirme isteğini gizlemeyen, militarist bir nitelik vermektedir. Ulusal toprakların haritası ise (birkaç yıldır “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”ni de içermektedir), tüm bu öğelerin coğrafi zemini sağlamakta ve bu coğrafya, dökülmüş kanlar nedeniyle, tarihsel söylem içinde kutsal bir nitelik kazanmaktadır.

Mayıs 1993’te bu düzeneğe çok önemli bir unsur daha katılmıştır. Turgut Özal’ın Türkdil Asya’ya yaptığı geziden kısa bir süre sonra çıkan bir kararnameyle, yukarıda belirtilen unsurların yanı sıra, yayıncıların bir “Türk dünyası” haritası da basmaları gerektiği belirtilmiştir. Yeni düzenleme, 1994’te satılan ders kitaplarında uygulamaya konmuştur. Bu çok önemli olay, resmi söylemin kimlik oluşturma amacıyla kullandığı öğeler bütünü içine Türkdil dünyanın da katılması olarak yorumlanabilir.

Bu simgeler toplamı her zaman yoktu; Mustafa Kemal’in, Cumhurbaşkanı olarak, metin-dışı bir resminin konması için 1934’te TTTC tarih dizisinin dördüncü cildinin yayımlanmasını beklemek gerekecektir. 1938’de, büyük olasılıkla Atatürk’ün ölümünden önce, kapağında alışılmadık, Mussolini resimleri biçeminde bir portrenin yer aldığı bir ilkokul tarih kitabı çıkar. Bu resim bir daha kullanılmayacaktır. 1939’da Atatürk’ün resmî portresinin yerine Milli Şef İsmet İnönü’nün portresi alır. Ama 1945’ten itibaren Atatürk’ün metin-dışı resimleri kitaplardan kaybolur.

Yukarıda tanımlanan simgelerin ortaya çıkışının kaynağında 12 Eylül 1980 darbesi ve onun güçlü neo-Kemalist tepkisi yatmaktadır. Olay önce devlet tarafından ortaokullar için 1985’te basılan ders kitaplarında kendini gösterir: Kapaklarda ata binmiş Atatürk heykelinin resmi bulunmaktadır. Bir kişiyi kendi görüntüsüyle(fotoğraf ya da resim) değil de kendi heykelinin fotoğrafıyla sunmak, onu insan olmaktan çıkarıp efsaneye dönüştürmek anlamına gelir. Artık o insan değil, onun şahsında bir tarih sunulmaktadır.”(*)

(*)Copeaux, Etienne. Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine. S.134-136

TTTC: Türk Tarih Tetkik Cemiyeti

Türkdil: Kitabı çeviren Ali Berktay’ın bu kelime hakkında düştüğü notu aynen alıntılıyorum: “Fransızca “turcophone” sözcüğünü “Türkdil” ile karşıladım. Bizde çokça kullanılan “Türkî” sözcüğü daha çok etnik bir yakınlığı ifade ettiğinden yazarın niyetine ters düşüyordu; Fransızca sözcüğüm tam karşılığı olarak düşünülebilecek “anadili Türkçe olan” ise sürekli kullanıldığında metin akışını ağırlaştıracaktı.”(s.30, dn. 5)



Her Türk Asker Doğmaz

21 12 2009

“[Birinci Dünya Savaşı sırasında] İnsan kaybı açısından firar, [Osmanlı] ordu[su] için hastalıktan da daha büyük bir sorun olarak ortaya çıkmaktaydı. Bu sorun yıllar geçtikçe, artık başedilemez boyutlara varır. Aralık 1917′de 300.000 asker firardadır. Savaş sonunda ise bu sayı, hemen hemen yarım milyondur. Bu asker kaçaklarının çoğu düşmana gitmez. Ama hatırlamak gerek ki, savaşın ikinci yarısında İngilizlere teslim olmak üzere kaçan Ermeni ve Arap sayısında kesin bir artış görülür. Firarilerin çoğu, cepheye giderken yolda kaçmakta veya özellikle kendi şehir, kaza ya da köylerine yakın yerlerde iken, hareket halindeki orduyu terk etmektedirler. Firarın ardınan kırsal alanlarda başıboş dolaşmakta veya soyguncu çeteler oluşturmaktadırlar. Bir süre sonra, kaçakların cephe gerisinde yarattığı bu güvenliksiz ortama müdahale etmek üzere daha çok askeri birlik seferber edilir. Halk genel olarak asker kaçaklarına karşı olumlu bir tavır takınır ve onları evlerinde saklar. Asker kaçakları yakalandıklarında, ordunun gücünü daha fazla tüketmemek amacıyla genellikle hafif bir şekilde cezalandırılır ve hemen birliklerine gönderilir. Mayıs 1916 kadar erken bir tarihe ait bir Hollanda Elçiliği raporunda, Osmanlı ordusunda hapis cezalarının benzer bir gerekçeyle dayak cezası ile değiştirildiği yazılmaktadır. Kaçakların idam edildiğine dair raporlar çok azdır. Ancak ordu, firarı zorlaştıran tedbirler almaktan da geri kalmaz.”

Zürcher. Savaş, Devrim ve Uluslaşma. s.185-186



Ah Özdemir, Ah…

13 12 2009

Özdemir İnce bugünkü yazısında 50′lerde başlayan(Demokrat Parti dönemini kastediyor) anti komünist propagandayla, “AKP ve beslemeleri(gazeteci ve profesörcü kitlesi)“nin “TSK’nın darbe tutkusundan(!) söz” etmesi arasında paralellik kurarak, bunların bu tür “asparagaslar“la halkı korkutup, manipüle ettiğini söylüyor.

Öncelikle anti-komünist propaganda ve faaliyetler ne Demokrat Partiyle başladı, ne de sağcı diyebileceğimiz hükümetlerin tekelindeydi. Milli Mücadele sırasında Sovyet sempatisi için komünist yayınlara göz yumulduysa da, bu mücadele bitince Mustafa Kemal çevresinin başlattığı her türlü muhalefeti sindirme operasyonundan komünistler de nasiplerini aldılar. Kendisi dışında hiçbir siyasi organa tahammülü olmayan Tek Parti yönetimi, Takrir-i Sükûn kanunu sayesinde başlattığı “cadı avı”yla komünist/solcu basın da dâhil olmak üzere, kendisinden olmayan her türlü basın yayını organını sindirdi. Bunun en sembolik ifadesini İsmet İnönü’nün 4 Mart 1929′da mecliste Takrir-i Sükun kanunu hakkında yapacağı konuşma hakkında not defterine düştüğü notta “Dahili, harici cumhuriyet düşmanlarının didinmeleri” başlığı altına, “Dini propaganda” ve “Orduya tecavüz” gibi maddelerin arasında “Komünist propagandası”nı da saymasında görüyoruz.¹(ah Özdemir, ortanın solcusu değil miydi bu adam?) Sertel’lerin çektikleri, Nazım, meşhur Hasan Ali Yücel davası gibi gelişmeler de cabası.

Yani, hani ben “devlet, devlet” diye tutturuyorum ya, işte antikomünist politikalar, o iğrenç kavramı kullanmak zorundayım, “devlet politikasıydı”.

Bugünkü darbe “propagandası”na gelecek olursak, tamam Özdemir ardarda patlayan Sarıkız, Ayışığı son olarak da Kafes gibi varlıkları önyargısız kafalar için bariz olan darbe planlarını “hükümetin” uydurması olarak algılayabilir. Tamam bu planlar çerçevesinde gerçekleştirilen provakatif eylemler de hükümetin tuzağıdır onun aklınca. Hadi yine tamam, vatan toprağından fışkıran silahları da bizzat Tayyip gömmüştür orduyu yıpratmak için.

Ama açıkça gerçekleştirilen dört darbe var bu ülkede. Türk Silahlı Kuvvetleri bugün dahi kendini siyaset alanının meşru bir parçası olarak görüyor ve düzenli olarak bu durumu belli edecek açıklamalar yapıyor. 1980 sonrası kurulan apaçık bir vesayet rejimi, 2000li yılların başında yapılan bazı sınırlandırıcı değişikliklere rağmen varlığını açık seçik hissettiriyor. Bunlar bile bu ülkenin demokrat(ah Özdemir ne kadar da nefret ediyor bu kelimeden) insanlarının darbe korkusuyla yaşamasına yeterli sebepler değil mi? Bu gerçekler önümüzde dururken AKP’nin ve onun “beslemeleri”nin yaptıkları darbe korkutuculuğu mu, yoksa gayet meşru bir çekincenin ifadesi mi oluyor?

Bir de madem böyle “karanlıktan korkutup, manipüle etmek” mevzusuna değinilmiş, Özdemir’in de bünyesinde bulunduğu ulusalcı kitlenin yıllardır “laiklik elden gidiyor, şeriat geliyor, İran’a benziyoruz, Malezyalılaştıramadıklarımızdanmısınız” tipi laikçi propagandası göz ardı edilsin ki?(ah Özdemir ne kadar atkafasısın)

Hele ki bu propaganda sayesinde kitleleri Cumhuriyet Mitinglerine toplayıp, darbeye elverişli bir ortam yaratılmaya çalışıldığını bugün açık seçik biliyorken?

¹ İnönü, İsmet. “Defterler 1919-1973“. İstanbul: YKY. s.117